Fazilet Ünsal Eliaçık
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 14
|
 |
« Yanıtla #4 : Nisan 12, 2011, 11:18:48 ÖÖ » |
|
KİRACININ BİN EVİ
Haziran başları. Her akşam evde aynı şeyler konuşulurdu. Kiralık ev. Aramadığın zaman adım başı camlarda, ağaç gövdelerinde, elektrik direklerinde, duraklarda, gazetelerde boy boy ilanlar olurdu. Otobüsle her geçişte göze çarpan “kalliferli lüküs daire” yazısına buruk gülümserdim, “bize böylesi rastlamaz” diyerek. Arayınca bulunmuyordu işte. Altı yıldır oturuyorduk bu evde. Her yıl yapılan kira artışları da içimize otururdu. Girişteydi, alt kat bodrumdu. Kömürlük olarak kullanıldığından, yaz kış kapısı açık dururdu. Evde kömür sobası hiç sönmese bile yere basılmazdı. Televizyon izlerken, misafir geldiği günler hareket etmeyince daha çok hissederdik soğuğu. Sanki rüzgâr eserdi alttan alta. Ferah, iç açıcı bir mekân da değildi, arka bahçeye bakardı. Sokak gören penceresi, balkonu olmadığından, sıkıcı geçerdi hafta sonları. Çalışmıyor olsam, iki çocukla kafayı yerdim. Arka bahçede büyük bir vişne ağacı; yanında erik, kayısı, ayva duvar kenarlarında diziliydi. Orta boşlukta iki demir çubuk, karşılıklı yere sabitlenmiş, çamaşır ipi gerilmişti. Çamaşırın çok olduğu günler, ağaçlar arasına da ip bağlardım. Güneye baktığından güneş bahçeyi ışıl ışıl aydınlatırdı. Baharda çimenler diz boyu olur, aralarında beyaz, sarı papatyalar, pembe mine çiçekleri açardı. Yatak yorgan havalandırmak, konu komşu kırk yılda bir toplanıp oturmak için idealdi. Bir de kameriyesi olsa keyfine doyulmazdı bahçenin. Ama evin soğuğu çekilir gibi değildi. Titreyerek geçen uzun kış geceleri… Altı yıl yeter dedik, ev arıyoruz. Sanki kıran girdi. “Kalliferlisi de, lüküsü de” yerin dibine girmiş olmalı, yok. Pencereleri perdesiz ev görünce koşturuyoruz. Tam kiralama sezonu, ilan asmaya gerek görmüyorlar. Soranın haddi hesabı yoktur. Evler boşalmadan tutuluyor olmalı. İş dönüşlerinde, akşam yemeğinden sonra, bir de hafta sonları dolaşabiliyoruz. Bütün tanıdıklara, konu komşuya tembihledik, duyarlarsa haber verecekler. Pazardan dönerken bir ev gördük. Giriş altı, şimdi oturduğumuz evden de beter. Soğuktan geçtim, rutubetli. “Burada oturulmaz” demişim. Karşı dairede oturan alındı. “Bizim gözümüz yükseklerde değil!” diyerek laf vurdu. Üçüncü katta bir ev varmış, çocuk parkında sorunca öğrendim. Hemen gidip baktım. Daha boşaltmamışlar, eşyalıydı. Karşı komşusuydu söyleyen, gözü tutmuş beni. Fena sayılmazdı. Sobalı. Salona açılan üç odası vardı, bir de tuvalet. Başka türlü ısınmaz zaten, hiç hoşuma gitmese de bütün evlerin konumu böyleydi. Ama tuvaletin salona açıldığını ilk defa burada gördüm. Yemek yerken, televizyon izlerken, tuvalete giren çıkanı da seyret. Ufacık, koridor benzeri geçişi olsa, bir derece. Ya fiyatı? Tuvalet manzaralı daire için benim bir aylık maaşım. Bunun tam tersi bir eve baktık. Sıra sıra üç oda, yanında da salon; en sonunda mutfak, banyo, tuvalet. Tren gibi. Çocuklar da küçük, odanın birinden çık, birine gir, çuf çuf çuf, lunaparka gitmiş gibi olursun. Soba nereye kurulur, odalar nasıl ısınır bilemem. Daha önce oturanlar boşanmış, adam yalnız kalıyormuş. Kafayı üşütmüş galiba, ev yangın yerine dönmüş. Daha oturmadan, bu halde görmek bile sinirlerimizi bozdu, kaçar gibi çıktık. İyisi kötüsü, genişi darı, sobalısı kaloriferlisi hiç fark etmiyor. Bütün ev sahiplerinin burnu Kaf dağında. Sanırsınız Boğaziçi’nde yalı kiralıyor. Hiçbiri burnundan kıl aldırmıyor. “Evinize gözümüz gibi bakar, kirayı aksatmadan öder, gelenimiz gidenimiz olmaz!” desek de Bir kuruş inmiyorlar. Ha bir de her kira artışında “ Ev sahibinin bir evi, kiracının bin evi var” demezler mi? İllet olurdum. En sonunda bir evi gözümüz tutar gibi oldu. Arka tarafa bakıyor, güneş ve sokak görmüyordu. Hiç olmazsa ikinci kat diyerek niyetlendik. “Yarına kadar düşünelim” dedik. Zaten akşam olmuştu. Gördüklerimizin içinde en derli toplu olanıydı. Yine birimizin maaşını vereceğiz. Sobalı üstelik. Odun, kömür, elektrik, su derken, yine ucu ucuna yaşayacağız. O paraya göre döşemeler parke veya marley olsaydı. Duvarlar alçısız pütür pütür. Mutfak dolapları da bir şeye benzemiyor. Lambri, gömme dolap hak getire. Tam takır kuru bakır. Eee… Bütün kazancımı kara betonla, dört duvara mı vereceğim? Vazgeçtik. Utana sıkıla söyledik ev sahibine. Henüz ev sahibimiz bile değilken; sanki evi tutmuşuz, günlerce oyalamışız, zarara uğratmışız gibi çok bozulmuş, hatta sinirlenmişti mal sahibi hanım. Halbuki hali vakti yerinde, tuzu kuru birine benziyordu. En azından bizim gibi kırk hesap yapmıyordur. Haftaya kalmaz tutulurdu. Çoluk çocuk belediye otobüslerinde, yollara dökülüp, kalkıp gelmişiz. Sırf bunu söylemek için. Bu arada bizim ev sahibi bir taraftan fiyatı arttırmaya çalışırken, bir yandan da “kızım taşınacak” deyip duruyor. Oturduğumuz semtte kaloriferli daire pek yoktu, olanlar da pahalıydı. Gücümüz yetmeyeceğinden bakmıyorduk bile. İnsanın oturacak bir evinin olması ne büyük nimet. Kirayı zor öderken ev sahibi olmak hayal. Toto-loto oynamaz, piyango bileti almayız. Miras kalacak kimsemiz yok. Kiracı lafıdır, “ev sahibinin iyisi olmaz” deriz. Biri içimizi sızlattı. Ev değil, ahır sanki. Hayvan bağlasan durmaz. Her taraf kırık dökük, delik deşik, leş gibi. Yanmış, yıkılmış, dökülmüş, saçılmış. Ev sahibi ağlamaklı “Allahtan korkmadan, kuldan utanmadan nasıl yaşamışlar böyle. Bunlar insan olabilir mi?” diyordu. Aylarca kira da ödememişler. Kurtulduğuna şükrediyordu adamcağız. İyileri de var ev sahibinin. Bir arkadaşımız yeni yapılı sıfır evde üç otuza, kirayı gıdım gıdım artırarak yıllarca oturdu, köşeyi döndü. İş arkadaşımın babası, yeni satın aldığı evi tamir ettirmiş, boya badana yaptırıp öylece kiraya vermiş. Kaparosuz, üstelik çevredeki evlerden ucuza. Bize böylesi hiç rastlamadı. Sonunda kesemize uygun bir ev bulduk. Daha doğrusu eşim görmüş. Evden çok ev sahibini beğenmiş, “Babamı hatırladım” diyordu. Ben kesin karar vermek, işi bağlamak ve anahtar almak için gittim. Apartman, zeminle birlikte üç katlı. Bodrum kömürlük olarak düzenlenmiş. Kiralık daire girişte. Sokak tarafında iki boş dükkan ve bir bakkal var. Üst iki katta üçer, teras tek daire, toplam sekiz aile olacağız. Ev üç küçük oda, salon; kırık dökük mutfak, banyo, tuvalet. Yerler sözüm ona marley, ama mutfak ve banyo tarafı perişan. Mutfak dolapları sökülmüş, yerine eski köy evlerinde olan raflardan çakılmış. Evye çıkarılıp, yerine çatlak çinko bir lavabo yerleştirilmiş. Alt kısım tam bir ucube. Ocak tüpü, tencere, tava, çöp bidonu konacak kısım açıkta. Kap kacak göz önünde duracak anlaşılan. Ev sahibi karı koca ne desem hemen bir çözüm buluyor. Özellikle hanım esprili. “Okumam yazmam yok, Kayserili de değilim ama her şeyden anlarım” diyor. “Evde biraz marley var, boşluklara yapıştırırız. Alt dolapları kapatmak için ip gerer, fırfırlı örtü takarsın. Raflara tül perde yaparsan, sinek böcek konmaz, toz olmaz. Ev temiz sayılır, bir iki kutu boya yeter.” Rengi de şampanya olmalıymış! Esmer, şişman, kısa boylu, sevimli, konuşkan bir hanım. Adamı gözüm tutmadı. Eskiciymiş. Hurda demir, bakır, eski eşya, giysi; ne olursa alıp satıyormuş. Yukarı komşu paraya sıkışmış, evini satmak zorunda kalınca ucuza kapatmış, oraya taşınmışlar. Burayı da satmayı düşünmüş önce. Evde elle tutulur ne varsa söküp yerine eski püskü malzemeler takmış. O yüzden ev dandiniydi. Sokağa bakan balkonlu geniş odayı ortadan duvarla bölüp, dışarıdan kapı yapmış. Burasını büro olarak düşünmüş, bütün eskileri doldurmuş. Sığmayanları da balkona yığmış. Böylece evin en ferah bölümünü de öldürmüş. Gün ışığı bu odaya sadece salon kapısından giriyor. “Salon için balkon yaptım” dedi adam. Baktık. Salon penceresi boyunca koca bir su yalağı! Kenarına da çamaşır ipleri gerilmiş. Kapısı yok. “Nasıl geçeceğiz? deyince, ev sahibi kadın kocaman gövdesiyle “hop!” diyerek pencereden atlayıverdi. “İşte böyle” dedi. Olmasa da olurdu. Hatta daha iyi olurdu. Pütür pütür çimentodan yapılmış, garip bir şey. Pencereden hoplaya zıplaya geçmek, çok komik, zahmetli ve tehlikeli. Balkon demeye kırk şahit gerek. 75 santim eninde, iki metre uzunluğunda tam bir davar yalağıydı. Otantik ve nostaljik de denemez. İki defa hacca gitmişler, adamın adı da Hacı. İkisinin de ağzından bal damlıyor. Eşimi mest eden de bu olmalı, yoksa evin iler tutar yeri yok. Bir şey de diyemedim, kararını vermiş. “Tapusunu alacak değiliz ya. Ev sahibi iyi olsun, bir yıl sonra bizi bunaltmasın çık diyerek, yeter!” diyordu. Kirası da maaşımın dörtte üçü. Fena sayılmaz! Onlar da bizi beğenmiş olacaklar, attılar anahtarı kucağımıza, “Hadi hayırlı uğurlu olsun” diyerek. “İki kutu şampanya boya alırım. Üç beş kuruşa boyacı da bulurum. Siz bana ödersiniz” dedi Hacı Amca. Eşim çok sevindi. Biz çalışıyorduk. Çocuklar da küçük. Uğraşacak zamanımız yoktu. Evi tuttuk, içime sinmese de. Binanın dışı boyasız, bakımsızlıktan sıvaları dökülmüş. Sadece konumu iyiydi. Çarşı ortasında, iki sokağın kesiştiği yerde; otobüs, dolmuş duraklarına yakındı. Binanın içi de perişandı. Yıllardır bakım yapılmıyor olacak rengi atmış, merdiven mozaikleri delik deşikti. Bahçe duvarları engin ve genişçeydi. İri taşlardan eğri büğrü yapılmıştı. Gerçi bizim yalak balkonla uyum içindeydi tüm bina. Aybaşına on beş gün vardı. Üç buçuk aylık peşin verdik, öyle istedi Hacı Amca. Hiç olmazsa teminat almıyor diye sevindik! “Ev temiz, yalandan boyansa olur. Birkaç yıl rahat edersiniz.” Bir iki kutu derken… Tam altı kutu boya alınmış. Hacı ortalarda yoktu. Karısı bir ara görünüp kayboldu. Boyacılarla hesaplaşıyoruz. Parayı öderken şaşırdılar. Ev sahibi yaptırıyor sanmışlar. “Bol keseden aldırdı. Artan iki kutuyu da karısı evine çıkardı” dediler. Kızdım, sinirlendim, çok bozuldum. İki günlük ücretlerini verdim. Boya parasını da boyacılar vermiş, onu da ödeyip gönderdim. Akşamüzeri Hacı Amcayı kapıda gördüm. Boya işinin dediğinden pahalıya geldiğini, iki kutunun artmış olduğunu söyledim. “Boyalar sizdeymiş, iade edip ücretini alabilirim” dedim. Nakliye, hamal parası, badana derken epey açılmıştık. Kuruşun hesabını yapmasak ay sonunu getiremezdik. Önce çok öfkelendi, işçilere yükledi suçu. “Kalan boyaları götürmüşler” diyerek. “Kolay” dedim. “İşyeri adreslerini aldım. Gidip sorabiliriz.” Oysa almamıştım. İnandı. “Ben gider alır gelirim” deyip fırladı gitti. Yarım saat geçmedi. Bir kutu boyayla geldi. “İkinci kutu?” deyince “Dibinde azıcık kalmıştı, almadım” diye bir de yalan söyledi. İyi kötü idare ediyor, komşuluk yapıyorduk apartmanda. Çocuklar arkadaş, bizler yeni dostlar edindik. Daha güle güle oturun demeden uyardı komşular “Evinin, kömürlüğünün kapısını sağlam tut!” diyerek. Çalışıyorum, gün boyu koşuşturuyorum. Kimseyle ne sıkı fıkı ne de kötü olacak vaktim yok. Girip çıkarken karşılaşıyoruz, komşularla, ev sahipleriyle, o kadar. Üç ay biterken “Kira günü geliyor, ne çabuk geçti aylar” diye konuşuyoruz evde. Maaşlı olunca sayılı gün çabuk geçiyor. Peşinattan sonra ilk kira ödememiz olacak. Bir akşam yemekten sonra kapı çaldı. Açtık. Hacı Amca, yanında orta yaşlı bir adam ve kadın, bir de genç biri. Buyurun demeye kalmadan Hacı Amca atladı eşikten, evi göstermeye başladı yanındakilere. “Burası mutfak, karşı banyo, tuvalet. Yerler marley, duvarlar temiz…” Şaşırmış kalmıştık… Ne yapmaya çalışıyordu? Gelenler de durakladılar… Bir gariplik olduğunu anladılar… Yüzsüzlük, saygısızlık hatta dolandırıcılık denir bu yapılana. Evi satmak istiyormuş. Bu arada bize de tamir ettirip, temizletmiş oldu. Hem kirayı alır, hem de evi satmaya çalışırım diye düşünmüş. Üç buçuk aylığına evi kiraya vermiş oluyor aklınca. Eşime havale ettim Hacı Babasını…
ANKARA/1986 Fazilet Ünsal Eliaçık
|