Google Reklamları
Fazilet Ünsal Eliaçık Öyküleri
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 24, 2012, 13:42:54 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Fazilet Ünsal Eliaçık Öyküleri  (Okunma Sayısı 858 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Fazilet Ünsal Eliaçık
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 14


« : Ocak 07, 2011, 13:43:20 ÖS »

ASMALARDA GÖZÜM

   Her sabah balkona çıkar çıkmaz asmanın olduğu tarafa bir göz atıp, türküsünü tutturur: “ Asmalarda üzüm, yosmalarda gözüm.” Gerisini hatırlamaz. Keyfinin yerine gelmesi için asmayı görmesi yetiyordu.
   Bir ayı geçti bahçe düzenlemesi yapalı. Limon ağacı gözle görünür şekilde yaprak vermiş; nar, zeytin, şeftali toparlanmıştı. Eşinin emeklilik işlemlerinin Temmuz ayına sarkması bu işleri savsaklatmıştı. Yazlıkta diğer komşular Nisan-Mayıs aylarında ekim dikim işlerini halletmişlerdi.
   Seneye inşallah derken, yeni taşınan yeğeninin bir araba dolusu fidanla gelip bahçesini donatması iştahını kabarttı. Ertesi gün Akın Çiçekçilikte aldı soluğu. İki nar, iki zeytin, bir şeftali, bir de limon. Duvarların kaba görüntüsünü kapatacak yasemin ve ful. İki oya ağacı. Ege’nin olmazsa olmazı zakkum. Beyaz ve kırmızı olanlardan iki kök. Gözün gördüğü yer pembe zakkum deyip almamışlardı. En görkemlisi, üzeri şıkırdım şıkır çiçeklisi de o imiş. Neyse, gene hanımın inadı yüzünden. Neymiş? “Dağ taş zakkummuş. Bizim oralarda zıkkım derler, kimse yüzüne bakmaz. Allahın zehirine para verip kapıma mı ekeceğim.”
   Temmuzun sonları olmasına rağmen, ne ekilse tutuyordu. Havası, suyu güzel; toprak verimliydi. Çekirdeğin düştüğü yerde karpuz, kabak ne olursa bitiveriyor; ayrık otu gibi yayılıp meyve veriyordu.
   Eşi begonvil hastasıydı. “Geç oldu tutmaz, seneye” demişler, almamış. Öyle diyenlerin kapısında her renkten begonviller ekiliydi. İnsanların söylemlerine de akıl ermiyordu. Ağızları başka konuşuyor, yaptıkları başka. “Hanım, onu bunu boş ver. Çocuklar da istiyor. Bahçe kapısının iki yanına da begonvil dikelim. Biri katmerlisinden olsun.”
   En güzelleri de Japon gülleri. Üç kök: Kırmızı, sarı, sarı kırmızılı olandan. Her gün bir iki açıyorlar. Üzerleri tomurcuk dolu. Adaşı komşusu takılıyor. “ Cimbomluyu dikmişsin, fenerlisi yok mu?”
   Bu bahçe merakı ne zaman başladı, bilmiyor.  Hanımdan bulaşmış olmalı. Evde, okulda çiçekle ağaçla uğraşıp dururdu.
   Ona bakarsan fındık bahçesine adım atmışlığı; dalından meyve, sebze yemişliği yoktur. Babası çiftçi olmasına rağmen “Oğullarımı okutacağım, masa başı işi yapsınlar” deyip, hiçbirine kazma, çapa vermemiş.
   En küçüğü olduğundan buna hiç kıyamamışlar. O da üniversite bitirmiş, yüksek lisans yapmış; okumak ne kelime elindekini, avucundakini kitaba yatırmış. Baba “Sırtımda taş taşır, yine okuturum” dedikçe, okumuş da okumuş. Kasaba kütüphanesinde kitap bırakmamış. Yememiş, içmemiş kitaba vermiş parasını. Köyde sandıklar, raflar dolmuş. Hem okumuş, hem yazmış. Edebiyat hocası takılırmış; “Kısa kes, kısa. Okuyamayacağım!”
   O okudukça köylüsü laf edermiş: “Çocuk atlattı mı? İnsan içine çıksa, azıcık çapa yapsa, bağ bellese.”
   “Benim oğlum Milli Eğitim Bakanı olacak” dermiş babası.
   Bakan olamamış ama otuz yıldan sonra bakanlıktan emekli olmuş. Hanımın tutturmasıyla bahçeli bir yazlık sahibi olmuşlar. Bu merakı turfanda…
   Burada da okumadan, yazmadan duramayınca beldede kitapçı aramışlar. Garip gelecek belki, tek bir kitapçı yok. Akşam sahile kurulan pazarda satılanlarsa oldukça ucuz, korsan yayınlar. Alırken suçluluk duyuyor insan.
   Köydeki kitapları geliyordu aklına. Ne olmuş, kim bilir kimlerin eline geçmişti? Evlenince hepsini getirememişti. Ara sıra gittikçe göz atıyor; birer ikişer azaldığını görünce, kıymet bilenin eline geçmiştir umuduyla seviniyordu.
   Ablasına gittiğinde bir de ne görsün? Çocuklar cin kuşu yapıp uçurmuyorlar mı? “Dayı bunlar boş sayfalar.” diyerek kabahat bastırırlarmış. Hele de elişi dersinde kağıt katlama sanatı öğrenirken yaptıkları abajurlarla, kitapları tavan süslemesi olmamış mı? Peyami Safa’lar, Kemal Tahir’ler katmer katmer tepelerde.
   Annesinin ocak tutuştururken kullandığını görse…
   Hani ne derler? “Sanatın kötüsü dambaracılık, onu da öğren bir duvara as.” Eğer anadan babadan biraz kapsaydı; başını çevirip bir iki baksaydı, şimdi bu bahçe cennet olurdu.
“Yapacağım, yapacağım.” diye söylendi. “ Görenin gözü kalacak asmada, narda, şeftalide.”
   Arka komşu “Meyvesi olgunlaşmadan geçer, burada yetişmez.” dedikleri muzu dikmiş; üçüncü sene koca bir hevenk meyve vermiş. İki fide de meraklı komşusuna getirmiş. “ Yeri kuytu ve bol güneş almalı” öğüdüyle. Palmiye dikememişti ama muz ağaçları tropik görünüm vermişti.
   Bahçede boş yer çok. Ona kalsa Napolyon kirazı, yenidünya, elma, armut da dikecek. Çocukların istediği ters dut ağacı da olmalı. Hele çekirdeksiz üzüm, Aydın inciri.  Soruyor sağa sola: “Dut sinek yapar. Üzüme arı, incire yılan gelir; ceviz fazla dal budak salar manzara kapanırmış. Öyle diyorlar da herkesin bahçesinde hepsinden var. Seneye canımın istediğimi ekeceğim” diye söyleniyor.
   Akşamüstü dolaşırken bir de ne görsün. Böyle diyenlerden birinin bahçe duvarına bir asma sarılmamış mı? Sabah doğru Akın’a koşuyor:
   “Gözüm, bana çekirdeksiz üzüm fidesi verir misin? Boyluca olsun.”
   Üzüm olmasa sanki arı gelmeyecek. Daha geçen gün balkon kapısının arkasından bataklık arısının kümbet gibi yuvasını kazımışlardı. Çatıda eşek arısı öbekleri. “Bizimki de şans, kırlangıç yuvası olsa onun yerine, fena mı?”
   “Emeklilikte kafa dinleyeceğim, denizi görebileceğim, bahçesinde oyalanacağım bir yazlığım olsa” diyordu eşi, olmuştu işte. Hepsi tamam da çoluk çocuğun yüreği yarılıyordu börtü böcekten. “Etmeyin, eylemeyin; küçücük örümceğin, canım kertenkelenin, kurbağanın ne zararı olacak.” Kimsenin dinlediği yok.
   Geçen gün bahçeye gelen yılan herkesi korkutmuştu. Akrep de çokmuş, taş aralarında. Dilek Yarımadasında yaban domuzları piknik masalarına kadar sokulmuştu. Sanırsınız safarideler; fotoğraf makinesini, kamerayı alan koşmuştu resim çekmeye.
   Site ormanlık alana yakın. İnsanlar taşındıkça tüm hayvanlar içerlere doğru çekilmiş. Son zamanlarda güzelim renkli, türlü ötüşlü kuşlar iyice azaldı.    Kelebekler de öyle. Nesli sürekli artanlarsa sivrisinek, örümcek ve karınca. Şimdilik oldukça besili, iri kıyım hepsi de. Korku filmlerini aratmıyor. Yarasalar güneşin gitmesiyle turlamaya, puhu kuşları çığlık atmaya başlıyorlar. Bir de karşı eve konan baykuş. Kimse hoşlanmıyor, ölümün habercisi diyorlar. Zavallı Bay Kuş! 
   Cırcır böcekleri bana mısın demiyor. Bazı geceler kurbağalar da eşlik ediyor. Çekirgeler türlü renklerde, boy boy. Hatta uçanı ve öteni de var. Bahçe kertenkelesi ürkek ama evde duvarda dolaşan sarı renklisi çocukların kabusu. Site görevlisi “Bir şey yapmaz korkmayın, Süleymancık o” dese de kimseye sevimli gelmiyor.
    Geçen yıl köpek bolluğu vardı. Hele kara köpeğin beş yavrusu. Hepsi birbirinden sevimliydi. Belediye toplamış! Umarım tüfekle, zehirle değildir… Bir kap yemek artığına, ufacık kemik parçasına mutlu olup, insana bağlanan, türlü oyunlar yapan dünyanın en temiz kalpli yaratıklarıydı yavrular.
   Akşamüzeri üç pencere için ısmarladığı tel sineklikler geldi. Daha önce de üç pencereye taktırmıştı. Kadının dırdırından zorla yaptırabilmişti. “Manzara kapanacakmış, denizi iyi göremezmiş. Elek gibi tel; laf olsun, küp dolsun. Ne iyi ettim.”
    Ramazanın ilk günü. Şeker, tansiyon, kolesterol almış başını. Oruç tutmak ne kelime. Şükür ediyor etmesine de, on-on beş yıl önce olsaydı şu ev, bahçe. Daha gençken…    Kooperatif hala arapsaçı. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Gayya kuyusu. Ödemekle bitmiyor. Hiç vermeyenler daha rahat diye düşünüyor. İki kere çevre düzenlemesi için para toplanmış, ortada havuz diye koca yalaktan başka bir şey yok. Herkes kendi başının çaresine bakıyor.
   “Ben çevremi düzenledim, binlerce lira harcadım. Benden kuruş çıkmaz yönetime.” Diyor demesine de tansiyon, şeker fırlıyor her sefer. “Haramzadeler” diyor, “haramiler” diyor, ileniyor.
   “Bunlar hiçbir iş yapmazlar, hiçbiri de gelip oturmaz. Hepsi rant peşinde.”
   Dedikleri bir bir çıkıyor. Otuz üyeli siteye on-on iki aile taşındı. Güzelim çevre düzenlemeleri kağıt üzerinde kaldı. “Kimse kafasına göre onu bunu ekip dikemeyecek diyorlardı.” Ne oldu? Her kapıda bir bostan!
   “Bu sene geçti. Seneye merdiven altına bütün sebzelerden dikmezsem ne olayım?” Hanımına seslendi: “Sivrisinek yapar, el alem ne der demeyeceksin. Güneşe gelen tarafa domates; diğer taraflara da patlıcan, biber, fasulye, bamya, maydanoz, soğan, sarımsak, marul, salatalık, kabak, mısır… Sebzeye para vermeyeceğim, anasını satayım!”
   Hava da ifil ifildi. Balkona oturdu, ufukta Kuşadası’na doğru giden gemileri seyre koyuldu.
   “Dürbün şart.” dedi. “ Pazarda Çin malı her fiyata varmış.”


                                                                                                           
 ŞEHİR/Aralık 2009
   
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Fazilet Ünsal Eliaçık
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 14


« Yanıtla #1 : Ocak 26, 2011, 12:47:21 ÖS »

NERDE O ESKİ KARLAR

Bilinçsiz ve çılgınca tüketim sonucu suyunu ısıttığımız dünyada, yağmura ve kara hasret kaldığımız şu günlerde eski bir anımı sizinle paylaşmak istedim.

Kar. Bembeyaz bir örtü gibi yeryüzünü kaplayan, gelinlik giydiren doğaya. Beyaza boyayan, tertemiz pırıl pırıl kar... Kimbilir ne kadar güzel yağar, seyretmesi ne mükemmel olur derken...

Hayatımın ilk kar yağışını 17 yaşımda Ordu’nun şirin köyü Düğünlük’te izledim. Köy öğretmeniyim. Ta Adana’dan gelmişim. Bu yaşıma kadar gördüğüm ikinci il Ordu. Karı da ilk defa göreceğim.
Hiç görmedim diyorum ya. Çocuktum. Bir kış günü, evdeyiz. Kar yağıyor diyerek dışarı çıktık. Beyaz birşeyler yağdı gökten, toz bulutu gibi. Yere düşünce puslu bir görüntü oluştu , o kadar. Kar denirse buna...
Ha... Bir de yıllar önce yağmış olmalı ki Adana’ nın türkülerine geçmiş bu kar:
“Adana’ya kar yağmış
Kar altında gül kalmış” diye.

Kar ile tanışmam köy öğretmenliğimin ilk yılında oldu.
O güne kadar karı sadece sınıftaki mevsim şeridinde ve yılbaşı kartlarında görmüştüm.
Okuldan geldim, pencereden bakıyorum. O da ne? Kar yağıyor! Sevinçle, heyecanla, hayranlıkla bakıyorum. Sabırsızlıkla tutmasını bekliyorum. O yılbaşı kartlarında gördüğüm büyüleyici manzaraların oluşmasını; mevsim şeridindeki kar oyunlarının oynanmasını bekliyorum, bekliyorum...
Köylüler şaşkın halimle biraz da dalga geçer gibi , “bakarsan , tutmaz kar” diyorlar.

Sabah gözlerime inanamıyorum. Aman Allahım! Her yer bembeyaz, diz boyu kar. Ne müthiş bir manzara. Hiç böylesini görmemiştim. Bir yerde yaşamak için mutlaka oraya kar yağmalı diye düşünüyorum. Deniz için de aynı şeyi söylerim. Bir memleketin denizi ve karı varsa oradaki insanların keyfi beyde yoktur derim. (Kutupları bilemem.)

Burada da deniz var, kar var. Değmeyin keyfime. Dışarı çıkıyorum. Buradaki insanlar için sıradan birşey ama benim için çok önemli, çok özel adımlar: Karda yürüyorum... Sanki uzayda yürüyorum... Müthiş bir şey bu. Buz kalıbı gibi değil. Pamuk gibi değil. Bambaşka bir duygu. İnanılmaz. Uzanıyorum sırt üstü , boylu boyunca. Vücudumun kalıbı çıkıyor karın üstünde. Kartopu oynuyoruz, kardan adam yapıyoruz. Kızak yok ama el ele tutuşup kayıyoruz saatlerce... Kar sevincini ilk kez yaşıyorum .Öyle mutluyum ki...

Eve giriyorum, ocağın (kuzine) başında ellerimi ısıtmaya çalışıyorum. Üzerimdekiler sırılsıklam. Ellerim ısındıkça sızlıyor, ısındıkça sızlıyor. Dayanılır gibi değil.

...Ankara’dayım, yıllardır. Kar, buz, soğuk istemediğin kadar. Kızım küçük daha. Okula yeni başlamış. “Yoğun kar yağışı nedeniyle okullar tatil.” Kardan adam yapmak istiyoruz. Bahçeye çıkıp birlikte yapıyoruz. Fena olmuyor. Kafasına bere, boynuna atkı; gözleri zeytinden, burnu ise (havucumuz bitmiş) küçük bir odun parçasından. Kızım çok seviniyor. Ama içime sinmiyor. Havuçtan olmalı burnu. Benim gördüğüm bütün kardan adam resimlerinde burun havuçtan. Soğuktan kızarmış gibi...
Karda yürümek de güzel. Sıkıca giyiniyoruz kızımla, doğru manava. Zaten birkaç parça bir şeyler alacaktım.
Havuç istiyorum. Manav iyi bir satıcı. Çok kibar. Her sebzeyi verirken en iyisini seçiyor. Havuç için soruyor: “Çorbalık mı kızartmalık mı olsun?” diye. (Ben aradaki farkı bilemem tabii.) Biraz eziliyorum, büzülüyorum ama yalan da söyleyemiyorum: “Kardan adam yapmıştık da...” diyorum. “Burnuna...” “Kem-küm...”
Anladı, hiç gülmedi. Gayet ciddi: “Yarım kilo versem olur mu?” dedi. En güzellerini seçip verdi.
Hatırladıkça gülümserim bu anıma.
Yıllar sonra yine böyle bir kardan adam yapmıştık evimizin balkonuna. Komşunun muzip küçük kızı burnunu ve gözlerini yemişti.

Şehir/Aralık 2008

« Son Düzenleme: Ocak 26, 2011, 12:51:13 ÖS Gönderen: Fazilet Ünsal Eliaçık » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Fazilet Ünsal Eliaçık
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 14


« Yanıtla #2 : Şubat 22, 2011, 13:41:53 ÖS »


                                           GÖZ HAKKI

Tam 3 yıl yurdun bir ucundan diğer ucuna, binlerce kilometre güneyden kuzeye, kuzeyden güneye; yılda en az 4 defa gidip geldim. Yaz tatili, Şubat tatili, Ramazan ve Kurban bayramlarında olmak üzere. Karadeniz’in yemyeşil, doğa harikası, değerini bilmediğimiz yurt köşesinde bir köy. Zevkle çalıştım. Öğrencilerimi, köylüleri çok sevdim. İlçeye 26 kilometre uzaklığı olmasına rağmen ancak aybaşlarında o da maaş ve alışveriş için gidebiliyordum. Ulaşım araçları yok denecek kadar azdı. Yollar güzel olmasına rağmen. Yine de sıkılmazdım. Köylüler sıcakkanlı ve misafirperverdiler. Espriliydiler. Düğünler, kış geceleri eğlenceli geçerdi.
Evlenince eşim bakanlıkta çalıştığı için Ankara’ya yerleştik.
Öğretmenlik mesleğime başlamadan bir tekerlememiz vardı yatılı okul günlerimde. “Türk bayrağının dalgalandığı her yerde görev yapmaya hazırım.” Allah dağına göre kar verirmiş. Yürekten söyleneni duyarmış. Eş durumu atanmam bile gurbet sayılırdı. 100 kilometre, hatta daha fazla. Doğru dürüst yolu,  aracı olsa içim yanmaz. Sabah tıklım tıkış bir minibüs köyden kalkıyor, akşam dönüyor. Başka seçenek yok. Var, var : Otostop. Ne tür araç derseniz: Kömür kamyonları.
İlk gidişimiz de maceralı olmuştu. Kış günü. Kar diz boyu. Kuran kursu görevlileri köye gidiyormuş ciple. Bizi de aldılar. Yer gök bembeyaz. Güç bela gittik. Okulu gördük. Aynı araçla döndük. Şanslısınız (!) dediler.
Köy yetmişli yıllar için oldukça gelişmişti.(1976) Elektrik, su, telefon vardı evlerde. Haftada bir gün pazar kuruluyordu.    Bekar veya karı koca öğretmenler için idealdi. Ama ben Ankara’ya bu kadar uzak olacağını düşünmediğimden ev tutmuş, odunumu kömürümü almış, yerleşmiştim. Zorunlu köy hizmetimi tamamlamışım. Üç yıl benimle gelen annem evlenmemle “Benden bu kadar. Eşin de bakanlıkta. Bundan sonrası size kalmış.” diyerek noktalı virgül koymuştu zorunlu eşlik görevine.
İlk zamanlar umutluydum. Söz almıştık. Bugün yarın atamam olur diye bekliyordum. Birkaç gün için ev tutulmaz diyerek gidiş geliş yapıyordum. Yalnız da gidemiyorum. İki yaş küçük erkek kardeşim de yanımda. O 19 ben 21 yaşında. Sabah Yenimahalle’den troleybüsle Ulus. Dolmuşla Eski Garajlar. Köye gidecek tek minibüsü kaçırmadan Balâ’ya giriş. Yolcu değiş tokuş etme. Öğleden sonra okula varış. İlk ay öğrenciler tarlada bahçede çalıştıklarından sınıflar boş sayılır, fazla yorulmuyordum..
 Dönüş yolculuğu zorlu geçerdi. Minibüsler geri dönmediğinden işimiz şansa kalmıştı.  Yeni evliyim, hamileyim. Üç beş altın takım var. Kiraladığımız evin kapısı penceresi pek de sağlam değildi. Neyim varsa takıp takıştırıyor ya da çantamda taşıyordum. İki genç tin tin  gün boyu yollarda. Bugün-yarın deyip sabırla gidiyoruz.
Her zaman işimiz rast gitmiyordu. Yine böyle günlerden birinde, dönüş yolundayız. Saatlerce bekledik. Günler de kısalmaya başlamıştı. Nihayet bir kömür kamyonu göründü. Şoför mahallinde yer varmış, bizi aldı. Sohbet etmeyi de çok seviyordu, konuştu durdu. Hava kararmış, tedirgin olmaya başlamıştık. Ara ara yakıtının azaldığından, almayı unuttuğundan söz ediyordu. Büzülüyor;  kollarımdaki, boynumdaki altınları saklar gibi kımıldanıp duruyordum. Kardeşim de fark etti. O da gözlerini yoldan ayırmadan kaskatı oturuyordu. Olan oldu. Yolun en tenha ve karanlık yerinde durdu kamyon. “Hah bitti işte.” diyerek aşağı atladı şoför. Sağa baktı, sola baktı; ileri, geri gitti geldi. Kardeşim bana dönerek “Ya sana kaç kere söyledim, takma şu altınlarını diye. İnanmıyorum yakıtının bittiğine. Her gün bu yollarda gidip geliyor. Ne kadar yakıt kaldığını bilmez mi? Numara yapıyor. Hadi aşağı inelim, hemen uzaklaşalım buradan. Yolda birilerine rastlarız belki.” dedi. İndik aşağı. Şoför arabanın orasını burasını karıştırıp duruyordu. Korktuğumuzu görmüştü. Uzak durur gibi yapıyordu. Sonunda aradığını buldu; sevindi. Kocaman bir bıçak! Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Gitsen gidilmez. Çok korktuğumuzu anladı.
Çaktırmamaya çalışıyordu ama, güvenilir de görünmüyordu. Sus pus olmuştuk. “Merak etmeyin, şimdi bir kamyon gelir. Yakıt bulamasam da sizi götürür.” gibi bir şeyler geveledi ağzında. Bıçak da elinde… Bu kamyonlar, köy ile Kırıkkale arasında kömür taşırdı. Bizi de Kaman- Kırşehir yolu üzerinde bırakırlardı. Oradan tekrar bir araç bulup Ankara’ya giderdik. Öyle kolay olmuyordu. Şu an istesek de gidemezdik. Bunu o da biliyordu. Dört bir yan tarla. Ev, ağaç, en ufak bir ışık yok. Çaresizdik. Kamyonun arkasına doğru, şoförden uzak bir köşede beklemeye başladık. Huzursuzduk. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden çıkıverdi, elinde dilimlenmiş kavunlarla. “Buyurun ” dedi. “Göz hakkıdır, günah olmaz, tarladan kopardım; hadi yiyin.”
 Hiç kötü birine benzemiyordu şimdi de. Yemeye başladık. Kavun da çok lezzetliydi. Az sonra kömür yüklü bir kamyon bizi görünce durdu. Ana yola kadar götürdü. Maç varmış Kırşehir’de. Minibüsle Ankara’ya dönen yarı sarhoş bir düzine erkeğin arasında yer bulduk. Ulus’a gelince “İnelim.” dedik. “Eve kadar götürelim.” ısrarlarını kabul etmedik. Para da almadılar “Maç için tutmuştuk.” diyerek. İyi niyetliydiler belki ama aşağı iner inmez derin bir nefes aldık.
 Yenimahalle’ye giden son troleybüsü kaçırmamak için koşturduk.

                                                                                                   
Forum Edebiyat/ Ocak Şubat Mart 2009

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Fazilet Ünsal Eliaçık
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 14


« Yanıtla #3 : Mart 08, 2011, 11:25:41 ÖÖ »

ÇALIŞAN KARILAR


   Öğretmenliğimin 5.yılında Ankara Siteler semtinde bir okula atandım. 14 Yıl bu okulda görev yaptım.    Çocuklarım doğdu, büyüdü.
   Dört ev değiştirdim. Ameliyatlar oldum. Annemi babamı kaybettim.
   Yalnızım, hiçbir akrabam yok. Tek başıma sayılırım. Ev, okul, kreş koşturuyorum. Küçük kızım kreşe, büyüğü ilkokula, ben kendi okuluma. Evde yemek, bulaşık, temizlik, misafir ( özellikle yatılı), gelen giden eksik olmuyor. Otomatik makineler henüz yok.
   Sinema, tiyatro, sergi gezmeyi, görmeyi seviyorum. İyi kötü tatil yapalım, pikniğe gidelim, çocukları gezdirelim diyoruz. Kitap okumak, örgü, dikiş hobilerim arasında. Biraz da ekonomik olduğundan dikiyorum, örüyorum. Anlayacağınız rüzgârın kızı gibiyim. Nasıl zaman buluyor, beceriyordum bende bilemiyorum. Hepsini en iyi şekilde yapmaya çalışırdım.
   İyi miydim?
   Ev sahibim Kamer Teyze’nin sözleri beni çok mutlu ederdi. “Kızıma seni örnek gösteriyorum.” derdi. Öyle kolayca kimseleri beğenmezdi ama bana her fırsatta bunu söylerdi. “ Diğer komşular gibi saatlerce kapı pencere önünde laklak etmiyor, işine gücüne bakıyorsun.” diyerek.
   Öğretmenliğim iyiydi diyebilirim. Öğrencilerimi severdim. Velilerimi de. Onlar da beni severdi. Ne zaman hastalansam, okula gidemesem koşup gelirlerdi.
   Yapı Kooperatifine girdik. Taşınınca eve yakın bir okula atandım. İki araçla, iki çocukla gidip gelemezdim.
Eve ayakkabılık, yerlere parke, odalara kartonpiyer yaptırıyoruz. Siteler’e gittik. Eski mekânım. Velilerden biriyle parkecide karşılaştık. Onların da karşımızdaki sitede evleri bitmek üzereymiş. Komşu olacağız diye konuştuk.
   Kızlarını ben okutmuştum. Büyük oğlu da bizim okuldan mezun olmuştu. Birlikte mobilya işi yapıyorlarmış. Kartını verdi, davet etti.
   Ayakkabılık ve kartonpiyer için gittik. Atölye ve sergi salonuyla birlikte oldukça büyük bir işyeriydi. Oğlan büyümüş, kolunda boynunda altın zincirler, tam bir yurdum işadamı olmuş. İyi karşıladı, saygıda kusur etmedi. Bütün mağazayı dolaştırdı, yardımcı olmaya çalıştı. Ben koyu renk mobilyaları inceledikçe, o beni açık (meşenin açık tonlarında) mobilyalara götürdü. Sonra da günün sözünü patlattı: “Çalışan garılara (!) açık renk mobilya yakışır.” diyerek. “Toz neyim belli olmazmış.”
   Şimdi komşuyuz. Evlendi çocukları oldu. Karşı sitede anne babasıyla birlikte oturuyor. Ara sıra işe gidip gelirken görüyorum.
   Bu söz dilimize yapıştı. Benim değil ama onun adı “Çalışan Garı” olarak kaldı.
   Kerli ferli bir adam oldu. Ama ben onun bu sözünü hep hatırlarım. “ Çalışan garılara açık renk mobilya yakışır.” deyişini.
    Otuz yedi yıldır hâlâ çalışıyorum. On beş yıldır aynı okulda idareciyim. Eşim bunca zaman öğretmenlik yaptın, insanları idare etmek zordur. Dereyi geçerken attan inilmez dese de, haklı çıksa da yılmadım, pes etmedim, çalıştım. Çocuklarımı büyüttüm. Evde sadece onlardan aldığım ayakkabılık açık meşe. Bütün mobilyalar venge rengi, kopkoyu. Okulda odamdaki mobilyalar koyu renk. Yazlık için alınan eşyalar da hatırı sayılır koyulukta.
   Yine rüzgârla yarışıyorum. Hafta içi tüm gün okul. Hafta sonu resim kursu.
           Çalışan karıyım ama mobilyalarım kapkara sayılır.
           Her gün silinse de toz belli oluyor. Ne yapalım.
                                                                                                                                           2009/ANKARA
                                                                                                                                           Fazilet Ünsal ELİAÇIK


« Son Düzenleme: Mart 13, 2011, 14:34:54 ÖS Gönderen: Fazilet Ünsal Eliaçık » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Fazilet Ünsal Eliaçık
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 14


« Yanıtla #4 : Nisan 12, 2011, 11:18:48 ÖÖ »



KİRACININ BİN EVİ

   Haziran başları. Her akşam evde aynı şeyler konuşulurdu. Kiralık ev.
   Aramadığın zaman adım başı camlarda, ağaç gövdelerinde, elektrik direklerinde, duraklarda, gazetelerde boy boy ilanlar olurdu. Otobüsle her geçişte göze çarpan “kalliferli lüküs daire” yazısına buruk gülümserdim, “bize böylesi rastlamaz” diyerek. Arayınca bulunmuyordu işte.
   Altı yıldır oturuyorduk bu evde. Her yıl yapılan kira artışları da içimize otururdu.
   Girişteydi, alt kat bodrumdu. Kömürlük olarak kullanıldığından, yaz kış kapısı açık dururdu. Evde kömür sobası hiç sönmese bile yere basılmazdı. Televizyon izlerken, misafir geldiği günler hareket etmeyince daha çok hissederdik soğuğu. Sanki rüzgâr eserdi alttan alta.
Ferah, iç açıcı bir mekân da değildi, arka bahçeye bakardı. Sokak gören penceresi, balkonu olmadığından, sıkıcı geçerdi hafta sonları.  Çalışmıyor olsam, iki çocukla kafayı yerdim.
   Arka bahçede büyük bir vişne ağacı; yanında erik, kayısı, ayva duvar kenarlarında diziliydi. Orta boşlukta iki demir çubuk, karşılıklı yere sabitlenmiş, çamaşır ipi gerilmişti. Çamaşırın çok olduğu günler, ağaçlar arasına da ip bağlardım. Güneye baktığından güneş bahçeyi ışıl ışıl aydınlatırdı. Baharda çimenler diz boyu olur, aralarında beyaz, sarı papatyalar, pembe mine çiçekleri açardı.
   Yatak yorgan havalandırmak, konu komşu kırk yılda bir toplanıp oturmak için idealdi. Bir de kameriyesi olsa keyfine doyulmazdı bahçenin. Ama evin soğuğu çekilir gibi değildi. Titreyerek geçen uzun kış geceleri…
   Altı yıl yeter dedik, ev arıyoruz. Sanki kıran girdi. “Kalliferlisi de, lüküsü de” yerin dibine girmiş olmalı, yok.
   Pencereleri perdesiz ev görünce koşturuyoruz. Tam kiralama sezonu, ilan asmaya gerek görmüyorlar. Soranın haddi hesabı yoktur. Evler boşalmadan tutuluyor olmalı.
   İş dönüşlerinde, akşam yemeğinden sonra, bir de hafta sonları dolaşabiliyoruz. Bütün tanıdıklara, konu komşuya tembihledik, duyarlarsa haber verecekler.
   Pazardan dönerken bir ev gördük. Giriş altı, şimdi oturduğumuz evden de beter. Soğuktan geçtim, rutubetli. “Burada oturulmaz” demişim. Karşı dairede oturan alındı. “Bizim gözümüz yükseklerde değil!” diyerek laf vurdu.
   Üçüncü katta bir ev varmış, çocuk parkında sorunca öğrendim. Hemen gidip baktım. Daha boşaltmamışlar, eşyalıydı. Karşı komşusuydu söyleyen, gözü tutmuş beni. Fena sayılmazdı. Sobalı. Salona açılan üç odası vardı, bir de tuvalet. Başka türlü ısınmaz zaten, hiç hoşuma gitmese de bütün evlerin konumu böyleydi. Ama tuvaletin salona açıldığını ilk defa burada gördüm. Yemek yerken, televizyon izlerken, tuvalete giren çıkanı da seyret. Ufacık, koridor benzeri geçişi olsa, bir derece.
Ya fiyatı? Tuvalet manzaralı daire için benim bir aylık maaşım.
   Bunun tam tersi bir eve baktık. Sıra sıra üç oda, yanında da salon; en sonunda mutfak, banyo, tuvalet. Tren gibi. Çocuklar da küçük, odanın birinden çık, birine gir, çuf çuf çuf, lunaparka gitmiş gibi olursun. Soba nereye kurulur, odalar nasıl ısınır bilemem. Daha önce oturanlar boşanmış, adam yalnız kalıyormuş.  Kafayı üşütmüş galiba, ev yangın yerine dönmüş. Daha oturmadan, bu halde görmek bile sinirlerimizi bozdu, kaçar gibi çıktık.
   İyisi kötüsü, genişi darı, sobalısı kaloriferlisi hiç fark etmiyor. Bütün ev sahiplerinin burnu Kaf dağında. Sanırsınız Boğaziçi’nde yalı kiralıyor. Hiçbiri burnundan kıl aldırmıyor. “Evinize gözümüz gibi bakar, kirayı aksatmadan öder, gelenimiz gidenimiz olmaz!” desek de
Bir kuruş inmiyorlar. Ha bir de her kira artışında “ Ev sahibinin bir evi, kiracının bin evi var” demezler mi? İllet olurdum.
   En sonunda bir evi gözümüz tutar gibi oldu. Arka tarafa bakıyor, güneş ve sokak görmüyordu. Hiç olmazsa ikinci kat diyerek niyetlendik. “Yarına kadar düşünelim” dedik. Zaten akşam olmuştu.
   Gördüklerimizin içinde en derli toplu olanıydı.
   Yine birimizin maaşını vereceğiz. Sobalı üstelik. Odun, kömür, elektrik, su derken, yine ucu ucuna yaşayacağız. O paraya göre döşemeler parke veya marley olsaydı. Duvarlar alçısız pütür pütür. Mutfak dolapları da bir şeye benzemiyor. Lambri, gömme dolap hak getire. Tam takır kuru bakır. Eee… Bütün kazancımı kara betonla, dört duvara mı vereceğim? Vazgeçtik.
   Utana sıkıla söyledik ev sahibine. Henüz ev sahibimiz bile değilken; sanki evi tutmuşuz, günlerce oyalamışız, zarara uğratmışız gibi çok bozulmuş, hatta sinirlenmişti mal sahibi hanım. Halbuki hali vakti yerinde, tuzu kuru birine benziyordu. En azından bizim gibi kırk hesap yapmıyordur. Haftaya kalmaz tutulurdu. Çoluk çocuk belediye otobüslerinde, yollara dökülüp, kalkıp gelmişiz. Sırf bunu söylemek için.
   Bu arada bizim ev sahibi bir taraftan fiyatı arttırmaya çalışırken, bir yandan da “kızım taşınacak” deyip duruyor.
   Oturduğumuz semtte kaloriferli daire pek yoktu, olanlar da pahalıydı. Gücümüz yetmeyeceğinden bakmıyorduk bile.
İnsanın oturacak bir evinin olması ne büyük nimet. Kirayı zor öderken ev sahibi olmak hayal. Toto-loto oynamaz, piyango bileti almayız. Miras kalacak kimsemiz yok.
   Kiracı lafıdır, “ev sahibinin iyisi olmaz” deriz. Biri içimizi sızlattı. Ev değil, ahır sanki. Hayvan bağlasan durmaz. Her taraf kırık dökük, delik deşik, leş gibi. Yanmış, yıkılmış, dökülmüş, saçılmış. Ev sahibi ağlamaklı “Allahtan korkmadan, kuldan utanmadan nasıl yaşamışlar böyle. Bunlar insan olabilir mi?” diyordu. Aylarca kira da ödememişler. Kurtulduğuna şükrediyordu adamcağız.
   İyileri de var ev sahibinin. Bir arkadaşımız yeni yapılı sıfır evde üç otuza, kirayı gıdım gıdım artırarak yıllarca oturdu, köşeyi döndü.
   İş arkadaşımın babası, yeni satın aldığı evi tamir ettirmiş, boya badana yaptırıp öylece kiraya vermiş. Kaparosuz, üstelik çevredeki evlerden ucuza. Bize böylesi hiç rastlamadı.
   Sonunda kesemize uygun bir ev bulduk. Daha doğrusu eşim görmüş. Evden çok ev sahibini beğenmiş, “Babamı hatırladım” diyordu. Ben kesin karar vermek, işi bağlamak ve anahtar almak için gittim.
   Apartman, zeminle birlikte üç katlı. Bodrum kömürlük olarak düzenlenmiş. Kiralık daire girişte. Sokak tarafında iki boş dükkan ve bir bakkal var. Üst iki katta üçer, teras tek daire, toplam sekiz aile olacağız.
   Ev üç küçük oda, salon; kırık dökük mutfak, banyo, tuvalet. Yerler sözüm ona marley, ama mutfak ve banyo tarafı perişan. Mutfak dolapları sökülmüş, yerine eski köy evlerinde olan raflardan çakılmış. Evye çıkarılıp, yerine çatlak çinko bir lavabo yerleştirilmiş. Alt kısım tam bir ucube. Ocak tüpü, tencere, tava, çöp bidonu konacak kısım açıkta. Kap kacak göz önünde duracak anlaşılan.
   Ev sahibi karı koca ne desem hemen bir çözüm buluyor. Özellikle hanım esprili. “Okumam yazmam yok, Kayserili de değilim ama her şeyden anlarım” diyor. “Evde biraz marley var, boşluklara yapıştırırız. Alt dolapları kapatmak için ip gerer, fırfırlı örtü takarsın. Raflara tül perde yaparsan, sinek böcek konmaz, toz olmaz. Ev temiz sayılır, bir iki kutu boya yeter.” Rengi de şampanya olmalıymış!
   Esmer, şişman, kısa boylu, sevimli, konuşkan bir hanım. Adamı gözüm tutmadı.    Eskiciymiş. Hurda demir, bakır, eski eşya, giysi; ne olursa alıp satıyormuş.
   Yukarı komşu paraya sıkışmış, evini satmak zorunda kalınca ucuza kapatmış, oraya taşınmışlar. Burayı da satmayı düşünmüş önce. Evde elle tutulur ne varsa söküp yerine eski püskü malzemeler takmış. O yüzden ev dandiniydi.
   Sokağa bakan balkonlu geniş odayı ortadan duvarla bölüp, dışarıdan kapı yapmış. Burasını büro olarak düşünmüş, bütün eskileri doldurmuş. Sığmayanları da balkona yığmış. Böylece evin en ferah bölümünü de öldürmüş. Gün ışığı bu odaya sadece salon kapısından giriyor.
   “Salon için balkon yaptım” dedi adam. Baktık. Salon penceresi boyunca koca bir su yalağı! Kenarına da çamaşır ipleri gerilmiş. Kapısı yok. “Nasıl geçeceğiz? deyince, ev sahibi kadın kocaman gövdesiyle “hop!” diyerek pencereden atlayıverdi. “İşte böyle” dedi.   
   Olmasa da olurdu. Hatta daha iyi olurdu. Pütür pütür çimentodan yapılmış, garip bir şey. Pencereden hoplaya zıplaya geçmek, çok komik, zahmetli ve tehlikeli. Balkon demeye kırk şahit gerek. 75 santim eninde, iki metre uzunluğunda tam bir davar yalağıydı. Otantik ve nostaljik de denemez.
   İki defa hacca gitmişler, adamın adı da Hacı. İkisinin de ağzından bal damlıyor. Eşimi mest eden de bu olmalı, yoksa evin iler tutar yeri yok. Bir şey de diyemedim, kararını vermiş. “Tapusunu alacak değiliz ya. Ev sahibi iyi olsun, bir yıl sonra bizi bunaltmasın çık diyerek, yeter!” diyordu. Kirası da maaşımın dörtte üçü. Fena sayılmaz!
   Onlar da bizi beğenmiş olacaklar, attılar anahtarı kucağımıza, “Hadi hayırlı uğurlu olsun” diyerek. “İki kutu şampanya boya alırım. Üç beş kuruşa boyacı da bulurum. Siz bana ödersiniz” dedi Hacı Amca. Eşim çok sevindi. Biz çalışıyorduk. Çocuklar da küçük. Uğraşacak zamanımız yoktu.
   Evi tuttuk, içime sinmese de. Binanın dışı boyasız, bakımsızlıktan sıvaları dökülmüş. Sadece konumu iyiydi. Çarşı ortasında, iki sokağın kesiştiği yerde; otobüs, dolmuş duraklarına yakındı.
   Binanın içi de perişandı. Yıllardır bakım yapılmıyor olacak rengi atmış, merdiven mozaikleri delik deşikti. Bahçe duvarları engin ve genişçeydi. İri taşlardan eğri büğrü yapılmıştı. Gerçi bizim yalak balkonla uyum içindeydi tüm bina.
   Aybaşına on beş gün vardı. Üç buçuk aylık peşin verdik, öyle istedi Hacı Amca. Hiç olmazsa teminat almıyor diye sevindik!
    “Ev temiz, yalandan boyansa olur. Birkaç yıl rahat edersiniz.” Bir iki kutu derken… Tam altı kutu boya alınmış. Hacı ortalarda yoktu. Karısı bir ara görünüp kayboldu.
   Boyacılarla hesaplaşıyoruz. Parayı öderken şaşırdılar. Ev sahibi yaptırıyor sanmışlar. “Bol keseden aldırdı. Artan iki kutuyu da karısı evine çıkardı”  dediler.
   Kızdım, sinirlendim, çok bozuldum. İki günlük ücretlerini verdim. Boya parasını da boyacılar vermiş, onu da ödeyip gönderdim.
   Akşamüzeri Hacı Amcayı kapıda gördüm. Boya işinin dediğinden pahalıya geldiğini, iki kutunun artmış olduğunu söyledim. “Boyalar sizdeymiş, iade edip ücretini alabilirim” dedim. Nakliye, hamal parası, badana derken epey açılmıştık. Kuruşun hesabını yapmasak ay sonunu getiremezdik.
   Önce çok öfkelendi, işçilere yükledi suçu. “Kalan boyaları götürmüşler” diyerek.
   “Kolay” dedim. “İşyeri adreslerini aldım. Gidip sorabiliriz.” Oysa almamıştım. İnandı. “Ben gider alır gelirim” deyip fırladı gitti.
Yarım saat geçmedi. Bir kutu boyayla geldi. “İkinci kutu?” deyince “Dibinde azıcık kalmıştı, almadım” diye bir de yalan söyledi.
İyi kötü idare ediyor, komşuluk yapıyorduk apartmanda. Çocuklar arkadaş, bizler yeni dostlar edindik. Daha güle güle oturun demeden uyardı komşular “Evinin,  kömürlüğünün kapısını sağlam tut!” diyerek.
Çalışıyorum, gün boyu koşuşturuyorum. Kimseyle ne sıkı fıkı ne de kötü olacak vaktim yok. Girip çıkarken karşılaşıyoruz, komşularla, ev sahipleriyle, o kadar.
Üç ay biterken “Kira günü geliyor, ne çabuk geçti aylar” diye konuşuyoruz evde. Maaşlı olunca sayılı gün çabuk geçiyor. Peşinattan sonra ilk kira ödememiz olacak.
Bir akşam yemekten sonra kapı çaldı. Açtık. Hacı Amca, yanında orta yaşlı bir adam ve kadın, bir de genç biri. Buyurun demeye kalmadan Hacı Amca atladı eşikten, evi göstermeye başladı yanındakilere.
“Burası mutfak, karşı banyo, tuvalet. Yerler marley, duvarlar temiz…”
Şaşırmış kalmıştık… Ne yapmaya çalışıyordu? Gelenler de durakladılar… Bir gariplik olduğunu anladılar…
Yüzsüzlük, saygısızlık hatta dolandırıcılık denir bu yapılana. Evi satmak istiyormuş. Bu arada bize de tamir ettirip, temizletmiş oldu.
Hem kirayı alır, hem de evi satmaya çalışırım diye düşünmüş. Üç buçuk aylığına evi kiraya vermiş oluyor aklınca.
Eşime havale ettim Hacı Babasını…

ANKARA/1986
                                                                                                        Fazilet Ünsal Eliaçık
   
   

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!