Google Reklamları
ÖYKÜDEN BOZMA ÖYKÜLER / Funda Dane
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 24, 2012, 14:12:17 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: ÖYKÜDEN BOZMA ÖYKÜLER / Funda Dane  (Okunma Sayısı 576 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
fundadane
Ziyaretçi
« : Mart 19, 2008, 19:12:21 ÖS »

BİR AVUÇ FESLEĞEN


Bıraktığı yerden devam ediyor gibiydi gece. Bütün gün uyuduğuna inanamamıştı. Saat gecenin üçü olmuştu işte ve sanki zaman kendini tekrarlıyor, Sebahat abla yine aynı yerden vuruyordu tamburun teline:

“ömrümce hep / adım adım / her yerde seni / aradım”

Daha önce buna neden dikkat etmediğini anlayamadı: acaba hep aynı şarkıyı mı söylerdi Sebahat abla, yoksa iki gecedir mi bu şarkıda kalmıştı, sesi ve tamburu? Yoksa iki gecedir mi kulakları duymaya başlamıştı?

Sorular çabucak gitti, aklından. O anda bir şey daha fark etti: artık sorular da eskisi kadar uzun süreli işgal etmiyordu düşüncelerini. Belki de kalbinde sorulara, cevap veren ses yol olmuştu. Hep yalnızlık resmederdi aynalar onun yüzüne ama bu kez biraz farklıydı: sanki kendisi gitmiş yerine başka birisi gelmişti. Şimdi ona bu insan tanıtılıyordu.

Hala süresi belli olmayan bir uykusuzluğun resmi vardı gözlerinde, bütün gün uyumuş olmasına rağmen silemiyordu bu resmi.

Hüzün rengine bulanmış, terkedilmiş bir kadının zayıf ateşi duruyordu karşısında. Buydu anlatılan ona. Tıslar gibi:

“Ki: aynalar yüzyıllardır her kadına biraz anlatmıştır bu masaldan.“

Ama onun masalı en koyu renklerle yazılmıştı. Kan gibi koyu… Bu renk susuz bırakmıştı dudaklarını, çatlamış beyaz kabuklar ilişti gözlerine, susuzluktan doğan. Dokunmaya kıyamadı, en ateşli öpüşleri bu dudaklarla ıslattığı için dokunamadı belki de… Aynanın arkasında ona acıyan diğer kişiliğini düşürdü gözlerinden.

Kaçıp yalnızlığından, pencereye doğru yürüdü. Yürümeyi yeni öğrenmiş bir kedi yavrusu gibi titriyordu dizleri. Saçlarında uykunun el izlerini, hatırlanmayan iyi rüyaların imgelerini, son sevişmenin tutkusuyla emen karabasanlarını, etrafa dağıttığını gördü.

Artık kâbusları da hatırlamıyordu, kötü bir düş mü görmüştü acaba? Ya da insan bir düşü mü yaşamaktaydı? Kararsız kaldı…

Usulca yaklaştığı pencerenin, eskimiş ahşap dokusuna tutundu, hafızasına tutunur gibi… Eline bir kıymık battı ama acısını duyumsamadı. Tek düşündüğü Sebahat ablanın sesi ve zayıflayan hafızasının getirdiği babasının sesiydi:

“Yasemin! Ben sana o pencereye yaklaşılmayacak, açılmayacak demedim mi?” diyen o sesi.

Sebahat ablayı dinledikçe, babasının hayali tamamlıyordu yavaş yavaş kendisini. Eski bir hikâye firar etmiş, durmadan kendini anlatıyordu Yasemin’e.

Babası ve Sebahat abla, artık anı defterlerinin bile saklamayı kabul etmediği, içi geçmiş bir aşk ağacının, iki dalıydı. O dalda lanetlenmiş meyveydi Yasemin... Hangi âdeme sunduysa kendisini, gidişler kırdı tutunmaya çalıştığı dalı. Gidişler, eski bir gelişin kırgın tekerrürleri gibi zedeliyordu, yarına dair umutlarını...

***

İzmir’in, daha uyanmamış bir sabahından kaçarak gelmişti İstanbul’a Sebahat abla. Öğretmenliğinin onu buralara savurduğunu sanıyordu Saka Mahallesi. Çok güzeldi, yaşanmamışlığı kadar güzel. Onun gibi bir kız görmedi bu mahalle derdi, eski komşulardan biri. Olgun, ağırbaşlı, güler yüzlü… Herkesin sevgisinden bir parça alıp, camının önünde fesleğenler büyütmüş. Özellikle bir sevgi, yaşam nefeslerini veriyordu fesleğenlere. Fesleğenler ailesi gibiymiş dendiğine göre…

Oysa bir evliliğin şiddetli yaralarından sıyrılarak gelmişti o. İstanbul’un dik yokuşlarında eritmek istedi ait olmadığı rüyanın sesini. Ardında hiçbir iz bırakmayarak gelmişti. İntikamını da almış oluyordu kendisini zorla evlendiren ailesinden bu sayede.

Mahalleli bunu öğrendiğinde, o iki dal çoktan yeşillenmişti içlerinde, fesleğenlere özenircesine. Zora koşan arzuların renginde ter atmak…

Kaçamak buluşmaların, geceleri evlere taşındığını öğrenince Yasemin’in dedesi, babasının karşısına annesini getirmişti.

Kaçmanın nasıl bir çizgi üzerinde dans olduğunu bilmeyen Nazım, buralardan gitmeyi, kaçmayı önermişti Sebahat ablaya. O çizgide tek başına dans eden bir kadın için zordu bu istek. Yeni bir kaçışı kaldıracak kadar ne gücü kalmıştı, ne de cesareti… Karşıki evde Nazım’ın mutluluğunu izlemeyi tercih edip, mahallenin soğuk fikirleri arasında dışlanmış yüreğini katılaştırmayı yeğledi Sebahat abla. Ve her gece hep bu şarkıyı söylemeye başladı… Kapısını bir daha açılmamak üzere kapadı...

***

Biraz daha duyabilmek adına, aynanın soylu yüzünü terk eden kişinin asaleti nasılsa, öylece tuttu pencerenin kolunu.

Kahretsin! Ne zamandır açılmıyordu acaba bu cam? Babasının ölümünden sonra bile hiç açmadığını hatırladı. Günün bütün sıcaklığını yemiş gevrek tahta, zorladıkça çıtırdıyor, sanki camı kendi olağanlığına bırakmak için fırsat kolluyordu. En sonunda başardı. İki kanatlı ve yana açılan pencereye hayran hayran baktı: “Çok zorlasa da, seviyorum ben; şekli artık kaybolmuş, bu pencere ölüsünü...” diye düşündü.

Üstelik Sebahat ablanın evini gören tek pencereydi. Evin bu yüzden yasaklı olan tek penceresi... O yöne bile bakmak yasaktı bu evde...

“ben kalbimden / başka yerde / inan seni / bulamadım”

Sebahat abla yakıyordu şarkının tenini. Ve sanki yansıyan bir ateş oturmasını istiyordu; kulağında derinleşen, derinleştikçe yüzünde kendisinin varlığını duyumsatan, narin bir kadın siluetli bu şarkının ezgisine.

Acaba yine babası izliyor muydu onu? Açılması yasak olan o pencereyi açtığı için, aynı çocukluğundaki gibi azarlayacak mıydı? Gürlemeye yaklaşan nefes alışlarını hissetti yeniden. Korktu ama bu kez ayrılmadı pencereden, içinde yeşeren bir inatla ayrılmadı bu kez.

Gözleri tutunacak bir dalgınlık aradı. Tambur ve Sebahat ablanın sesi evin her köşesindeyken ne kadar da zordu oysa.

Bu ev ilk defa Sebahat ablanın sesini taşıyordu içinde. “İmkânsız değilmiş baba, sandığın kadar imkânsız değil. Sadece bir pencere açılması kadarmış gerçekleşme ihtimali…”

Hep imkânsızı istediği takıldı aklına birden. Neyse ki dingindi artık zihni ve hiçbir düşünce tutunacak kadar direngen değildi…

Acaba, Sebahat abla da mı en son kalbine bakmıştı, acaba bu sebeple mi fazlaca dağılmıştı sesi gecenin koynunda?

Tamburu, sanki son bir sevişmenin tanığı gibi kıvranıyordu melodiyi.

Ellerinden gelen haz mıydı acaba, yoksa ölmeden görülen bir cehennem mi? Bir yandan bunları düşünürken, bir yandan artık gözlerini bırakacak bir nokta bulmak istiyordu Yasemin.

Masanın üstünde duran şişe birden parlayarak yerini belli etti. Bu eve son âdemin geliş hatırasıydı, gözlerini acıtan geliş şimdi hatırasını vekil olarak bırakmıştı yerine. Bir şeyler vardı bu şişede…

Evin ışıksız kalan bölgesinde, masanın geniş coğrafyasında, dün geceyi hatırlatan tek şey olmaktan, başka bir şey…

Ayağa kalkacak kadar sessiz değildi artık zaman. Tambur her yerde üzgü dolu sesini işliyor, gece karardıkça kararıyordu.

Garip bir şey oldu: gözlerinden yansıyan garip bir ışıltı onu kendi olmaktan çıkarmıştı. Artık yüzü bile aynada başkası gibi bakmıyor muydu ona zaten?

Hızla dizlerinin üstünde hareket etmeye başladı. Tek ereği şişe, tek inandığı tamburdu sanki. Belki de başka bir şey yoktu hayatında.

Sürtünmeden dolayı halının dizlerinde açtığı kızarıklıkları bile hissetmiyordu. Pencere ve masa arasında kalan aralıkta, halıyla paylaştı son kanayışını… Dizleri açıldıkça, açılıyordu acısının bilinci.

Sorulardan öncesine gidiyordu sanki her bir hamlede. Soruların öncesinde gözlerini yaşa gömen sözlerde, vedanın en dolaylı anlatımında, çıkmazların en sevileninde...

Nefesi yetişememişti gidenin ardından, ‘Dur!’ diyememişti çarpan kapıya, susup kalmıştı. Düşündükçe ve dinledikçe derinleşiyordu kendisine.

Ve her hamlede göğsü kabarıp, yakalıyordu Sebahat ablanın sesini.

Sebahat abla gibi dur diyememişti. Lanetli bir meyve olduğunu ispat etmişti kendisine Yasemin. Bütün âdemlerin nefesi Yasemin kokuyordu şimdi.

Ölüm öncesi görülen renk cümbüşünü taşıyordu içinde. Ölüm gelip oturmuştu dağınık yatağın ortasına kapı daha kapanmadan, giden gitmeden hemen önce. Kalanın teri kurumadan…

Hatırlamak ve hissetmek iyice zayıflatıyordu Yasemin’i: “Bakma baba bana öyle, o pencereyi açmam gerekiyordu bu gece…”

Masanın ayağına sarıldı son kuvvetiyle. Artık kendisinde değildi hiçbir soru ve cevap. Zaman hiçbir sözü kaldıramayacak kadar durağandı. Kızarmış ve acısını duymayan dizlerinin üstünde dikildi ve bir hamlede yakaladı şişeyi boğazından. Kendisine bırakılan onca şeyin içerisinde, hissedebildiği tek şeydi. Kendisine tanıdık gelen, anımsayabildiği yüzü gördü şişenin gövdesinde, son âdemi... İçine tohumlarını salıp gideni… Ölüme yollar açan gidişi... Her yeri acıyordu artık, her sözü, her yaşanmışlığı…

“kenarlarda / köşelerde / kadehlerde / şişelerde”

Gelen sesin yükseldiği kadar ayağa kalktı. Şimdi tabanlarıyla halının yüzünde yara açma sırası ona geçmişti. Aslında ne dün gece vardı, ne de ondan önceki geceler… Sadece bu gece ve Sebahat abla…

Sağ elinde tuttuğu şişeyle geldi bu kez pencerenin önüne. Sol eliyle rüzgârın okşadığı yerden okşadı ahşap kanatları. Kim bilir birazdan hangi hücresi kalacaktı oralarda, çıkmamacasına…

“ben kalbimden / başka yerde / inan seni / bulamadım”

Şişenin feryadı duyuldu ilk, boğazından kavrayan elle son verilmişti hayatına.

Müthiş bir ses delmişti sokak lambasının ışığını. Parçacıkları dağılıyordu kanatlara sürtünerek. Caddenin insan taşımayan saatinde, yalnız iki kadın ve iki pencere...

Bir olduklarını ispatlıyorlardı sessizliğe. Sebahat abla şişenin feryadını duyup, tamburu usulca koltuğun kenarına bıraktı. Yaz kış hiç kapanmayan penceresine doğru yürüdü. Tam önünde durdu fesleğenlerin. Aklına gelen ihtimaller üzerinden, hayat fısıltıları bırakıyordu diplerine, sakin bir edayla. Sakinliği şaşkınlığının ve korkusunun ellerinden tutuyordu. Bir gözü karşısında, elinde canına kıyılmış bir şişeyle duran genç kadına ilişti. Ama fesleğenlerden koparmadı dudaklarını. Belki duaydı söylediği şeyler, belki biraz sonra kendisinin yapamadığını yapacak olan kadına şaşkınlığı… İncecik bir korku dolandı saçlarında.

Sağ eli, başıyla beraber havaya uzanıyordu. Tamburun telleri gerginleşmişti. Sebahat abla hala fesleğenlere fısıltılar serpmeye devam ediyordu. Karabasan olma ihtimallerinden çıkmıştı korkusu. Gözlerinde ölümün notalarını ıslıyordu. Sesi çıkamayacak kadar yorgundu...

Yasemin şişenin kırık bedenini, bir anda, boğazının sol yanından başlayarak çizdi boydan boya. Zaman durmuştu artık. Fısıltılar çekilmiş, fesleğenler bir anda sararmış, tambur bir telini koparmış ve pencerelerde donuk bir gece kalmıştı. Genç kadının düşü kanında saklıydı, ahşaplar artık düşe boyalıydı. Caddeye damlayan düşler, kirletiyordu başka pencereleri. O gece bütün mahallenin rüyalarını kan bozmuştu. Uykular kana doymuştu. Sebahat abla ölüme bir çocuk doğurmuştu.

Geriye doğru düşerken Yasemin, Sebahat abla kaldırdı başını, gözleri kapalıydı. Yasemin her damla kanda babasının lanetini çözdüğünü biliyordu. Bunun getirdiği huzurlu bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Çatlak yerlerinin beyaz kabukları döküldü, gözlerindeki hüzünlü resim ressamını inkâr etti.

Sebahat abla sessizce odasına çekilip uykuya gömdü kendini. Dinginliğinde, Yasemin’in huzuru saklıydı sanki bir de doğumun içini temizleyen korkusu. Tamburdan kopan tele baktı ama görmedi. Dalgınlaşan bir huzura çoktan bırakmıştı kendini.

Ölüm ikiye bölmüştü aynı telde yaşayan kadınları. Boğazında hiçbir birikintinin kalmadığını bilerek, kopan telin doğurduğu dokunaklı tınıyı taşıdı uykusunda. İnce bir tebessüm kondu onun da dudaklarına…

***

Sabah, sokağın kalabalık uğultusunu içeriye taşıyan pencerenin getirdiği rüzgârla uyandı. Kalkıp dışarıya baktı. Ambülâns ve polis arabasının ardında meraklı insan kargaşasına anlam veremeden çevirdi başını fesleğenlere: “Bu ikinci soluşunuz. Bir daha sizi evime sokmayacağım!”

Ve tamburun teli yerleşti gözlerine. Yaşların yalnızlığı içinde çöküverdi yanına. Fark edemediğine şaşarak: “Sen de mi dostum, fesleğenlerden sonra sende mi? Çok zaman oluyor… Tam otuz iki yıl önceydi, onlar ve sen beni böyle bırakmıştınız yine, şu kapının kapanışıyla. Yeni bir fesleğen ve yeni bir tel almak için son açılışının ardından, bir daha hiç açılmadı. Bildiğin halde, sen de ha, öyle mi? Üzgünüm dostum, çok üzgünüm. Artık o kapıyı açacak kadar gücüm yok. Çok yorgunum.”

Yatak odasında saklanan uyku çağırıyordu Sebahat ablayı, karşı koyacak hali kalmamıştı. Yasemin de silinmişti dün gece ile birlikte hafızasından. Anlamını bilmediği bir anlamsızlıkla döndü yatağına. Uykusu ağır ağır giriyordu gözlerinden içeri. Başında açılan bir pencere ve içeriye dolan bir fesleğen kokusuyla selamladı rüyayı.

Yasemin’in onu beklediğini gördü. Elinde bir avuç fesleğen ve bir tel, tamburla beraber bekliyorlardı:

“Laneti çözdüm Sebahat abla, geliyor musun?”

Yatak, Sebahat ablayı bir daha hiç bırakmadı…


Funda Dane
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 19:13:24 ÖS Gönderen: fundadane » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #1 : Mart 26, 2008, 22:43:45 ÖS »

Dramatik bir öykü, diri gömülen kızların dramatik öykülerinden biri...Güzeldi Funda.

Sevgiler
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
fundadane
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : Nisan 07, 2008, 08:33:16 ÖÖ »


teşekkür ederim duyumsayan sesin sahibesine Smiley

çok haklısınız, diri gömülen kızlar...

sevgilerimle...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!