Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7
|
 |
« : Mart 19, 2008, 17:40:36 ÖS » |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Kalem Tutmak
Kalem, beyaz bir kağıdın üzerinde dolaşmaya başladığı andan itibaren, ben öncelikle kendi vicdanıma karşı sorumluyum. Site yönetimine ve resmi makamlara karşı da sorumluyum. Fakat bu sorumluluklarım, özgürlüğümü kısıtlamaz. İfadelerim genel anlamda uyarıcıdır. İnsanları ve politik kurumları objektif biçimde, nezaketle incelerim. Bilen bilir. Ne yazdığımın farkındayım. Duyarsız ya da içi çürük insanların, yazılanlardan rahatsız olmaları gerekmez. Çünkü onlar zaten ölüdür. Ölüler hissetmezler, sadece uyurlar …
Belirtmeliyim ki, elimle değil, yüreğimle yazıyorum ve kalemimi her zaman uygun çerçevede, toplumun yararını düşünerek kullanmaya çalışıyorum. Anlatımlardaki sertlik ve keskinlik konusunda beni anlayacağınızı umuyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz koşullar, pembe - yumuşak cümlelerle değerlendirilemeyecek kadar tehlikelidir.
Malum devletimizin, toplumumuzun yıllardır çözülemeyen problemleri bulunmaktadır. Gemideki yolculuğumuzun rahat, güvenli geçmediği de bir gerçektir. Bunun nedeni: Fırtınanın türüne, çıkış zamanına, şiddetine karar verenlerin, yani dış güçlerin acımasızlığıdır ( büyük şirketleri, emperyalist devletleri ve onların istihbarat kuruluşlarını kastediyorum ). Doyumsuz canavarların mantıkları, tarihte de, günümüzde de aynıdır.
Lütfen kabul edelim: Ülkemizde kör gibi yaşandığı, yarınlara giden yolların iyice daraldığı ortada. Üzülüyorum, içim sızlıyor konuları masaya yatırırken. Perdeleri kolayca çektiğimiz, pencerelerden ufukları görebildiğimiz dönemler bitti. Kalın - yüksek duvarların arasındayız bugün. Duvarların mimarlığını, ne yazık ki bazı güçlü medya grupları yapmaktadır. Ulus devletlerin parçalanması sürecinde, uyku ilacı yerine geçen haberlerle, görüntülerle egemenlerin planlarına katkıda bulunuyorlar. Halkın gereksinimleri, mutsuzluğu onları ilgilendirmiyor. Yarın da ilgilendirmeyecek. Kutsal tapınakları kapitalizmdir ve içinde tapındıkları tek şey paradır.
Büyük devletlerin sicillerinde, büyük suçlar bulunmaktadır. Dünya çapında yapılan askeri harcamalar, yılda 1 trilyon doları geçiyor. Fakat yüzmilyonlarca insan, yaşam için gerekli temel şeylerden mahrum kalıyor. Bu paralar barış için harcanmış olsa, ne çok şeyler yapılabilirdi. Yaklaşık 1 milyar insanın yeterince beslenemediği istatistiklerden biliniyor. Bazı ülkeler bolluk içinde. Birleşmiş Milletler Örgütü’nün araştırmasına göre: Her yıl yaklaşık 5 milyon çocuk açlıktan ölüyor. Kürtaj yoluyla öldürülen masum bebekleri düşünelim. Sayıları: Yılda 40 - 60 milyon arasında değişmektedir. Dehşet verici bir adaletsizlik ve haksızlık. İnsanın insana yaptığı çirkinlikler …
Güzel günler görmemiz için, çengelden, yani yarı sömürge pozisyonundan nasıl kurtulabileceğimizi düşünelim birlikte. Duvarları da unutmayalım.
Yazan ve paylaşan - Hüseyin Evcil Copyright TYRANNOS Edebi Ürünler Kompozisyonun izinsiz kopyalanması, çoğaltılması, amacı ne olursa olsun başka internet sitelerine eklenmesi Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre suç kapsamına girer.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:13:07 ÖS Gönderen: Tyrannos »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7
|
 |
« Yanıtla #1 : Mart 19, 2008, 17:41:45 ÖS » |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / İnsanda Mutluluk
Mutluluk nedir ? sorusu, ayak üstü, kısaca yanıtlanamıyor. Aslında hiç bir zaman doğru biçimde yanıtlanamıyor. Çünkü bu konuda alınan bütün yanıtlar, koşulların ve psikolojik durumların etkisiyle kafalarda oluşmuş, yarın belki değişebilecek ifadelerdir. Mutluluğun, bilimsel, felsefi zeminlere dayandırılarak açıklanması daha uygun olur.
Bu arada, her insan ancak hipnozda, bilinçaltının çözülmesiyle, kendi mutluluğuna ve mutsuzluğuna dair çarpıcı gerçekleri yanında bulunan insanlara rahatça aktarabilir. Diğer sorgulamalarda bazı önemli bilgiler eksik kalabiliyor.
Hazlar, mutluluklar, mutsuzluklar, acılar, insanı direkt yönlendirir. Çünkü insanın ufkunu hızla saran şeylerdir. İnsan bunlarla yaşama tutunabiliyor ya da yaşamdan kopabiliyor.
Bana göre, benim için mutluluk, 1) İlkeli yaşamakla birlikte özgür olmak, 2) Özgürce yazdıklarımı, yani duygularımı - düşüncelerimi bilinçli okuyucularla paylaşmak, 3) Çok sevdiğim fakat kaybettiğim özel bir kadının anısını yaşatabilmek, 4) Çok sevdiğim fakat kaybettiğim babamın anısını yaşatabilmek, 5) Romantik insanlarla kaynaşmak, 6) Fırsat buldukça dağa çıkarak, içinde yaşadığım, yani yıllarımı geçirdiğim kenti yukarıdan izlemek, tarih boyunca buralarda yaşamış ulusları düşünmek, 7) Değerinden, karakterinden, sıcaklığından ve yüreğinin temizliğinden emin olduğum bir dostumu mutlu görmek.
Listeyi daha fazla uzatmak istemiyorum. Benim yanıtım: Yukarıda saydıklarımdan birinci maddedir.
Bilindiği gibi, mutluluk her insanın farklı algıladığı, farklı yorumladığı bir kavramdır.
Kimi insan, zenginliğiyle, elde ettikleriyle, hayalleriyle, boş hevesleriyle, yedikleri - içtikleriyle, ilişkileriyle mutlu sayar kendini.
Kimi insan, üretmeden yaşaması, sessizlikte rahatça uyuması, sık sık kahkahalarla gülmesi, cinsel paylaşımları nedeniyle mutlu olduğuna inanır.
İnsanın, fiziği güzel biriyle tanıştıktan kısa bir süre sonra, Senin yanında çok mutluyum demesi sağlıklı bir yorum değildir. Çünkü iç dünyasını henüz bilmediği halde, iyimserlikle karşı tarafa kendince anlamlar yüklüyor. Malum kumdan yapılan en güzel kaleler bile, yağan yağmurla birlikte bozulur, yıkılır …
Kimi ince ruhlu insanlar açısından mutluluk: Ahlaklı olmak, sağlıklı olmak, deniz kıyısında dolaşıp temiz havayı solumak, güneşin doğuşunu - batışını izlemek, Tanrı’ya ibadet etmek, masum - saf düşünceler taşımak, karşılıksız sevmek, elinden geldiğince iyilikte bulunmak, yakın çevresini mutlu etmek, doğru bilgilere ulaşmak, yüce duyguları yaşatmaktır.
Kimileri, sadist duyguları nedeniyle, sistemli biçimde başkalarına zarar vererek mutlu olur. Elbette zarar vermenin binlerce yöntemi vardır. Sürekli başkalarının kuyusunu kazarak, başkalarını sırtından vurarak, böylece kendi içindeki kompleksleri okşayan zavallı insanlar vardır. Zavallılıklarını örtmeyi başarsalar da, üstün zekaları, kirli ruhlarını temizlemeye yetmez. Temizlenemeden giderler bu dünyadan …
Kimileri, tanıştığı insanı alır, mahkum eder, güneşini yavaş yavaş söndürür ve dünyasını iyice kararttıktan sonra serbest bırakır. Amacı karşısındakini hep öldürmektir ama güler yüzlüdür, düzgün konuşur, serveti nedeniyle toplumda saygı görür.
Sonuçta her insan, ufkunu yaratır ve yolunu seçer.
Hayatı dolu yaşamak denilen durum ise, ancak duyarlı ve farkında olan insan için geçerlidir. Paranın kışkırtmasıyla, yıldırım hızıyla gelip insanın dünyasına yerleşen tüketim maddeleri ve mantar gibi çoğalan iyi gün dostlarıyla, seyahat etmekle, maceradan maceraya koşmakla, barlarda sabahlara kadar eğlenmekle, dolu yaşama olayını asla karıştırmamak gerekir. Bilerek ya da bilmeyerek karıştırılıyor …
Mutluluk için maddi olanaklarına güvenen bir kişi, kendini oyalamış, aldatmış oluyor. Birçok zengin insanın, zaman içinde kendini soyutlanmış ve amaçsız görmeye başlaması düşündürücü bir şeydir. Ebeveynler, yüreklerindeki sevgilerini kanıtlamak adına, çocuklarını paraya, paranın satın alabildiği şeylere boğduklarında, aslında onların gelecekleri için küçük küçük mutsuzluk tohumlarını ekmiş olurlar.
Arşivlerden 1960’lı yılların gazetelerini bulup incelediğimizde, dünyanın en zengin insanının Yunanlı Onassis olduğunu öğrenebiliriz. Uluslar arası taşımacılık alanındaki şirketlerin sahibi olan bu kişi, yaşamdan keyif alamadığını içtenlikle itiraf ediyor. Çünkü çok sevdiği oğlu, armağan edilen özel uçakla kaza yapıp genç yaşta yaşamını yitiriyor. İşte bu derin acı, işadamının dengesini alt üst ediyor. Ağlamaktan gözleri deforme oluyor.
En basit örnek: Yeryüzündeki her bitkinin, sağlıklı büyüyüp meyve verebilmesi için, uygun toprağa, yeterli suya ve uygun iklime gereksinimi var. Benzer biçimde, insanın dinamiğini, mutluluğunu önemli ölçüde etkileyen koşullar: Fizik ve ruh sağlığı, saygın bir meslek, beslenme, barınma mekanları, üretim, gerçek dost, gerçek sevgili … Bu saydığımız koşulların, mutluluğa katkısı tartışılamaz. Büyük olasılıkla, arka planda daha anlamlı, daha kutsal etkenler de var. O etkenlerle buluşmak istediğimizde, dilersek yine felsefecilerin değişik görüşlerinden yararlanabiliriz.
Bazı düşünürler, doğada gerçek ve kalıcı mutluluk olmadığını, olumlu bir mutluluk sağlanamayacağını iddia etmişlerdir. Acıları hafifletmeye yarayan olumsuz mutlulukları yorumlamışlardır. Örneğin: Arthur Schopenhauer.
Biz onların özel bakış açılarına katılmak zorunda değiliz. Fakat hepimizin, iyimserlikle, huzur ve mutluluğumuzu yanlış zeminlerde aradığımız dönemler olmuştur. Yanlış zeminlerdeki yanlış insanların enerjileri, bizim enerjimizi, moralimizi tüketmiştir.
Kategorisindeki ilginç bir insan, mutsuzluğuyla mutlu olduğu izlenimini veriyor. Dünyasındaki pencereleri sıkıca kapatıyor. Dışarıdan zayıf bir ışık sızdığında, hafif bir ses geldiğinde dengesi bozuluyor. Kendisine uzanan sıcak ele artık kuşkuyla bakıyor. Eleştirilmeyi zaten istemiyor. Tüm güçlüklere rağmen, bunalımdaki o insana ulaşmayı denemeli ve mümkünse maddi, manevi gereksinimlerini karşılama inceliğini göstermeliyiz.
Çöküş yaşayanların acılarına elimizden geldiğince ortak olmalıyız. Birbirimize muhtacız. Evrendeki her şey, başka şeylere muhtaçtır.
İnsan olduğumuza inanıyorsak, dostluğun, paylaşımın hakkını vermeliyiz. Bundan daha anlamlı başka bir davranış düşünülemez. Dostlarımızı mutlu ederek mutlu olabiliriz. Sadece kendi temel gereksinimlerimiz için yaşıyorsak, gereksinimlerimizi karşıladığımız zaman hissettiğimiz o rahatlığı, mutluluk olarak tanımlayamayız …
Yazan ve paylaşan - Hüseyin Evcil Copyright TYRANNOS Edebi Ürünler Kompozisyonun izinsiz kopyalanması, çoğaltılması, amacı ne olursa olsun başka internet sitelerine eklenmesi Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre suç kapsamına girer.
|
|
|
|
|
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7
|
 |
« Yanıtla #2 : Mart 19, 2008, 17:42:43 ÖS » |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Hastalıklarımız
1) Caddelerde, yollarda ve topluma açık alanlarda, yerlere tükürme alışkanlığı tüm hızıyla sürüyor. Karşıdan bakıldığında, kişilikli, olgun bir insana benzeyen ama ne yazık ki bencilliğini ve kabalığını yontmayı başaramayanlar, kendi evlerinde, kendi odalarında da yerlere gelişigüzel tükürüyorlar mı acaba ? Ağızlarındaki yüzlerce mikrobu bir anda dışarı bırakan bu insanlar, diğer insanları hiç önemsemeyen, hakaret etmeye eğilimliler sınıfına giriyor. Aynı insanlar, başka zamanlarda, başka güzelliklerin de içine tükürmüşlerdir mutlaka. Peki bir Avrupa ülkesinde, sokakta aynı şekilde rahat davranabilirler mi, oralarda küçük bir çöpü yere atabilirler mi ? Atamazlar. Attırmazlar … Ülkemizde insani sorumluluklarımızı keyfi reddettiğimize göre, mevcut bencilliğimizle ve cahilliğimizle yaşamak istediğimize göre, geriye yapılacak bir iş kalmıyor. Hep birlikte, her yere tükürebiliriz … Neden olmasın ? Mendil taşımamıza, lavabo aramamıza gerek yok. Nasıl olsa, karışan, hesap soran, ceza kesen bir görevli yok. Mahcubiyet duygularımız da yok ( zevkle öldürdük ve derine gömdük ) … Yani her yönden rahat sayılırız.
2) Eğitimci bir insanın görevleri ve sorumlulukları, yaşadığı sürece devam eder. Aksini kimse iddia edemez. Malum bazı eğitimcilerimiz emekli olmalarının hemen ardından, kalan yaşamlarını, basit dedikodular, masa oyunları ve alkol üçgenine yerleştirmeyi tercih etmişlerdir. Onların üretimsiz dünyaları, sıfıra inen sosyal yönleri kimseyi bağlamasa da, itici örnek oldukları kesindir ve çizdikleri görüntü hoş değildir. Yeri geldiğinde, aydın oldukları, her şeyi bildikleri, geçmişte çok şey yaptıkları gibi klasik söylemleri tekrarlayan, bugün bir neden uydurup, başarılı ve yüreği temiz insanları, değişik mekanlarda nutuklarına malzeme yapıp, karalamaya çalışan bazı emeklileri kınıyorum. Sizler, o küçülen dünyalarınızda hep böyle küçük işlerle uğraşmak zorunda mısınız ? Sizler, çoktan sınıf değiştirdiğiniz halde, halk, aydınlanma, devrim, emek, paylaşım gibi en hassas, en kritik kavramları sohbetlerinizde hiç kimselere bırakmayıp, bunları her fırsatta kullanmak zorunda mısınız ? Biliniz ki, bilinçli gençler olarak bu nedenlerden dolayı sizlere saygı duymuyoruz, duymayacağız … Lütfen yeter artık.
Yazan ve paylaşan - Hüseyin Evcil TYRANNOS Edebi Ürünler
|
|
|
|
|
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7
|
 |
« Yanıtla #3 : Mart 19, 2008, 17:43:37 ÖS » |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Dar Pencere İnsanları
İnsanın yalnız başına ya da arkadaş grubuyla, bir hafta sonu, yaşadığı kentin yakınındaki dağları, ormanları gezmesi, oralarda piknik yapması ve fotoğraflar çekmesi kadar doğal ve yararlı bir şey olamaz.
Amacı, sadece doğayla baş başa kalmak, sadece doğanın renklerini izlemek olan bu insanları gören bazı çobanların ya da o çevrede yaşayan bazı köylülerin çok sorgulayıcı rollere girmeleri, gelenlere kuşkuyla bakmaları, cahillikten öte, itici bir bencillik oluyor. Değişmeyen, eski kafalarda, aşağıdaki sevimsiz sorular hep hazır bekliyor ( bir silahın içinde mermilerin beklediği gibi ) … 1) Birinden para alacağı var galiba, tahsil etmek için gelmiş olmasın ? 2) Kız bakmaya, kız kaçırmaya gelmiş olmasın ? 3) Define aramak amacıyla gelmiş olmasın ? 4) Devletten kaçan bir örgüt adamı, cezaevinden kaçan bir suçlu olmasın ? 5) Hayvan hırsızı olmasın ?
Daha neler … Farklı seçenekler, yani geziye çıkanın, gerçeği içtenlikle açıklaması kabul görmüyor. Tesadüfen bir köylünün arazisinin kenarından geçilmek zorunda kalındığında, o köylü koşa koşa gelerek: Bura benim, görülüp duru, ta öte başa gada çövür tikeni çevrilik diyor ( oysa benim dediği toprak parçasını, geçmişte babası çalılığı yakarak açmış ve sahiplenmiş ). Bir horoz gibi kabarıyor. Dağda yaşamakla, dağın sahibi olduğunu düşünüyor. Köpeğinin anormal, bitmeyen havlamaları ona güç ve keyif veriyor sanki. Sonuçta, kendi gözlüğüyle bakıyor.
Bunlar yaşanan şeyler. Suç değil ama artık değişmesi gereken zihniyet kalıpları.
Bir başka gereksiz, saçma söz: Neden gelyosunuz ? Kimledensiniz ? Bi şe va da gelyosunuz. Şeherden burlara gada gezme mi gelini heç ?
Elbette insan, sorup öğrenmeli, merakını gidermeli ama kötü yargıç gibi değil, nazik ve alçakgönüllü biçimde karşılamalı gördüğü her yabancı insanı. Böyle ev sahipliği olmaz, ayıp. Mağara döneminde yaşamıyoruz. Beyinlerimizdeki samanları biraz azaltmaya çalışalım. Çünkü kuşku ve güvensizlik, iletişimlerin, ilişkilerin düşmanıdır. Başlamadan biten dostluklardan söz ediyorum. Birbirimizi anlayamıyoruz, sevemiyoruz.
Odun gelenler, ancak odunculukta başarılı oluyorlar.
Yazan ve paylaşan - Hüseyin Evcil TYRANNOS Edebi Ürünler
|
|
|
|
|
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7
|
 |
« Yanıtla #4 : Mart 19, 2008, 17:44:32 ÖS » |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Bizim Çocuklarımız
Bilgisayar, internet, yaşamımıza girmiş bulunuyor. Bu alanda çalışan işyerlerinde düzen - disiplin olmadığı da biliniyor.
Dikkatimi çeken, küçük ilkokul öğrencilerinin ve 18 yaş altı çoğu gençlerin, abartarak ( saatlerce ) şiddet oyunları oynaması. Bu gibi alışkanlıkların, ilerleyen yaşlarda getireceği sonuçlar üzücü olabilecek. Çünkü bugünlerden, çocuklarımızın o taze beyinlerine, daha doğrusu, bilinç altlarına, güce dayalı zarar verme duyguları yerleşiyor, zihinlerini kemiriyor.
Bir öğrencinin, bilgisayar kullanmasındaki amaç, yalnızca oyun oynamak ve msn görüşmeleri yapmak olamaz. Bunlar, öğrenciyi yoran, asıl görevlerinden, araştırmalarından ve diğer hobilerinden uzaklaştıran oyalamalardır.
Öğrencinin, boş geçen dersinde, öğle tatilinde ya da okul çıkışında, koşa koşa en yakın kafeye giderek, oyunlara dalması hoş karşılanacak, bağışlanacak bir şey değildir.
Popüler fakat şiddet içeren oyunlar, insanı hızla esir aldığı gibi, insanın psikolojisini, ilişkilerini bile etkileyebilmektedir.
Kimi çocuk, her gün, ekrana kilitlenip, dünyadan kopuyor, heyecanla oynadığı oyunun stresiyle agresif davranışlarda, küfürlü konuşmalarda bulunabiliyor. Bu problem derhal çözülmediği takdirde kanser gibi yayılabilir, yani her insan: Düşünmekten, hissetmekten ve üretmekten çıkarak, teknoloji yardımıyla gönüllü robotlar grubuna dahil olur. Dolayısıyla geçmişiyle, geleceğiyle bağları zayıflar.
Kronik uyuşturucu hastaları gibi, ekranla bütünleşen çocukların sayısı artıyor. Derslerinde başarısız, boş, saygısız, ailesini çiğneyen, görgü kurallarını çiğneyen çocukların sayısı artıyor.
Güzel, yetenekli bir çocuğun dengesi, ruh hali bozulduğunda, onu tekrar eski sağlıklı günlerine döndürmek zordur. Bu oyunlara bağımlı çocukların kişilikleri hasar görüyor. Günümüzde masum gibi algılanan tercihlerin, yarın hangi noktalara varabileceğini, davranış bilimciler açıklıyorlar.
Çocukların eğlence saydıkları, öldürme, yok etme üzerine kurulu, silahlı savaş oyunlarını kafelerde rahatça oynamalarına izin vermemeliyiz. Çocuklarımıza kötülük yapıyoruz. Kanlı, silahlı bu oyunların engellenmesi, yasaklanması gerekiyor. Annelerin - babaların, çocuklarına: Bu oyunlarından uzak kalmaları, harçlıklarını biriktirerek, yararlı kitaplar satın almaları yönünde ikna edici konuşmalar yapması gerekiyor.
Çocukların alışkanlıklarından, davranışlarından, yaptıkları ve yapmadıkları her şeyden büyükler sorumludur. Hiç kimsenin bana ne demeye hakkı yoktur.
Almanya’da uzun yıllar kalmış ve şimdi Türkiye’de çalışan özel eğitimci bir hanımefendi şöyle diyor ( özetle ):
Almanya’da çocukların eğitimi, gelişimi ve tüm sosyal yaşamı yaş uygulamasına göre yürütülür. Alman devleti her yerde çocukları korur, izler. 12 yaşından küçükler, eğlence merkezlerine, internet kafelere, mağazalara, marketlere, ev hayvanları satılan yerlere yalnız başlarına asla giremezler. 14 yaşındaki bir çocuğun, dersleri dışında kullandığı zaman, akşam saat 18.00 - 20.00 arasında biter. 16 yaş grubundaki çocuklar ise, en çok saat 22.00’ye kadar ayakta kalabilir. 18 yaş altındaki çocukların, ekran başında silahlı oyun oynamaları yasaktır. 18 yaş altında bir çocuğun alkol satın alması ya da sigara otomatından sigara alması mümkün değildir. Çünkü makine, gelenin kimlik bilgilerini almadan bir şey vermez. Bir gün, hiç ummadığınız bir insan, müfettiş olarak kontrole gelir, kurallara uyulmadığını saptarsa, en başta çocuğun ailesine ve işletmecilere çok ağır para cezaları keser. Müfettişin raporu geçerlidir.
Kabul etmeliyiz ki, biz kendi çocuklarımıza yeterince sahip çıkamıyoruz. Günü geldiğinde bu sorumsuzluğumuzun bedelini de ödeyeceğiz.
Yazan ve paylaşan - Hüseyin Evcil TYRANNOS Edebi Ürünler
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:14:59 ÖS Gönderen: Tyrannos »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7
|
 |
« Yanıtla #5 : Mart 19, 2008, 17:45:39 ÖS » |
|
KULE GÜNLÜĞÜ / Suçlular Arasında
Yaşam, her insanı deneylerden, büyük sınavlardan geçiriyor. Hiç kimseye özel davranmıyor.
Sabah saatlerinde mutfakta oturdum ve içimde anlatamayacağım bir tuhaflık hissettim …
Dalıp gittim. İnsanların başka insanlara karşı düşmanca yaklaşımlarını düşündüm. İnsanları uzaydan izleyen casus uyduları düşündüm. Dünyanın çevresinde döndüğü belirtilen 600 binden fazla, görevini tamamlamış, artık hurdaya ayrılmış uzay araçlarını ( çöplerini ) düşündüm. Yeni Dünya Düzeninde ( 2016 yılından itibaren yürürlüğe girecek sistem ), Amerika, Avrupa Birliği ve Çin’den oluşacak üç büyüklerin, insanlığı nasıl etkileyeceklerini düşündüm. Bunları neden düşündüğümü de düşündüm.
Dünya kalıcı bir barışın mı yoksa felaketlerin basamağında mı ? Bakış açısına göre, her ikisi de olabilir. Bazı liderler barışçı çabalarıyla dikkat çekiyor ama kaygı verici sorular düşünen kafalardan hiç silinmiyor. Kitle imha silahları hangi devletlerde ? O silahları kullanmaya kalkışırlar mı ? Kullanırlarsa ne olur ?
Düşmanlık, nefret ve ön yargıların, birlik ve paylaşım içinde yaşanacak bir dünya umudunun önünü kesmesi, tarihte hep görülmüştür. Bütün akımların, bütün dinlerin, anlaşmazlıkları, homurdanmaları yatıştıramadığı, iyi insanların bile, bilerek ya da bilmeyerek kötülük yapabildikleri çok görülmüştür.
Fiziksel, duygusal ve zihinsel alanlarda, sevinçler, üzüntüler yaşıyoruz. İnsan olmanın getirdiği şeyler. İçinde rol aldığımız küçük - büyük tüm olaylar, deneyimler, iç dünyamızın derinliklerinde saklanıyor. Unuttuğumuz, dışında kaldığını düşündüğümüz her şey, oralarda tazeliğini koruyor. Her şey, insanın bilinçaltına akıyor, çatlamış - kuru bir toprağın ya da kağıt peçetenin suyu hızla içine alması gibi.
Yeryüzüne belli bir zaman için gelen insan, veda ederken, yanında, maddi birikimlerini ve sevdiği insanları değil, yaptığı iyiliklerden ve kötülüklerden doğan sıcak ışıkları ya da soğuk karanlıkları götürüyor.
Her insanın yaşamı süresince yarattığı etkiler, eserler evrende kalıcıdır. İnsan ölüyor, ama izleri silinmiyor. Örneğin: Acı çeken bir insanın döktüğü gözyaşı. Örneğin: İnsanın dostunu mutlu etmek için harcadığı emek. Tüm bunlar, varlıklar arasındaki sonsuz titreşimleri, yani güçlü elektrik dalgalarını yaratmış oluyor.
Düşüncelerimizin, eylemlerimizin boşa gittiğini düşünmemeliyiz. Çünkü bazı şeylerin ucunun nerelere kadar vardığını görmek ya da hissetmek için yeterli büyüklükte penceremiz yok. Her şeyi göremiyoruz. Keşke görebilseydik.
Bütün canlıların kendilerine özgü değerleri olduğu gibi, amaçları da vardır.
Düşünmeden sarf edilen bazı sözler, hem yanlış, hem de çok tehlikelidir. Çünkü bedeli ödenmek üzere, katlanarak o insanın ufkuna çöker.
Hiç bir şeyin, hiç kimsenin sonsuza kadar mülkiyeti altında kalmadığı gerçeğini unutmamalıyız. Benim, ben yaptım gibi ifadeler yerine, daha yumuşak tonda başka cümleler kurmalıyız. Bunu kendim için yapıyorum sözü de doğru bir söz olamaz. Çünkü bu söz, bencilliğin ortaya çıkışıdır.
İnsan, kendini geliştirmesi amacıyla, güzeli ve doğruyu istediğinde onu mutlaka buluyor. Karakterinin kışkırtmasıyla, çirkinliği, yanlışlığı ve diğer saygısızlıkları istediğinde onları da mutlaka buluyor. Böylece tercihlerini kullanmış oluyor.
Erdemli bir insan, vicdanını aldatmaz. Zevklerinin kendini küçük düşürmesine, güçsüz bırakmasına izin vermez.
Tarihte örnekleri çok görüldüğü üzere, günümüzde yükselen, bencilliğe ve cinselliğe dayalı endişe verici yaşam tarzları bir yere gelip tıkanacaktır. Çünkü insanların ruhları, beyinleri ve yürekleri bu yollarda yürürken, daha doğrusu sürüklenirken çok çok yorulmuş olacak.
İnsanın yaşamında öyle dönemler oluyor ki, yaptığı tek bir tercih, geleceğiyle ilgili yüzlerce, binlerce tercihi etkileyebiliyor. Bir çizgi, bir yol tercih edildiğinde, artık terk edilemez yörünge üzerinde karşılaşılacak olaylar, sıkıntılar, sevinçler de tercih edilmiş oluyor.
Max Planck diyor ki: Şuuru esas olarak kabul etmeliyiz. Maddenin, şuurun bir türevi olduğunu düşünüyorum.
Bu dünyayı, tezgahların, vitrinlerin, mankenlerin ve malların sergilendiği büyük bir alışveriş merkezine benzetebiliriz. Alıcılar, satıcılar, sıkı iletişim içindeler.
Alışveriş merkezinde, bildiğimiz, inandığımız şeylerin yanında, bilmediğimiz ve asla bilemeyeceğimiz şeyler de var. Çünkü aklımızın sınırları bulunuyor.
Doğa insanı durduruyor, hep durduracak. Hep susturacak …
Türkiye’de, özellikle son yıllarda medya aracılığıyla günlük yaşamımıza direkt yansıtılan karmaşalar, yozlaşmalar had safhaya erişti. Toplumsal karakterimiz zayıfladı. Buna çözüm aramalıyız. Çözüm bulamadığımızda akıntılarda boğulabiliriz.
Tekelleşmiş medyamız, acil değerlendirilmesi gereken konuları atlıyor. Ulus devletlerin yavaş yavaş parçalanma riskine karşı hiç bir şey yapmıyor …
Önceki yıllarda liderler televizyonda açık oturumlara katılır, her şeyi konuşurlardı ( her şeyin içine çok şey giriyor ). Şimdilerde ise, ayrı ayrı mekanlarda ve zamanlarda basın açıklamaları yapılıyor. Yapılan açıklamalar hiç inandırıcı gelmiyor.
Küresel kapitalizm açısından bugün medya önemli bir görevi başarıyla yerine getiriyor. Halkların kandırılması için, bundan daha iyi, daha sarsıcı bir olanak bulunamazdı. Bu yöntemle kapitalizm, hem kendini, yani olumsuz yönlerini saklıyor, hem de kitleleri güdümüne almış oluyor. Denizlerdeki tehlikeli girdaplar gibi, insanlar önce bulundukları yerde döndürülüyor, sersemletiliyor, sonra dibe çekiliyor …
Medyanın sunduğu ülke ve dünya gerçeklerinin, geçerli ve saygın gerçeklik olduğu düşüncesine kapılırsak, yanılırız. Yıllarımız yanılmakla geçti hep. Kahvehanelerde haberleri ağzı açık dinleyen insanları gördüğümde hafif gülümsüyorum ama o insanlara fark ettirmeden. Çünkü incinebilirler.
Işığın kırılarak yansıması gibi, bütün gerçekleri önce bir filtreden geçiriyorlar, ardından parlak giysiler giydiriyorlar ve son biçimini veriyorlar. Asıl gerçek, ışığın kaynağından çıktığı an ki çıplak görünümüdür. Küresel sermaye, biz istemeden hepimize yeni gözler takıyor. Gözlük takılsa belki çıkarırız ama gözümüzü çıkarmayı istemeyiz. Onların gösterdiklerini görüyoruz. Yollarda hep böyle yürüyoruz.
Bazı insanlar kendinden kaçmaya istekli. Medya, bu tip insanları kolayca edilgen, pasif duruma geçirebiliyor.
Son zamanlarda ruhlarımız çok meşgul. Çünkü olanlarla, olması gerekenler arasında bocalayıp duruyoruz. Ruhumuzu dinlendiren, bize mutluluk veren şeylerin sayısı, tırmalayan ve mutsuzluk veren şeylerin sayısından çok aşağılarda. Yaşam bir tedirginlikler dizisi gibi geçiyor sanki. Bırakalım yarını, şu an önünü bile göremeyecek kadar zihinleri kapanmış ( kapatılmış ) yığınla insan var aramızda.
Televizyonda, haberleri, dizileri izlerken, o programların da bizi izlediğini biliyor muyuz ? Programlar, sadece bilgilendirme ve hoşça zaman geçirme gibi görünseler de, dünya görüşümüzü etkilemeye çalışıyorlar ve barındığımız dünyayı başka türlü aktarıyorlar. Reklamlardaki ürün tanıtımlarında şu yapılıyor: Ürün pazarlamanın, satmanın yanında farklı bir yaşam tarzının motive edilmesi, bu tarzın hiç kuşku uyandırmayacak biçimde dayatılması.
Bize ait olmayan, bize yabancı yaşamların içine doğru itilmekteyiz. Sayısız reklamlar, ürünler ve figüranlar arasında kaybolmaya hazır yaşamlar … Teknolojinin kıskacında bırakılan yaşamlar …
Açık ifadeyle, ne varlığımızın değerini biliyoruz, ne de geçen zamanımızın. Şansımızı, çevremizi, dostlarımızı, siyasi iktidarı eleştirebiliriz fakat sürekli suçlayarak problemlerimiz çözülmediğine göre: Kendi yaptığımız ve yapmadığız şeyleri masaya yatırmalıyız. Çünkü toplum bizlerden oluşuyor.
Dünyanın, tüm insanlığın ortak malı olması ve böyle düşünülmesi işi, güçlülerce hep askıya alınmıştır. Oysa insanların, dengeli, bilinçli yaşam modelleri yaratıp, paylaşım içinde olmaları, yetenekleriyle yararlı olmaları için hep özgür kalmaları gerekir. Fakat devletleri ele geçiren, derin, görünmez yapılar, kendi çıkarları doğrultusunda halkı, devleti ve diğer önemli kaynakları kullanmışlardır.
Bilim ve teknoloji kurumlarının da, tarafsız olmaları gerekirken, politik olarak taraf oldukları biliniyor. Modernizmin bazı çarpık uzantıları, yeni yeni kölelik biçimleri doğuruyor. Bundan kaçınmak kolay değil, rüzgarın şemsiyeleri ters çevirdiği gibi …
Çağdaş toplum yapısı, insana, araştırmak ve yararlanmak üzere çok az boş zaman bırakıyor. O tarafa, bu tarafa koşuşturuyoruz ama ancak temel gereksinimlerimizi karşılayabilmişiz. Sistemin çatısında neler döndüğünün farkında mıyız ? Değiliz. Çok da ilgimizi çekmiyor zaten ( bana ne mantığı ).
Birlik - bütünlük kavramının ne olduğunu düşünelim. Bu iki sözcük, sürtüşme ve anlaşmazlık yaşamamak anlamını taşıyor. Örneğin: İki ya da daha çok devletin, aralarında barış antlaşması imzaladığında, birlik içinde oldukları ve gelecekte birlikte hareket edecekleri söylenebilir. Fakat gerçekten bu birliğin içinde uzun yıllar kalabilirler mi ? Hayır, kalamazlar.
Tarih boyunca, devletler arasında binlerce barış antlaşması yapılmıştır ve bozulmuştur. Bozulmasının birinci nedeni, politikada söz sahibi liderlerin, barış, birlik ve toplumsal huzur yerine, kendi misyonlarıyla ve üstünlükleriyle daha çok ilgilenmeleridir. Dahası bazı devletler, askeri açıdan diğerlerinden eksik oldukları zaman yaşanacak şeylerden korkmakta, paranoya yaşamaktadırlar. Bazı devletlerin yöneticileri de kendi yaşamlarını, bulundukları makamların asıl sahiplerine hizmet ederek tüketirler. Günü geldiğinde bir etkiyle ya da saldırıyla sahneden indirileceklerini de bilirler. İndirilme olayının dünyada örnekleri çoktur.
İki devletin, savaşmamaları, silahlarının düğmelerine dokunmamaları, barış içinde oldukları anlamına gelmez ( birbirine silah doğrultmuş iki kişinin, tetiği çekmedikleri için barış içinde olduklarının düşünülemeyeceği gibi ). Bu durumda, barışın var olduğu düşünülürse, gülünç, gereksiz iyimserlik olur. Günümüzde çok sayıda devlet, buna benzer sevimsiz bir görünüm kazanmıştır.
Bir gün ansızın, ağır kitle imha silahlarının kullanılacağından endişe ediliyor. Çünkü devletler arasında güçlü bir dostluk ve güven yoktur. Kurulması da mümkün görünmüyor. Komşuluk sevgisini geliştirmek isteseler, bunu başarabilirler aslında ama istemiyorlar.
1968 yılında kabul edilen, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması ( NPT ), nükleer silahlara sahip olmayan ülkelerin bu silahları elde etmesini yasaklayıp, sahip olanların da çoğaltmasını sınırlıyor. Bu antlaşma 180’in üzerinde ülke tarafından onaylanmıştır ama sıkıntı giderilememiştir. Antlaşmanın, gelecekte tam bir silahsızlanma sağlaması yerine, sadece belirli ülkelerin nükleer silah edinmesini engelleme amacı taşıdığı yolunda görüşler var. Egemenlerin farklı hesaplar taşıdıkları düşünülüyor. Bazı devletler, silahlanma yasağının yanlış ve haksız olduğu düşüncesinde. Çünkü onlar, silahlanmanın kendilerini korumak için olduğunu savunuyorlar.
Üzerinde yaşadığımız dünyayı yakından izlemek, yazılanları okumak güzel bir çabadır. Bir oda dolusu kitaba sahip olabiliriz. Her gün 2 - 3 kitap bitiriyor olabiliriz. Bütün kütüphanelerin en değerli eserlerini okuyor, bazılarını ezberliyor bile olabiliriz. Bu asla küçümsenmeyecek, takdir edilecek bir şeydir. Fakat öğrenilen bilgilerin sindirilmesinin ardından, yaşama geçirilmesi, uygulanması gerekiyor ki, bir anlamı olsun. O bilgilerden, yarın karşılaşacağımız, içine sürükleneceğimiz bütün olaylarda olumlu sonuçlar getirecek biçimde yararlanmamız gerekiyor.
Sohbetlerimizde, dostlarımızın zaman bulamamaktan yakındıklarını hep duyarız. Oysa yaşamlarına baktığımızda, bazı önemsiz işlerle uğraştıklarını görürüz. Asıl önemli olanı yapacak zamanları kalmıyor. En öndeki, en gerekli iş: Malum, kendimizi bilmek, kendimizi tanımaktır ( bütün düşünürlerin çok vurguladığı şey ).
Her insan, her zaman, her koşulda en değer verdiği işi yapabilir, bunun için zaman yaratabilir, suçluların arasında suça hiç bulaşmadan, suça ortak olmadan yaşayabilir.
Yazan ve paylaşan - Hüseyin Evcil TYRANNOS Edebi Ürünler
Yazarın Notu = - Yayınlanmakta olan kompozisyonların izinsiz kopyalanması, çoğaltılması, amacı ne olursa olsun başka internet sitelerine eklenmesi Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ’na göre suç kapsamına girer.
- Sayfamı ziyaret ederek beni onurlandırdığınız ve değerli zamanlarınızı ayırıp dikkatle okuma inceliğini gösterdiğiniz için teşekkür ederim.
- Güncel ve toplumsal yeni bir yazıda buluşmak üzere sevgilerimi kabul ediniz. Her şey gönlünüzce olsun efendim.
|
|
|
|
|
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7
|
 |
« Yanıtla #6 : Mart 19, 2008, 17:46:44 ÖS » |
|
Ben kimim …
Hüseyin Evcil, 1959 yılında köklü bir ailenin tek çocuğu olarak, İzmir’in Tire İlçesinde doğdu. 12 yaşında annesini kaybetti ve sürekli babasıyla birlikte aynı evde kaldı. Babası, hem arkadaşı hem dostu oldu. Derslerinde başarılı olmasına rağmen liseyi bitirdikten sonra yüksekokula devam etmeyi düşünmedi. Ağaç dekorasyon, inşaat proje çizimi, eczacı kalfalığı, hukuk bürosunda sekreterlik gibi karnını doyurabileceği işlerde çalışmayı tercih etti. İsveç’in Stockholm kentine gitmek gibi bir hayali ve çabası da vardı. Boş zamanlarında, gelişmiş ülkelerin farmakoloji ürünlerini, yaşadığı bölgede sık görülen sağlık problemlerinin nedenlerini araştırdı. Alman felsefeci Goethe’nin sözlerinden etkilendi. Küçük yaşlarından itibaren denemelerini, şiirlerini dergilere gönderdi. Değişik tarihlerde şiir yarışmalarında ödüller aldı. Uzun yıllar, devlet adamlarının, sanatçıların özel arşivlerine konmak üzere, çalışmalarını dosyalar halinde armağan etti. Yine uzun yıllar, bulunduğu yerden, dünyanın en uzak noktalarındaki edebiyat dostlarına, kalın mektuplar ve APS paketleri gönderdi. Öyle ki bir dönem severek, ayda eline geçen paranın tamamını postaneye verdi. Ön yargılı insanlarca, düşünceleri, uzun saçları çok eleştirildi. Bu arada gözlerinden rahatsızlandı ve üç yıl boyunca tedavi gördü. Kule Günlüğü başlığı altında, Claudius, Endymion ve Tyrannos adlarıyla, günümüz toplumunun iletişimini, mutluluk anlayışını ve yaşam tarzını inceleyen sert fikir yazıları yazdı. Bunlar yurt içindeki yerel gazetelerde ve dış ülkelerde yayınlandığında, kalemini izleyen okuyucuları çoğaldı. Ülkemizde, Hürriyet Gazetesi dışında diğer büyük gazetelerde çoğu yazıları görmezden gelinip, hasır altı edildi. Internet daha ortaya çıkmamışken, Rauf Denktaş, Jodie Foster, Bedri Baykam, Müjdat Gezen, İlkan San gibi çok sayıda otoriteyle, güzel sanatlar fakülteleriyle iletişim halindeydi. Şiirlerinde imgeler, benzetmeler ağır fakat eserleri çoğunlukla akıcıdır. Cumhurbaşkanlığı eski Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu ile Kültür ve Turizm eski Bakanı İstemihan Talay dönemlerinde, Hüseyin Evcil’in desteklenmesi gerektiği yönünde kararlar alındı. Bu kararlar İzmir Valiliğine iletildi. Yazılarının hedefi: Uyanma ve düşünme eylemlerindeki vicdani sorumluluğunu okuyucuya hissettirebilmektir. Makalelerinde güçlü ifadeler göze çarpar. İlk kitabı Haziran 2006 yılında yayınlandı. İkinci olarak hazırlamakta olduğu denemeler henüz basılmadı. Evcil, Fransızca biliyor, yalnız yaşıyor. Her yerde heyecanlı, titiz ve seçicidir. İlgi alanları, Edebiyat - Estetik - Felsefe - Mitoloji - Tarih - Politika - Psikoloji - Resim - Film Müzikleri - Uçak ve Helikopter Maketleri. En çok sevdiği şiir, Atilla İlhan’ın Sisler Bulvarı isimli şiiri. En çok sevdiği filmler, Aşkın Gücü - Piyanist - Çöküş - Truva - 300 Spartalı - Cennetin Krallığı - Constantine - Van Helsing - Dünyalar Savaşı - Poseidon’dan Kaçış - Ada - Yaşamın Kıyısında - Yumurta. Evinde sadece odun ateşi kullanır.
|
|
|
|
|
|
Mehmet Ak
|
 |
« Yanıtla #7 : Mart 20, 2008, 14:06:00 ÖS » |
|
 MERHABA...
|
ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
|
|
|
|
Şeyda GÜNEŞ
|
 |
« Yanıtla #8 : Nisan 30, 2009, 00:09:15 ÖÖ » |
|
Hüseyin EVCİL nerelerde?
Yooo, özlüyoruz vallahi. Çıkıp gelsin yebesinde yazılar...
Sevgiyle.
Şeyda GÜNEŞ
|
|
|
|
|
|