|
fundadane
Ziyaretçi
|
 |
« : Mart 19, 2008, 19:05:58 ÖS » |
|
KIŞ GİBİ
Nereden başlasam anlatmaya acaba... Geçtikçe bütün cümlelerin kalpazan aralıklarından, üşengeç imalar çözüyoruz. Bilmece yazdığımızı sanıyor çocuk kalan yanımızın ellere kapanan bayram neşesi. Çocuk olamayacak kadar geniş oysa düşüncemizin meydanı. Nereden başlasam anlatmaya kendimi, her ses darbesiyle bir sözcüğün anlamını çalıyorsunuz. Alkışlara tutuluyorum, yüksek bakışlarınızla. Çocukluğumun eve geç kalmış saatleri çıkıyor ansızın içimden, en güzel hikâyeleri kızdırıyorum dilimin ucunda.
Yalanlar ormanında yürümüşüz mesela. Siz çevrenize anlatıyorsunuz derdiğiniz kuyruklu yaşanmamışlıkları, ben size sevincimin gölgeli yüzünü. İnanıyoruz en önce kendimize ya, canımız ebruli taşlar kantarı. Her bir sahte patikanın izlerinde dünya savaşları topluyoruz. Siz yorulup sinirlerinizi satılığa çıkarıyorsunuz. Yanı başınızda bir türlü mutlu olmayı beceremediğiniz koskocaman ömrünüz...
Zamandan ne kadar alacağınız var, hiç düşündünüz mü saygıdeğer bayım? Ben bazen düşünüyorum ikimizin yerine de... İkiden fazla olduğumuzu görüyorum. Ne siz, ne de ben tek kişilik bir orta oyun inşa edemedik, içimizin en ateşli sahnelerinde. Adına düş diyorsunuz, biraz küçümser, biraz hayatı görmüş geçirmişlikle… Gülümsüyorum size saygıdeğer bayım, sadece gülümsüyorum… Asla giremeyeceğiniz bir yaşamı, böylesine hafife almanız neşelendiriyor içimdeki yaramaz çocuğu. Üzülerek söylüyorum ki asla var olamayacağınız bir yer orası. Çünkü anahtarlarımız inanmak, ben ve beğenmediğiniz benim gibi kendini cümleleriyle yeniden düzenleyen şiirlerin.
Ne yazık siz hiç şiir de okumazsınız çok saygıdeğer bayım...
Kaybolduğunuz çukuru düz ova sanma gayeniz nasıl da zorluyor sizi zaman zaman. Ve kaçtığınız çatıların iz düşümlerini nasıl kaçırtmak için kullanıyorsunuz. Mutluluk sanıyor çevrenizdeki gözler, süzerek ince bir olgunluktan öyle sunuyorsunuz. Ah ne çok üzülüyorum bazen, kurmalı saadetinizin sığlarında kaybolacaklara, maskenizin boyası dökülünce yüzümden. Ben aşamadığıma göre başkası aşar mı dersiniz, o sis elbiseli sığlarınızı?
Nerede kaldı tadını sizinle tamamladığım zaman görgüleri. Nerede kaldı yokluğunuzda fısıltılar içinde beni oyalayıp, gelişinizde yeni kıyafetler giydiğim öğlen saatleri. Çok saygıdeğer bayım; ya size büyüyeli ne kadar oluyor, ya da siz bana küçüleli... Hiç düşünmüyorsunuz bu ucunu kırdığınız kalem düşü gerçeğe çevirmeye ne kadar meyilli…
Başka şehirlerin düşlerini beraber görme arzuları ne kadar da yabancı duruyor artık. Dilini bilmediğimiz bir birlikteliğin asit yağmurları altında yakıyoruz o şehirleri şimdi. Birazdan güneş de dağılacak un ufaklığa yakışmayan, o kucaksal ışıklarıyla. Ay dökecek sonra yüzünü, kavgalarımızı susturup en olmadık anda konuşturduğumuz o yalnızlığa.
Zamansız kaynayan suyun buğusunda sizi izliyordum, masal akışında. Kış gibi diyordum duruşu. Kış gibi seviyordum sizi bayım, soğukluğumu eritiyordum sizin kıdemli uzaklığınızda…
Sınır koymayı unuttunuz giderken sevgime, neresinden kaçarsam kaçayım hep gülümseyebiliyorum kâbuslara. Karabasan desenlerine etraf kirlenmeyecek şekilde yağlı boyalarla gülen dudaklar çizdim biliyor musunuz? Her renkle öptüm sizi sonra, teniniz bilmedi bile. Ah sevgili bayım, en son kimi çok içten öptünüz? En son kimin gözlerinde bronzlaşacak kadar sıcak bir bakış bıraktınız? Kimin irislerini esmerleştirdiniz?
Şimdi bahçelere düşüyor incelen saçınızın beyazımsı telleri. Gece susuşlarında kaybediyorsunuz sesinizin hayat çizgilerini. Yarının gecesine kadar mezarlar kazıp, gömüyorsunuz bildiğiniz ne kadar göç varsa, medeni durumunuzun en kuytu boşluğuna. Nereden geldiyseniz o kadarsınız aslında saygıdeğer bayım. Bu yüzden yeni iklim yüzleri sıvamayın dinlencenize. Keza vardığınız hiçbir yerde dinlenemezsiniz bu savrulmuşluk kokusuyla…
Ben bitki örtümü yaktım sizin için, ama yine de olmadı. Şimdi şiir tohumları ekiyorum dumanı üstünde bırakılmışlığıma. Belki bir gün bana gerçekten şiir yazdırırsınız çok saygıdeğer bayım…
Ah nasıl da unuttum! Siz hiç şiir okumazsınız ki…
Funda Dane
|