Google Reklamları
KULE GÜNLÜĞÜ
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 24, 2012, 14:08:00 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: KULE GÜNLÜĞÜ  (Okunma Sayısı 875 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


« : Mart 19, 2008, 17:40:36 ÖS »

KULE  GÜNLÜĞÜ / Kalem  Tutmak

Kalem, beyaz  bir  kağıdın  üzerinde  dolaşmaya  başladığı  andan  itibaren, ben  öncelikle  kendi  vicdanıma  karşı  sorumluyum. Site  yönetimine  ve  resmi  makamlara  karşı da  sorumluyum. Fakat  bu  sorumluluklarım, özgürlüğümü  kısıtlamaz. İfadelerim  genel  anlamda  uyarıcıdır. İnsanları  ve  politik  kurumları  objektif  biçimde, nezaketle  incelerim. Bilen  bilir. Ne  yazdığımın  farkındayım. Duyarsız  ya da  içi  çürük  insanların, yazılanlardan  rahatsız  olmaları  gerekmez. Çünkü  onlar  zaten  ölüdür. Ölüler  hissetmezler, sadece  uyurlar …

Belirtmeliyim ki, elimle  değil, yüreğimle  yazıyorum  ve  kalemimi  her  zaman  uygun  çerçevede, toplumun  yararını  düşünerek  kullanmaya  çalışıyorum. Anlatımlardaki  sertlik  ve  keskinlik  konusunda  beni  anlayacağınızı  umuyorum. Çünkü  içinde  bulunduğumuz  koşullar, pembe - yumuşak  cümlelerle  değerlendirilemeyecek  kadar  tehlikelidir.

Malum  devletimizin, toplumumuzun  yıllardır  çözülemeyen  problemleri  bulunmaktadır. Gemideki  yolculuğumuzun  rahat, güvenli  geçmediği de  bir  gerçektir. Bunun  nedeni: Fırtınanın  türüne, çıkış  zamanına, şiddetine  karar  verenlerin, yani  dış  güçlerin  acımasızlığıdır ( büyük  şirketleri, emperyalist  devletleri  ve  onların  istihbarat  kuruluşlarını  kastediyorum ). Doyumsuz  canavarların  mantıkları, tarihte de, günümüzde de  aynıdır.

Lütfen  kabul  edelim: Ülkemizde  kör  gibi  yaşandığı, yarınlara  giden  yolların  iyice  daraldığı  ortada. Üzülüyorum, içim  sızlıyor  konuları  masaya  yatırırken. Perdeleri  kolayca  çektiğimiz, pencerelerden  ufukları  görebildiğimiz  dönemler  bitti. Kalın - yüksek  duvarların  arasındayız  bugün. Duvarların  mimarlığını, ne  yazık ki  bazı  güçlü  medya  grupları  yapmaktadır. Ulus  devletlerin  parçalanması  sürecinde, uyku  ilacı  yerine  geçen  haberlerle, görüntülerle  egemenlerin  planlarına  katkıda  bulunuyorlar. Halkın  gereksinimleri, mutsuzluğu  onları  ilgilendirmiyor. Yarın da  ilgilendirmeyecek. Kutsal  tapınakları  kapitalizmdir  ve  içinde  tapındıkları  tek  şey  paradır.

Büyük  devletlerin  sicillerinde, büyük  suçlar  bulunmaktadır. Dünya  çapında  yapılan  askeri  harcamalar, yılda  1  trilyon  doları  geçiyor. Fakat  yüzmilyonlarca  insan, yaşam  için  gerekli  temel  şeylerden  mahrum  kalıyor. Bu  paralar  barış  için  harcanmış  olsa, ne  çok  şeyler  yapılabilirdi. Yaklaşık  1  milyar  insanın  yeterince  beslenemediği  istatistiklerden  biliniyor. Bazı  ülkeler  bolluk  içinde. Birleşmiş  Milletler  Örgütü’nün  araştırmasına  göre: Her  yıl  yaklaşık  5  milyon  çocuk  açlıktan  ölüyor. Kürtaj  yoluyla  öldürülen  masum  bebekleri  düşünelim. Sayıları: Yılda  40 - 60  milyon  arasında  değişmektedir. Dehşet  verici  bir  adaletsizlik  ve  haksızlık. İnsanın  insana  yaptığı  çirkinlikler …

Güzel  günler  görmemiz  için, çengelden, yani  yarı sömürge  pozisyonundan  nasıl  kurtulabileceğimizi  düşünelim  birlikte. Duvarları da  unutmayalım.

Yazan  ve  paylaşan - Hüseyin  Evcil
Copyright
TYRANNOS  Edebi  Ürünler 
Kompozisyonun
izinsiz  kopyalanması, çoğaltılması,
amacı  ne  olursa  olsun  başka  internet  sitelerine  eklenmesi
Fikir  ve  Sanat  Eserleri  Yasası’na  göre
suç  kapsamına  girer.
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:13:07 ÖS Gönderen: Tyrannos » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


« Yanıtla #1 : Mart 19, 2008, 17:41:45 ÖS »

KULE  GÜNLÜĞÜ / İnsanda  Mutluluk

Mutluluk  nedir ? sorusu, ayak üstü, kısaca  yanıtlanamıyor. Aslında  hiç  bir  zaman  doğru  biçimde  yanıtlanamıyor. Çünkü  bu  konuda  alınan  bütün  yanıtlar, koşulların  ve  psikolojik  durumların  etkisiyle  kafalarda  oluşmuş, yarın  belki  değişebilecek  ifadelerdir. Mutluluğun, bilimsel, felsefi  zeminlere  dayandırılarak  açıklanması  daha  uygun  olur.

Bu  arada, her  insan  ancak  hipnozda, bilinçaltının  çözülmesiyle, kendi  mutluluğuna  ve  mutsuzluğuna  dair  çarpıcı  gerçekleri  yanında  bulunan  insanlara  rahatça  aktarabilir. Diğer  sorgulamalarda  bazı  önemli  bilgiler  eksik  kalabiliyor.

Hazlar, mutluluklar, mutsuzluklar, acılar, insanı  direkt  yönlendirir. Çünkü  insanın  ufkunu  hızla  saran  şeylerdir. İnsan  bunlarla  yaşama  tutunabiliyor  ya da  yaşamdan  kopabiliyor.

Bana  göre, benim  için  mutluluk,
1)  İlkeli  yaşamakla  birlikte  özgür  olmak,
2)  Özgürce  yazdıklarımı, yani  duygularımı - düşüncelerimi  bilinçli  okuyucularla  paylaşmak,
3)  Çok  sevdiğim  fakat  kaybettiğim  özel  bir  kadının  anısını  yaşatabilmek,
4)  Çok  sevdiğim  fakat  kaybettiğim  babamın  anısını  yaşatabilmek,
5)  Romantik  insanlarla  kaynaşmak,
6)  Fırsat  buldukça  dağa  çıkarak, içinde  yaşadığım, yani  yıllarımı  geçirdiğim  kenti  yukarıdan  izlemek, tarih  boyunca  buralarda  yaşamış  ulusları  düşünmek,
7)  Değerinden, karakterinden, sıcaklığından  ve  yüreğinin  temizliğinden  emin  olduğum  bir  dostumu  mutlu  görmek.

Listeyi  daha  fazla  uzatmak  istemiyorum. Benim  yanıtım: Yukarıda  saydıklarımdan  birinci  maddedir.

Bilindiği  gibi, mutluluk  her  insanın  farklı  algıladığı, farklı  yorumladığı  bir  kavramdır.

Kimi  insan, zenginliğiyle, elde  ettikleriyle, hayalleriyle, boş  hevesleriyle, yedikleri - içtikleriyle, ilişkileriyle  mutlu  sayar  kendini.

Kimi  insan, üretmeden  yaşaması, sessizlikte  rahatça  uyuması, sık  sık  kahkahalarla  gülmesi, cinsel  paylaşımları  nedeniyle  mutlu  olduğuna  inanır.

İnsanın, fiziği  güzel  biriyle  tanıştıktan  kısa  bir  süre  sonra, Senin  yanında  çok  mutluyum  demesi  sağlıklı  bir  yorum  değildir. Çünkü  iç dünyasını  henüz  bilmediği  halde, iyimserlikle  karşı  tarafa  kendince  anlamlar  yüklüyor. Malum  kumdan  yapılan  en  güzel  kaleler  bile, yağan  yağmurla  birlikte  bozulur, yıkılır …

Kimi  ince  ruhlu  insanlar  açısından  mutluluk: Ahlaklı  olmak, sağlıklı  olmak, deniz  kıyısında  dolaşıp  temiz  havayı  solumak, güneşin  doğuşunu - batışını  izlemek, Tanrı’ya  ibadet  etmek, masum - saf  düşünceler  taşımak, karşılıksız  sevmek, elinden  geldiğince  iyilikte  bulunmak, yakın çevresini  mutlu  etmek, doğru  bilgilere  ulaşmak, yüce  duyguları  yaşatmaktır.

Kimileri, sadist  duyguları  nedeniyle, sistemli  biçimde  başkalarına  zarar  vererek  mutlu  olur. Elbette  zarar  vermenin  binlerce  yöntemi  vardır. Sürekli  başkalarının  kuyusunu  kazarak, başkalarını  sırtından  vurarak, böylece  kendi  içindeki  kompleksleri  okşayan  zavallı  insanlar  vardır. Zavallılıklarını  örtmeyi  başarsalar da, üstün  zekaları, kirli  ruhlarını  temizlemeye  yetmez. Temizlenemeden  giderler  bu  dünyadan …

Kimileri, tanıştığı  insanı  alır, mahkum  eder, güneşini  yavaş  yavaş  söndürür  ve  dünyasını  iyice  kararttıktan  sonra  serbest  bırakır. Amacı  karşısındakini  hep  öldürmektir  ama  güler yüzlüdür, düzgün  konuşur, serveti  nedeniyle  toplumda  saygı  görür.           

Sonuçta  her  insan, ufkunu  yaratır  ve  yolunu  seçer.

Hayatı  dolu  yaşamak  denilen  durum  ise, ancak  duyarlı  ve  farkında  olan  insan  için  geçerlidir. Paranın  kışkırtmasıyla, yıldırım  hızıyla  gelip  insanın  dünyasına  yerleşen  tüketim  maddeleri  ve  mantar  gibi  çoğalan  iyi gün  dostlarıyla, seyahat  etmekle, maceradan  maceraya  koşmakla, barlarda  sabahlara  kadar  eğlenmekle, dolu  yaşama  olayını  asla  karıştırmamak  gerekir. Bilerek  ya da  bilmeyerek  karıştırılıyor …

Mutluluk  için  maddi  olanaklarına  güvenen  bir  kişi, kendini  oyalamış, aldatmış  oluyor. Birçok  zengin  insanın, zaman  içinde  kendini  soyutlanmış  ve  amaçsız  görmeye  başlaması  düşündürücü  bir  şeydir. Ebeveynler, yüreklerindeki  sevgilerini  kanıtlamak  adına, çocuklarını  paraya, paranın  satın  alabildiği  şeylere  boğduklarında, aslında  onların  gelecekleri  için  küçük  küçük  mutsuzluk  tohumlarını  ekmiş  olurlar.

Arşivlerden  1960’lı  yılların  gazetelerini  bulup  incelediğimizde, dünyanın  en  zengin  insanının  Yunanlı  Onassis  olduğunu  öğrenebiliriz. Uluslar arası  taşımacılık  alanındaki  şirketlerin  sahibi  olan  bu  kişi, yaşamdan  keyif  alamadığını  içtenlikle  itiraf  ediyor. Çünkü  çok  sevdiği  oğlu, armağan  edilen  özel  uçakla  kaza  yapıp  genç  yaşta  yaşamını  yitiriyor. İşte  bu  derin  acı, işadamının  dengesini  alt üst  ediyor. Ağlamaktan  gözleri  deforme  oluyor.

En  basit  örnek: Yeryüzündeki  her  bitkinin, sağlıklı  büyüyüp  meyve  verebilmesi  için, uygun  toprağa, yeterli  suya  ve  uygun  iklime  gereksinimi  var. Benzer  biçimde, insanın  dinamiğini, mutluluğunu  önemli  ölçüde  etkileyen  koşullar: Fizik  ve  ruh  sağlığı, saygın  bir  meslek, beslenme, barınma  mekanları, üretim, gerçek  dost, gerçek  sevgili … Bu  saydığımız  koşulların, mutluluğa  katkısı  tartışılamaz. Büyük  olasılıkla, arka  planda  daha  anlamlı, daha  kutsal  etkenler de  var. O  etkenlerle  buluşmak  istediğimizde, dilersek  yine  felsefecilerin  değişik  görüşlerinden  yararlanabiliriz.

Bazı  düşünürler, doğada  gerçek  ve  kalıcı  mutluluk  olmadığını, olumlu  bir  mutluluk  sağlanamayacağını  iddia  etmişlerdir. Acıları  hafifletmeye  yarayan  olumsuz  mutlulukları  yorumlamışlardır. Örneğin: Arthur  Schopenhauer.

Biz  onların  özel  bakış  açılarına  katılmak  zorunda  değiliz. Fakat  hepimizin, iyimserlikle, huzur  ve  mutluluğumuzu  yanlış  zeminlerde  aradığımız  dönemler  olmuştur. Yanlış  zeminlerdeki  yanlış  insanların  enerjileri, bizim  enerjimizi, moralimizi  tüketmiştir.

Kategorisindeki  ilginç  bir  insan, mutsuzluğuyla  mutlu  olduğu  izlenimini  veriyor. Dünyasındaki  pencereleri  sıkıca  kapatıyor. Dışarıdan  zayıf  bir  ışık  sızdığında, hafif  bir  ses  geldiğinde  dengesi  bozuluyor. Kendisine  uzanan  sıcak  ele  artık  kuşkuyla  bakıyor. Eleştirilmeyi  zaten  istemiyor. Tüm  güçlüklere  rağmen, bunalımdaki  o  insana  ulaşmayı  denemeli  ve  mümkünse  maddi, manevi  gereksinimlerini  karşılama  inceliğini  göstermeliyiz.

Çöküş  yaşayanların  acılarına  elimizden  geldiğince  ortak  olmalıyız. Birbirimize  muhtacız. Evrendeki  her  şey, başka  şeylere  muhtaçtır.

İnsan  olduğumuza  inanıyorsak, dostluğun, paylaşımın  hakkını  vermeliyiz. Bundan  daha  anlamlı  başka  bir  davranış  düşünülemez. Dostlarımızı  mutlu  ederek  mutlu  olabiliriz. Sadece  kendi  temel  gereksinimlerimiz  için  yaşıyorsak, gereksinimlerimizi  karşıladığımız  zaman  hissettiğimiz  o  rahatlığı, mutluluk  olarak  tanımlayamayız …

Yazan  ve  paylaşan - Hüseyin  Evcil
Copyright
TYRANNOS  Edebi  Ürünler 
Kompozisyonun
izinsiz  kopyalanması, çoğaltılması,
amacı  ne  olursa  olsun  başka  internet  sitelerine  eklenmesi
Fikir  ve  Sanat  Eserleri  Yasası’na  göre
suç  kapsamına  girer.


* 05_-_1.jpg (36.26 KB, 680x452 - Gösterim: 70 kez.)
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:13:32 ÖS Gönderen: Tyrannos » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


« Yanıtla #2 : Mart 19, 2008, 17:42:43 ÖS »

KULE  GÜNLÜĞÜ / Hastalıklarımız

1)  Caddelerde, yollarda  ve  topluma  açık  alanlarda, yerlere  tükürme  alışkanlığı  tüm  hızıyla  sürüyor. Karşıdan  bakıldığında, kişilikli, olgun  bir  insana  benzeyen  ama  ne  yazık ki  bencilliğini  ve  kabalığını  yontmayı  başaramayanlar, kendi  evlerinde, kendi  odalarında da  yerlere  gelişigüzel  tükürüyorlar mı  acaba ? Ağızlarındaki  yüzlerce  mikrobu  bir  anda  dışarı  bırakan  bu  insanlar, diğer  insanları  hiç  önemsemeyen, hakaret  etmeye  eğilimliler  sınıfına  giriyor. Aynı  insanlar, başka  zamanlarda, başka  güzelliklerin de  içine  tükürmüşlerdir  mutlaka. Peki  bir  Avrupa  ülkesinde, sokakta  aynı  şekilde  rahat  davranabilirler mi, oralarda  küçük  bir  çöpü  yere  atabilirler mi ? Atamazlar. Attırmazlar …
Ülkemizde  insani  sorumluluklarımızı  keyfi  reddettiğimize  göre, mevcut  bencilliğimizle  ve  cahilliğimizle  yaşamak  istediğimize  göre, geriye  yapılacak  bir  iş  kalmıyor. Hep  birlikte, her  yere  tükürebiliriz … Neden  olmasın ? Mendil  taşımamıza, lavabo  aramamıza  gerek  yok. Nasıl  olsa, karışan, hesap  soran, ceza  kesen  bir  görevli  yok. Mahcubiyet  duygularımız da  yok ( zevkle  öldürdük  ve  derine  gömdük ) … Yani  her  yönden  rahat  sayılırız.

2)  Eğitimci  bir  insanın  görevleri  ve  sorumlulukları, yaşadığı  sürece  devam  eder. Aksini  kimse  iddia  edemez. Malum  bazı  eğitimcilerimiz  emekli  olmalarının  hemen  ardından, kalan  yaşamlarını, basit  dedikodular, masa  oyunları  ve  alkol  üçgenine  yerleştirmeyi  tercih  etmişlerdir. Onların  üretimsiz  dünyaları, sıfıra  inen  sosyal  yönleri  kimseyi  bağlamasa da, itici  örnek  oldukları  kesindir  ve  çizdikleri  görüntü  hoş  değildir. Yeri  geldiğinde, aydın  oldukları, her  şeyi  bildikleri, geçmişte  çok  şey  yaptıkları  gibi  klasik  söylemleri  tekrarlayan, bugün  bir  neden  uydurup, başarılı  ve  yüreği  temiz  insanları, değişik  mekanlarda  nutuklarına  malzeme  yapıp, karalamaya  çalışan  bazı  emeklileri  kınıyorum.
Sizler, o  küçülen  dünyalarınızda  hep  böyle  küçük  işlerle  uğraşmak  zorunda mısınız ?
Sizler, çoktan  sınıf  değiştirdiğiniz  halde, halk, aydınlanma, devrim, emek, paylaşım  gibi  en  hassas, en  kritik  kavramları  sohbetlerinizde  hiç  kimselere  bırakmayıp, bunları  her  fırsatta  kullanmak  zorunda mısınız ?
Biliniz ki, bilinçli  gençler  olarak  bu  nedenlerden  dolayı  sizlere  saygı  duymuyoruz, duymayacağız …
Lütfen  yeter  artık. 

Yazan  ve  paylaşan - Hüseyin  Evcil
TYRANNOS  Edebi  Ürünler


* 04.jpg (27.8 KB, 557x432 - Gösterim: 79 kez.)
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:14:00 ÖS Gönderen: Tyrannos » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


« Yanıtla #3 : Mart 19, 2008, 17:43:37 ÖS »

KULE  GÜNLÜĞÜ / Dar  Pencere  İnsanları

İnsanın  yalnız  başına  ya da  arkadaş  grubuyla, bir  hafta  sonu, yaşadığı  kentin  yakınındaki  dağları, ormanları  gezmesi, oralarda  piknik  yapması  ve  fotoğraflar  çekmesi  kadar  doğal  ve  yararlı  bir  şey  olamaz.

Amacı, sadece  doğayla  baş başa  kalmak, sadece  doğanın  renklerini  izlemek  olan  bu  insanları  gören  bazı  çobanların  ya da  o  çevrede  yaşayan  bazı  köylülerin  çok  sorgulayıcı  rollere  girmeleri, gelenlere  kuşkuyla  bakmaları, cahillikten  öte, itici  bir  bencillik  oluyor. Değişmeyen, eski  kafalarda, aşağıdaki  sevimsiz  sorular  hep  hazır  bekliyor ( bir  silahın  içinde  mermilerin  beklediği  gibi ) …
1)  Birinden  para  alacağı  var  galiba, tahsil  etmek  için  gelmiş  olmasın ?
2)  Kız  bakmaya, kız  kaçırmaya  gelmiş  olmasın ?
3)  Define  aramak  amacıyla  gelmiş  olmasın ?
4)  Devletten  kaçan  bir  örgüt  adamı, cezaevinden  kaçan  bir  suçlu  olmasın ?
5)  Hayvan  hırsızı  olmasın ?

Daha  neler … Farklı  seçenekler, yani  geziye  çıkanın, gerçeği  içtenlikle  açıklaması  kabul  görmüyor. Tesadüfen  bir  köylünün  arazisinin  kenarından  geçilmek  zorunda  kalındığında, o  köylü  koşa  koşa  gelerek:
Bura  benim, görülüp  duru, ta  öte  başa  gada  çövür  tikeni  çevrilik  diyor ( oysa  benim  dediği  toprak  parçasını, geçmişte  babası  çalılığı  yakarak  açmış  ve  sahiplenmiş ). Bir  horoz  gibi  kabarıyor. Dağda  yaşamakla, dağın  sahibi  olduğunu  düşünüyor. Köpeğinin  anormal, bitmeyen  havlamaları  ona  güç  ve  keyif  veriyor  sanki. Sonuçta, kendi  gözlüğüyle  bakıyor.

Bunlar  yaşanan  şeyler. Suç  değil  ama  artık  değişmesi  gereken  zihniyet  kalıpları.

Bir  başka  gereksiz, saçma  söz:
Neden  gelyosunuz ? Kimledensiniz ? Bi  şe  va da  gelyosunuz. Şeherden  burlara  gada  gezme mi  gelini  heç ?

Elbette  insan, sorup  öğrenmeli, merakını  gidermeli  ama  kötü  yargıç  gibi  değil, nazik  ve  alçakgönüllü  biçimde  karşılamalı  gördüğü  her  yabancı  insanı. Böyle  ev  sahipliği  olmaz, ayıp. Mağara  döneminde  yaşamıyoruz. Beyinlerimizdeki  samanları  biraz  azaltmaya  çalışalım. Çünkü  kuşku  ve  güvensizlik, iletişimlerin, ilişkilerin  düşmanıdır. Başlamadan  biten  dostluklardan  söz ediyorum. Birbirimizi  anlayamıyoruz, sevemiyoruz.

Odun  gelenler, ancak  odunculukta  başarılı  oluyorlar.   

Yazan  ve  paylaşan - Hüseyin  Evcil
TYRANNOS  Edebi  Ürünler


* 03.jpg (39.06 KB, 680x453 - Gösterim: 74 kez.)
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:14:29 ÖS Gönderen: Tyrannos » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


« Yanıtla #4 : Mart 19, 2008, 17:44:32 ÖS »

KULE  GÜNLÜĞÜ / Bizim  Çocuklarımız

Bilgisayar, internet, yaşamımıza  girmiş  bulunuyor. Bu  alanda  çalışan  işyerlerinde  düzen - disiplin  olmadığı da  biliniyor.

Dikkatimi  çeken, küçük  ilkokul  öğrencilerinin  ve  18  yaş  altı  çoğu  gençlerin, abartarak ( saatlerce ) şiddet  oyunları  oynaması. Bu  gibi  alışkanlıkların, ilerleyen  yaşlarda  getireceği  sonuçlar  üzücü  olabilecek. Çünkü  bugünlerden, çocuklarımızın  o  taze  beyinlerine, daha  doğrusu, bilinç altlarına, güce  dayalı  zarar  verme  duyguları  yerleşiyor, zihinlerini  kemiriyor.

Bir  öğrencinin, bilgisayar  kullanmasındaki  amaç, yalnızca  oyun  oynamak  ve  msn  görüşmeleri  yapmak  olamaz. Bunlar, öğrenciyi  yoran, asıl  görevlerinden, araştırmalarından  ve  diğer  hobilerinden  uzaklaştıran  oyalamalardır.

Öğrencinin, boş  geçen  dersinde, öğle  tatilinde  ya da  okul  çıkışında, koşa  koşa  en  yakın  kafeye  giderek, oyunlara  dalması  hoş  karşılanacak, bağışlanacak  bir  şey  değildir.

Popüler  fakat  şiddet  içeren  oyunlar, insanı  hızla  esir  aldığı  gibi, insanın  psikolojisini, ilişkilerini  bile  etkileyebilmektedir.

Kimi  çocuk, her  gün, ekrana  kilitlenip, dünyadan  kopuyor, heyecanla  oynadığı  oyunun  stresiyle  agresif  davranışlarda, küfürlü  konuşmalarda  bulunabiliyor. Bu  problem  derhal  çözülmediği  takdirde  kanser  gibi  yayılabilir, yani  her  insan: Düşünmekten, hissetmekten  ve  üretmekten  çıkarak, teknoloji  yardımıyla  gönüllü  robotlar  grubuna  dahil  olur. Dolayısıyla  geçmişiyle, geleceğiyle  bağları  zayıflar.

Kronik  uyuşturucu  hastaları  gibi, ekranla  bütünleşen  çocukların  sayısı  artıyor. Derslerinde  başarısız, boş, saygısız, ailesini  çiğneyen, görgü  kurallarını  çiğneyen  çocukların  sayısı  artıyor.

Güzel, yetenekli  bir  çocuğun  dengesi, ruh  hali  bozulduğunda, onu  tekrar  eski  sağlıklı  günlerine  döndürmek  zordur. Bu  oyunlara  bağımlı  çocukların  kişilikleri  hasar  görüyor. Günümüzde  masum  gibi  algılanan  tercihlerin, yarın  hangi  noktalara  varabileceğini, davranış  bilimciler  açıklıyorlar.

Çocukların  eğlence  saydıkları, öldürme, yok etme  üzerine  kurulu, silahlı  savaş  oyunlarını  kafelerde  rahatça  oynamalarına  izin  vermemeliyiz. Çocuklarımıza  kötülük  yapıyoruz. Kanlı, silahlı  bu  oyunların  engellenmesi, yasaklanması  gerekiyor. Annelerin - babaların, çocuklarına:  Bu  oyunlarından  uzak  kalmaları, harçlıklarını  biriktirerek, yararlı  kitaplar  satın  almaları  yönünde  ikna  edici  konuşmalar  yapması  gerekiyor.

Çocukların  alışkanlıklarından, davranışlarından, yaptıkları  ve  yapmadıkları  her  şeyden  büyükler  sorumludur. Hiç  kimsenin  bana  ne  demeye  hakkı  yoktur.

Almanya’da  uzun  yıllar  kalmış  ve  şimdi  Türkiye’de  çalışan  özel  eğitimci  bir  hanımefendi  şöyle  diyor ( özetle ):

Almanya’da  çocukların  eğitimi, gelişimi  ve  tüm  sosyal  yaşamı  yaş  uygulamasına  göre  yürütülür. Alman  devleti  her  yerde  çocukları  korur, izler. 12  yaşından  küçükler, eğlence  merkezlerine, internet  kafelere, mağazalara, marketlere, ev  hayvanları  satılan  yerlere  yalnız  başlarına  asla  giremezler. 14  yaşındaki  bir  çocuğun, dersleri  dışında  kullandığı  zaman, akşam  saat  18.00 - 20.00  arasında  biter. 16  yaş  grubundaki  çocuklar  ise, en  çok  saat  22.00’ye  kadar  ayakta  kalabilir. 18  yaş  altındaki  çocukların, ekran  başında  silahlı  oyun  oynamaları  yasaktır. 18  yaş  altında  bir  çocuğun  alkol  satın  alması  ya da  sigara  otomatından  sigara  alması  mümkün  değildir. Çünkü  makine, gelenin  kimlik  bilgilerini  almadan  bir  şey  vermez. Bir  gün, hiç  ummadığınız  bir  insan, müfettiş  olarak  kontrole  gelir, kurallara  uyulmadığını  saptarsa, en  başta  çocuğun  ailesine  ve  işletmecilere  çok  ağır  para  cezaları  keser. Müfettişin  raporu  geçerlidir. 

Kabul  etmeliyiz ki, biz  kendi  çocuklarımıza  yeterince  sahip  çıkamıyoruz. Günü  geldiğinde  bu  sorumsuzluğumuzun  bedelini de  ödeyeceğiz.

Yazan  ve  paylaşan - Hüseyin  Evcil
TYRANNOS  Edebi  Ürünler
 
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:14:59 ÖS Gönderen: Tyrannos » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


« Yanıtla #5 : Mart 19, 2008, 17:45:39 ÖS »

KULE  GÜNLÜĞÜ / Suçlular  Arasında

Yaşam, her  insanı  deneylerden, büyük  sınavlardan  geçiriyor. Hiç  kimseye  özel  davranmıyor.

Sabah  saatlerinde  mutfakta  oturdum  ve  içimde  anlatamayacağım  bir  tuhaflık  hissettim … 

Dalıp  gittim. İnsanların  başka  insanlara  karşı  düşmanca  yaklaşımlarını  düşündüm. İnsanları  uzaydan  izleyen  casus  uyduları  düşündüm. Dünyanın  çevresinde  döndüğü  belirtilen  600  binden  fazla, görevini  tamamlamış, artık  hurdaya  ayrılmış  uzay  araçlarını ( çöplerini ) düşündüm. Yeni  Dünya  Düzeninde ( 2016  yılından  itibaren  yürürlüğe  girecek  sistem ), Amerika, Avrupa  Birliği  ve  Çin’den  oluşacak  üç  büyüklerin, insanlığı  nasıl  etkileyeceklerini  düşündüm. Bunları  neden  düşündüğümü de  düşündüm.

Dünya  kalıcı  bir  barışın mı  yoksa  felaketlerin  basamağında mı ? Bakış  açısına  göre, her  ikisi de  olabilir. Bazı  liderler  barışçı  çabalarıyla  dikkat  çekiyor  ama  kaygı  verici  sorular  düşünen  kafalardan  hiç  silinmiyor. Kitle  imha  silahları  hangi  devletlerde ? O  silahları  kullanmaya  kalkışırlar mı ? Kullanırlarsa  ne  olur ?

Düşmanlık, nefret  ve  ön yargıların, birlik  ve  paylaşım  içinde  yaşanacak  bir  dünya  umudunun  önünü  kesmesi, tarihte  hep  görülmüştür. Bütün  akımların, bütün  dinlerin, anlaşmazlıkları, homurdanmaları  yatıştıramadığı, iyi  insanların  bile, bilerek  ya da  bilmeyerek  kötülük  yapabildikleri  çok  görülmüştür.

Fiziksel, duygusal  ve  zihinsel  alanlarda, sevinçler, üzüntüler  yaşıyoruz. İnsan  olmanın  getirdiği  şeyler. İçinde  rol  aldığımız  küçük - büyük  tüm  olaylar, deneyimler, iç dünyamızın  derinliklerinde  saklanıyor. Unuttuğumuz, dışında  kaldığını  düşündüğümüz  her  şey, oralarda  tazeliğini  koruyor. Her  şey, insanın  bilinçaltına  akıyor, çatlamış - kuru  bir  toprağın  ya da  kağıt  peçetenin  suyu  hızla  içine  alması  gibi.

Yeryüzüne  belli  bir  zaman  için  gelen  insan, veda  ederken, yanında, maddi  birikimlerini  ve  sevdiği  insanları  değil, yaptığı  iyiliklerden  ve  kötülüklerden  doğan  sıcak  ışıkları  ya da  soğuk  karanlıkları  götürüyor.

Her  insanın  yaşamı  süresince  yarattığı  etkiler, eserler  evrende  kalıcıdır. İnsan  ölüyor, ama  izleri  silinmiyor.
Örneğin: Acı  çeken  bir  insanın  döktüğü  gözyaşı.
Örneğin: İnsanın  dostunu  mutlu  etmek  için  harcadığı  emek. Tüm  bunlar, varlıklar  arasındaki  sonsuz  titreşimleri, yani  güçlü  elektrik  dalgalarını  yaratmış  oluyor.

Düşüncelerimizin, eylemlerimizin  boşa  gittiğini  düşünmemeliyiz. Çünkü  bazı  şeylerin  ucunun  nerelere  kadar  vardığını  görmek  ya da  hissetmek  için  yeterli  büyüklükte  penceremiz  yok. Her  şeyi  göremiyoruz. Keşke  görebilseydik.

Bütün  canlıların  kendilerine  özgü  değerleri  olduğu  gibi, amaçları da  vardır.

Düşünmeden  sarf edilen  bazı  sözler, hem  yanlış, hem de  çok  tehlikelidir. Çünkü  bedeli  ödenmek  üzere, katlanarak  o  insanın  ufkuna  çöker.

Hiç  bir  şeyin, hiç  kimsenin  sonsuza  kadar  mülkiyeti  altında  kalmadığı  gerçeğini  unutmamalıyız. Benim, ben  yaptım  gibi  ifadeler  yerine, daha  yumuşak  tonda  başka  cümleler  kurmalıyız. Bunu  kendim  için  yapıyorum  sözü de  doğru  bir  söz  olamaz. Çünkü  bu  söz, bencilliğin  ortaya  çıkışıdır.

İnsan, kendini  geliştirmesi  amacıyla, güzeli  ve  doğruyu  istediğinde  onu  mutlaka  buluyor. Karakterinin  kışkırtmasıyla, çirkinliği, yanlışlığı  ve  diğer  saygısızlıkları  istediğinde  onları da  mutlaka  buluyor. Böylece  tercihlerini  kullanmış  oluyor.

Erdemli  bir  insan, vicdanını  aldatmaz. Zevklerinin  kendini  küçük  düşürmesine, güçsüz  bırakmasına  izin  vermez.

Tarihte  örnekleri  çok  görüldüğü  üzere, günümüzde  yükselen, bencilliğe  ve  cinselliğe  dayalı  endişe  verici  yaşam  tarzları  bir  yere  gelip  tıkanacaktır. Çünkü  insanların  ruhları, beyinleri  ve  yürekleri  bu  yollarda  yürürken, daha  doğrusu  sürüklenirken  çok  çok  yorulmuş  olacak. 

İnsanın  yaşamında  öyle  dönemler  oluyor ki, yaptığı  tek  bir  tercih, geleceğiyle  ilgili  yüzlerce, binlerce  tercihi  etkileyebiliyor. Bir  çizgi, bir  yol  tercih  edildiğinde, artık  terk edilemez  yörünge  üzerinde  karşılaşılacak  olaylar, sıkıntılar, sevinçler de  tercih  edilmiş  oluyor.

Max  Planck  diyor ki: Şuuru  esas  olarak  kabul  etmeliyiz. Maddenin, şuurun  bir  türevi  olduğunu  düşünüyorum.

Bu  dünyayı, tezgahların, vitrinlerin, mankenlerin  ve  malların  sergilendiği  büyük  bir  alışveriş  merkezine  benzetebiliriz. Alıcılar, satıcılar, sıkı  iletişim  içindeler.

Alışveriş  merkezinde, bildiğimiz, inandığımız  şeylerin  yanında, bilmediğimiz  ve  asla  bilemeyeceğimiz  şeyler de  var. Çünkü  aklımızın  sınırları  bulunuyor.

Doğa  insanı  durduruyor, hep  durduracak. Hep  susturacak … 

Türkiye’de, özellikle  son  yıllarda  medya  aracılığıyla  günlük  yaşamımıza  direkt  yansıtılan  karmaşalar, yozlaşmalar  had  safhaya  erişti. Toplumsal  karakterimiz  zayıfladı. Buna  çözüm  aramalıyız. Çözüm  bulamadığımızda  akıntılarda  boğulabiliriz.

Tekelleşmiş  medyamız, acil  değerlendirilmesi  gereken  konuları  atlıyor. Ulus  devletlerin  yavaş  yavaş  parçalanma  riskine  karşı  hiç  bir  şey  yapmıyor …

Önceki  yıllarda  liderler  televizyonda  açık  oturumlara  katılır, her  şeyi  konuşurlardı ( her  şeyin  içine  çok  şey  giriyor ). Şimdilerde  ise, ayrı  ayrı  mekanlarda  ve  zamanlarda  basın  açıklamaları  yapılıyor. Yapılan  açıklamalar  hiç  inandırıcı  gelmiyor.

Küresel  kapitalizm  açısından  bugün  medya  önemli  bir  görevi  başarıyla  yerine  getiriyor. Halkların  kandırılması  için, bundan  daha  iyi, daha  sarsıcı  bir  olanak  bulunamazdı. Bu  yöntemle  kapitalizm, hem  kendini, yani  olumsuz  yönlerini  saklıyor, hem de  kitleleri  güdümüne  almış  oluyor. Denizlerdeki  tehlikeli  girdaplar  gibi, insanlar  önce  bulundukları  yerde  döndürülüyor, sersemletiliyor, sonra  dibe  çekiliyor …

Medyanın  sunduğu  ülke  ve  dünya  gerçeklerinin, geçerli  ve  saygın  gerçeklik  olduğu  düşüncesine  kapılırsak, yanılırız.  Yıllarımız  yanılmakla  geçti  hep. Kahvehanelerde  haberleri  ağzı  açık  dinleyen  insanları  gördüğümde  hafif  gülümsüyorum  ama  o  insanlara  fark ettirmeden. Çünkü  incinebilirler.

Işığın  kırılarak  yansıması  gibi, bütün  gerçekleri  önce  bir  filtreden  geçiriyorlar, ardından  parlak  giysiler  giydiriyorlar  ve  son  biçimini  veriyorlar. Asıl  gerçek, ışığın  kaynağından  çıktığı  an ki  çıplak  görünümüdür. Küresel  sermaye, biz  istemeden  hepimize  yeni  gözler  takıyor. Gözlük  takılsa  belki  çıkarırız  ama  gözümüzü  çıkarmayı  istemeyiz. Onların  gösterdiklerini  görüyoruz. Yollarda  hep  böyle  yürüyoruz.

Bazı  insanlar  kendinden  kaçmaya  istekli. Medya, bu  tip  insanları  kolayca  edilgen, pasif  duruma  geçirebiliyor.

Son  zamanlarda  ruhlarımız  çok  meşgul. Çünkü  olanlarla, olması  gerekenler  arasında  bocalayıp  duruyoruz. Ruhumuzu  dinlendiren, bize  mutluluk  veren  şeylerin  sayısı, tırmalayan  ve  mutsuzluk  veren  şeylerin  sayısından  çok  aşağılarda. Yaşam  bir  tedirginlikler  dizisi  gibi  geçiyor  sanki. Bırakalım  yarını, şu  an  önünü  bile  göremeyecek  kadar  zihinleri  kapanmış ( kapatılmış ) yığınla  insan  var  aramızda.

Televizyonda, haberleri, dizileri  izlerken, o  programların da  bizi  izlediğini  biliyor muyuz ? Programlar, sadece  bilgilendirme  ve  hoşça  zaman  geçirme  gibi  görünseler de, dünya  görüşümüzü  etkilemeye  çalışıyorlar  ve  barındığımız  dünyayı  başka  türlü  aktarıyorlar. Reklamlardaki  ürün  tanıtımlarında  şu  yapılıyor: Ürün  pazarlamanın, satmanın  yanında  farklı  bir  yaşam  tarzının  motive  edilmesi, bu  tarzın  hiç  kuşku  uyandırmayacak  biçimde  dayatılması.

Bize  ait  olmayan, bize  yabancı  yaşamların  içine  doğru  itilmekteyiz. Sayısız  reklamlar, ürünler  ve  figüranlar  arasında  kaybolmaya  hazır  yaşamlar … Teknolojinin  kıskacında  bırakılan  yaşamlar …

Açık  ifadeyle, ne  varlığımızın  değerini  biliyoruz, ne de  geçen  zamanımızın. Şansımızı, çevremizi, dostlarımızı, siyasi  iktidarı  eleştirebiliriz  fakat  sürekli  suçlayarak  problemlerimiz  çözülmediğine  göre: Kendi  yaptığımız  ve  yapmadığız  şeyleri  masaya  yatırmalıyız. Çünkü  toplum  bizlerden  oluşuyor.

Dünyanın, tüm  insanlığın  ortak  malı  olması  ve  böyle  düşünülmesi  işi, güçlülerce  hep  askıya  alınmıştır. Oysa  insanların, dengeli, bilinçli  yaşam  modelleri  yaratıp, paylaşım  içinde  olmaları, yetenekleriyle  yararlı  olmaları  için  hep  özgür  kalmaları  gerekir. Fakat  devletleri  ele  geçiren, derin, görünmez  yapılar, kendi  çıkarları  doğrultusunda  halkı, devleti  ve  diğer  önemli  kaynakları  kullanmışlardır.

Bilim  ve  teknoloji  kurumlarının da, tarafsız  olmaları  gerekirken, politik  olarak  taraf  oldukları  biliniyor. Modernizmin  bazı  çarpık  uzantıları, yeni  yeni  kölelik  biçimleri  doğuruyor. Bundan  kaçınmak  kolay  değil, rüzgarın  şemsiyeleri  ters  çevirdiği  gibi …

Çağdaş  toplum  yapısı, insana, araştırmak  ve  yararlanmak  üzere  çok  az  boş  zaman  bırakıyor. O  tarafa, bu  tarafa  koşuşturuyoruz  ama  ancak  temel  gereksinimlerimizi  karşılayabilmişiz. Sistemin  çatısında  neler  döndüğünün  farkında mıyız ? Değiliz. Çok da  ilgimizi  çekmiyor  zaten ( bana  ne  mantığı ).

Birlik - bütünlük  kavramının  ne  olduğunu  düşünelim. Bu  iki  sözcük, sürtüşme  ve  anlaşmazlık  yaşamamak  anlamını  taşıyor.
Örneğin: İki  ya da  daha  çok  devletin, aralarında  barış  antlaşması  imzaladığında, birlik  içinde  oldukları  ve  gelecekte  birlikte  hareket  edecekleri  söylenebilir. Fakat  gerçekten  bu  birliğin  içinde  uzun  yıllar  kalabilirler mi ? Hayır, kalamazlar.

Tarih  boyunca, devletler  arasında  binlerce  barış  antlaşması  yapılmıştır  ve  bozulmuştur. Bozulmasının  birinci  nedeni, politikada  söz  sahibi  liderlerin, barış, birlik  ve  toplumsal  huzur  yerine, kendi  misyonlarıyla  ve  üstünlükleriyle  daha  çok  ilgilenmeleridir. Dahası  bazı  devletler, askeri  açıdan  diğerlerinden  eksik  oldukları  zaman  yaşanacak  şeylerden  korkmakta, paranoya  yaşamaktadırlar. Bazı  devletlerin  yöneticileri de  kendi  yaşamlarını, bulundukları  makamların  asıl  sahiplerine  hizmet  ederek  tüketirler. Günü  geldiğinde  bir  etkiyle  ya da  saldırıyla  sahneden  indirileceklerini de  bilirler. İndirilme  olayının  dünyada  örnekleri  çoktur. 

İki  devletin, savaşmamaları, silahlarının  düğmelerine  dokunmamaları, barış  içinde  oldukları  anlamına  gelmez ( birbirine  silah  doğrultmuş  iki  kişinin, tetiği  çekmedikleri  için  barış  içinde  olduklarının  düşünülemeyeceği  gibi ). Bu  durumda, barışın  var olduğu  düşünülürse, gülünç, gereksiz  iyimserlik  olur. Günümüzde  çok  sayıda  devlet, buna  benzer  sevimsiz  bir  görünüm  kazanmıştır.

Bir  gün  ansızın, ağır  kitle  imha  silahlarının  kullanılacağından  endişe  ediliyor. Çünkü  devletler  arasında  güçlü  bir  dostluk  ve  güven  yoktur. Kurulması da  mümkün  görünmüyor. Komşuluk  sevgisini  geliştirmek  isteseler, bunu  başarabilirler  aslında  ama  istemiyorlar.   

1968  yılında  kabul  edilen, Nükleer  Silahların  Yayılmasını  Önleme  Antlaşması ( NPT ), nükleer  silahlara  sahip  olmayan  ülkelerin  bu  silahları  elde  etmesini  yasaklayıp, sahip  olanların da  çoğaltmasını  sınırlıyor. Bu  antlaşma  180’in  üzerinde  ülke  tarafından  onaylanmıştır  ama  sıkıntı  giderilememiştir. Antlaşmanın, gelecekte  tam  bir  silahsızlanma  sağlaması  yerine, sadece  belirli  ülkelerin  nükleer  silah  edinmesini  engelleme  amacı  taşıdığı  yolunda  görüşler  var. Egemenlerin  farklı  hesaplar  taşıdıkları  düşünülüyor. Bazı  devletler, silahlanma  yasağının  yanlış  ve  haksız  olduğu  düşüncesinde. Çünkü  onlar, silahlanmanın  kendilerini  korumak  için  olduğunu  savunuyorlar.           

Üzerinde  yaşadığımız  dünyayı  yakından  izlemek, yazılanları  okumak  güzel  bir  çabadır. Bir  oda  dolusu  kitaba  sahip  olabiliriz. Her  gün  2 - 3  kitap  bitiriyor  olabiliriz. Bütün  kütüphanelerin  en  değerli  eserlerini  okuyor, bazılarını  ezberliyor  bile  olabiliriz. Bu  asla  küçümsenmeyecek, takdir  edilecek  bir  şeydir. Fakat  öğrenilen  bilgilerin  sindirilmesinin  ardından, yaşama  geçirilmesi, uygulanması  gerekiyor ki, bir  anlamı  olsun. O  bilgilerden, yarın  karşılaşacağımız, içine  sürükleneceğimiz  bütün  olaylarda  olumlu  sonuçlar  getirecek  biçimde  yararlanmamız  gerekiyor.

Sohbetlerimizde, dostlarımızın  zaman  bulamamaktan  yakındıklarını  hep  duyarız. Oysa  yaşamlarına  baktığımızda, bazı  önemsiz  işlerle  uğraştıklarını  görürüz. Asıl  önemli  olanı  yapacak  zamanları  kalmıyor. En  öndeki, en  gerekli  iş: Malum, kendimizi  bilmek, kendimizi  tanımaktır ( bütün  düşünürlerin  çok  vurguladığı  şey ).

Her  insan, her  zaman, her  koşulda  en  değer  verdiği  işi  yapabilir, bunun  için  zaman  yaratabilir, suçluların  arasında  suça  hiç  bulaşmadan, suça  ortak  olmadan  yaşayabilir.

Yazan  ve  paylaşan - Hüseyin  Evcil
TYRANNOS  Edebi  Ürünler

Yazarın  Notu =
- Yayınlanmakta  olan  kompozisyonların
izinsiz  kopyalanması, çoğaltılması,
amacı  ne  olursa  olsun  başka  internet  sitelerine  eklenmesi
Fikir  ve  Sanat  Eserleri  Yasası ’na  göre
suç  kapsamına  girer.

- Sayfamı  ziyaret  ederek  beni  onurlandırdığınız
ve  değerli  zamanlarınızı  ayırıp 
dikkatle  okuma  inceliğini  gösterdiğiniz  için 
teşekkür  ederim.

- Güncel  ve  toplumsal  yeni  bir  yazıda  buluşmak  üzere
sevgilerimi  kabul  ediniz.
Her  şey  gönlünüzce  olsun  efendim.


* 01_-_2.jpg (84.85 KB, 679x510 - Gösterim: 76 kez.)
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:15:22 ÖS Gönderen: Tyrannos » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Tyrannos
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7


« Yanıtla #6 : Mart 19, 2008, 17:46:44 ÖS »

Ben  kimim …

Hüseyin  Evcil, 1959  yılında  köklü  bir  ailenin  tek  çocuğu  olarak, İzmir’in  Tire  İlçesinde  doğdu. 12  yaşında  annesini  kaybetti  ve  sürekli  babasıyla  birlikte  aynı  evde  kaldı. Babası, hem  arkadaşı  hem  dostu  oldu. Derslerinde  başarılı  olmasına  rağmen  liseyi  bitirdikten  sonra  yüksekokula  devam  etmeyi  düşünmedi. Ağaç  dekorasyon, inşaat  proje  çizimi, eczacı  kalfalığı, hukuk  bürosunda  sekreterlik  gibi  karnını  doyurabileceği  işlerde  çalışmayı  tercih  etti. İsveç’in  Stockholm  kentine  gitmek  gibi  bir  hayali  ve  çabası da  vardı. Boş  zamanlarında, gelişmiş  ülkelerin  farmakoloji  ürünlerini, yaşadığı  bölgede  sık  görülen  sağlık  problemlerinin  nedenlerini  araştırdı. Alman  felsefeci  Goethe’nin  sözlerinden  etkilendi. Küçük  yaşlarından  itibaren  denemelerini, şiirlerini  dergilere  gönderdi. Değişik  tarihlerde  şiir  yarışmalarında  ödüller  aldı. Uzun  yıllar, devlet  adamlarının, sanatçıların  özel  arşivlerine  konmak  üzere, çalışmalarını  dosyalar  halinde  armağan  etti. Yine  uzun  yıllar, bulunduğu  yerden, dünyanın  en  uzak  noktalarındaki  edebiyat  dostlarına, kalın  mektuplar  ve  APS  paketleri  gönderdi. Öyle ki  bir  dönem  severek, ayda  eline  geçen  paranın  tamamını  postaneye  verdi. Ön  yargılı  insanlarca, düşünceleri, uzun  saçları  çok  eleştirildi. Bu  arada  gözlerinden  rahatsızlandı  ve  üç  yıl  boyunca  tedavi  gördü. Kule  Günlüğü  başlığı  altında, Claudius, Endymion  ve  Tyrannos  adlarıyla, günümüz  toplumunun  iletişimini, mutluluk  anlayışını  ve  yaşam  tarzını  inceleyen  sert  fikir  yazıları  yazdı. Bunlar  yurt  içindeki  yerel  gazetelerde  ve  dış  ülkelerde  yayınlandığında, kalemini  izleyen  okuyucuları  çoğaldı. Ülkemizde, Hürriyet  Gazetesi  dışında  diğer  büyük  gazetelerde  çoğu  yazıları  görmezden  gelinip, hasır  altı  edildi. Internet  daha  ortaya  çıkmamışken, Rauf  Denktaş, Jodie  Foster, Bedri  Baykam, Müjdat  Gezen, İlkan  San  gibi  çok  sayıda  otoriteyle, güzel  sanatlar  fakülteleriyle  iletişim  halindeydi. Şiirlerinde  imgeler, benzetmeler  ağır  fakat  eserleri  çoğunlukla  akıcıdır. Cumhurbaşkanlığı  eski  Genel  Sekreteri  Kemal  Nehrozoğlu  ile  Kültür  ve  Turizm  eski  Bakanı  İstemihan  Talay  dönemlerinde, Hüseyin  Evcil’in  desteklenmesi  gerektiği  yönünde  kararlar  alındı. Bu  kararlar  İzmir  Valiliğine  iletildi. Yazılarının  hedefi: Uyanma  ve  düşünme  eylemlerindeki  vicdani  sorumluluğunu  okuyucuya  hissettirebilmektir. Makalelerinde  güçlü  ifadeler  göze  çarpar. İlk  kitabı  Haziran  2006  yılında  yayınlandı. İkinci  olarak  hazırlamakta  olduğu  denemeler  henüz  basılmadı. Evcil, Fransızca  biliyor, yalnız  yaşıyor. Her  yerde  heyecanlı, titiz  ve  seçicidir.
      İlgi  alanları, Edebiyat - Estetik - Felsefe - Mitoloji - Tarih - Politika - Psikoloji - Resim - Film  Müzikleri - Uçak  ve  Helikopter  Maketleri.
      En  çok  sevdiği  şiir, Atilla  İlhan’ın  Sisler  Bulvarı  isimli  şiiri.
      En  çok  sevdiği  filmler, Aşkın  Gücü - Piyanist - Çöküş - Truva - 300  Spartalı - Cennetin  Krallığı - Constantine - Van  Helsing - Dünyalar  Savaşı - Poseidon’dan  Kaçış - Ada - Yaşamın  Kıyısında - Yumurta. 
      Evinde  sadece  odun  ateşi  kullanır.     


* 2008.jpg (3.46 KB, 120x150 - Gösterim: 508 kez.)
« Son Düzenleme: Mart 19, 2008, 18:15:45 ÖS Gönderen: Tyrannos » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #7 : Mart 20, 2008, 14:06:00 ÖS »


 Smiley
MERHABA...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Şeyda GÜNEŞ
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 376


« Yanıtla #8 : Nisan 30, 2009, 00:09:15 ÖÖ »

Hüseyin EVCİL nerelerde?

Yooo, özlüyoruz vallahi. Çıkıp gelsin yebesinde yazılar...

Sevgiyle.

Şeyda GÜNEŞ
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!