Google Reklamları
Güncel Durumlar Paralelinde Dansöz Kıvırmaları'ndan Alıntılar
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 24, 2012, 13:28:06 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Güncel Durumlar Paralelinde Dansöz Kıvırmaları'ndan Alıntılar  (Okunma Sayısı 802 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« : Eylül 24, 2010, 23:27:21 ÖS »

Ahmedinejad: 11 Eylül'de ABD parmağı var

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad BM Genel Kurulu'nda "11 Eylül saldırılarında ABD'nin parmağı olduğunu" söyledi. Bu sözler hem Genel Kurul'u, hem de New York sokaklarını karıştırdı.
   
 İlişkili fotoğrafları göster
   
ntvmsnbc ve Ajanslar
Güncelleme: 10:05 TSİ 24 Eylül. 2010 Cuma

NEW YORK - Batı'nın, nükleer programı dolayısıyla topa tuttuğu isim İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda konuştu.

Ahmedinejad konuşmasında, "11 Eylül saldırılarının ABD'nin komplosu" olduğunu iddia edince hem Genel Kurul salonu, hem de New York sokaklarında gerginliğe neden oldu.

Ahmedinejad konuşmasında 11 Eylül saldırılarının, Ortadoğu'daki etkinliğini güçlendirmek ve İsrail'i savunmak için bizzat ABD tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğine ilişkin komplo teorilerini gündeme getirdi.
Haberin devamı ↓reklam

İran lideri, ''11 Eylül saldırılarının sorumlulularına ilişkin bakış açılarından birinin güçlü bir terörist grubun başarılı bir şekilde Amerikan istihbaratı ve güvenliğinin bütün katmanlarını geçerek saldırıyı gerçekleştirmiş olduğu''nu anımsatarak, bunun Amerikalı devlet adamlarının destekledikleri ve savundukları görüş olduğunu öne sürdü.

Ahmedinejad'ın tepki çeken sözleri ise, saldırılarla ilgili ikinci görüşü açıklaması üzerine oldu:

''İkinci görüş, Amerikan hükümeti içindeki bazı unsurların, Amerikan ekonomisindeki gerilemeyi tersine çevirmek ve Siyonist rejimi korumak için Ortadoğudaki etkinliklerini güçlendirmek amacıyla bu eylemleri örgütlediği. Amerikan halkının büyük bölümü ve çoğu dünya halkı bu görüşe katılıyor.''

ABD'de dini grupların Kur'an yakma tehditlerine de değinen Ahmedinejad, ''bunun şeytani bir eylem olduğunu'' söyledi.

ABD'Lİ DELEGELER: İĞRENÇ BİR KONUŞMA
Ahmedinejad'ın sözleri daha bitmeden Amerikalı delegeler ve çok sayıda Batılı delege salonu terk etti. Amerikalı diplomatlar, konuşmayı "iğrenç" olarak niteledi.

New York sokaklarında da Ahmedinejad karşıtı gösteriler düzenlendi.

Haber kaynağı : http://www.ntvmsnbc.com/id/25134390/
« Son Düzenleme: Eylül 25, 2010, 23:19:47 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #1 : Eylül 24, 2010, 23:38:21 ÖS »


2001 yılında yazmaya başladığım, 2002 yılında ekitap olarak, 2003 yılında ise matbaa baskısını gerçekleştirdiğim ilk romanım Dansöz Kıvırmaları'ndan; "Ahmedinejad: 11 Eylül'de ABD parmağı var" haberi üzerine, benzer mesajlar içeren bir bölümü aktarmak istedim... 
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #2 : Eylül 24, 2010, 23:39:28 ÖS »

Dansöz Kıvırmaları adlı romanımdan Alıntı :

Med, Ber’in yanaklarını öptü; şefkatli bir öpücüktü bu ve yanıtını aldı.
Gözleriyle, Ber'in gözlerinin içine yakıcı ışınlarını salarak, "Yaşamında yaşamadığın ve yaşayamayacağın bir olayı yaşayacaksın şimdi... Sakın korkma ve panik yapma! Aceleye getirme!" dedi Med, kısık ürperti ve çoğunluk erotik duyumsamalar veren ses tonunda. "Her anını doya doya hissetmeye, yaşamaya bak."
Ber, yaklaşımı garipsediyse de bozuntuya vermedi. "Göreceğiz," dedi sadece.
Yıllardır arzuladıkları sahnenin gerçekleşmekte olduğunun verdiği motivasyonla hareket eden bu iki kişi; birbirlerini yutacakmışçasına davranışlar sergileyerek yerdeki halının üzerine birlikte uzandılar. Yatak odasına gitmek zaman kaybıydı onlar için... Ber, elektriğe tutulmuş gibi hissediyordu kendisini...
Bedenindeki tüm gücü kollarına vererek Med’i sarmalamasıyla aniden derin kuyuya düşüyor sandı kendisini... Geçici durum, diye düşünürken, halen düşmekte olduğunu fark etti.
Esintiden kımıldayan kavak yapraklarının çıkardığı sesler geldi kulaklarına...
Ani geçişler yaşıyordu...
Okyanusu gördü; kocaman dalgalarıyla kıyısında bulunan kentin binalarına saldırıyordu... Dalgalar, ikiz uçaklar şekline dönüştü; Büyük ülkenin, büyük kentinin en büyük ikiz binasının ortasından geçerek, her iki binayı zeminle, toprakla bütünleştirdi. Kilometrelerce yükseklikteki bina şimdi sıfır santimdeydi. Duruma uygun isim bulunmalıydı, bulundu. ‘Sıfır noktası’ dendi.
Bina enkazı içinde bulunan su, yerüstüne sızmaya başlamıştı. Bu; ikiz kulelerin ve ikiz kulelerle birlikte gömülen canlı cansız tüm varlık-ların tümünün gözyaşlarıydı. Gözyaşları dillenmeye başladı. Sanki biriyle, birileriyle karşılıklı konuşuyordu. "Diğer ülkelerin yurttaşlarına nefretin o kadar büyümüş ki; doygunluğa erişemediğinden kendi insanlarına da yönelmeye başladın... Biz kardeş değil miyiz?..."
Gözyaşlarının, muhataplarından biri katil Okyanus’du. Katil Okyanus, onun sözlerine devam etmesini engelledi. Saldığı dalgalarla gözyaşlarını içine çekti, susturdu... Günahkar Okyanus; mazlum gözyaşlarını içseline alarak izole etmişti.
Gökyüzü; güneşi kapatan siyah yoğunluklu bulutlarıyla en kara gününü yaşıyordu...
Katil Okyanus’un nefretsel motifli üç ana görevi vardı. şimdi.
Biri; dışardan ithal ettiği dalgalarla gerçekleştirdiği eylemin toplum önünde günah sayıldığını biliyordu. Bu günahı gizlemeliydi. Kuleleri yıkan dalgaların, kendisi dışında ve yabancı denizin dalgalarından kaynak-lı olduğuna kıyısında bulunanları ve bulunmayanları ikna etmeliydi...
Diğeri; kendi nefretine kardeş nefretler doğmalıydı, kıyısında sakin bireylerde. Kendi nefretini onların nefretiyle örtmeliydi. Nefret günahsa; bu günah toplumun olmalıydı.
Üçüncüsü; kanlı günahlar çağını başlatmanın başlangıcıydı, olmalıydı bu yıkım. Geçmişte kalan kavramlar kullanılmalı, kullandırılmalıydı... Uygun bir kavram bulunmuştu;   ‘Kan davası...’ Dünyanın geçmişte kalan töresine göre kan davası günah da değildi.
Geçmişte güzel günlerin geçtiği dişe diş; kana, kan dönemini yeniden başlatmanın sarhoşluğuyla; ‘Okyanus’, dalgalarını uzakta bulunan uzak namlı Irak ülkesine ve Irak’ın komşu ülkelerine yönlendirdi.
Yıkım başlamıştı.
Ber, yıkımın tanıklığını yapıyordu. Geniş ve düz bir ovada yer sarsıntısıyla toprak ikiye bölünüp kendisini içine çekti...
Yer altında milyonlarca insandan koro halinde çıkan feryadı duyumsadı. Feryadın sahiplerinden çıkan kanlar dereleşmişti. Derenin büyüğüne nehir, nehirin büyüğüne akarsu denirdi. Ortaokul döneminde kulağı çekile çekile öğretilmişti bu bilgi. Kulağı yerindeydi, acısı kaybolmamıştı. Acılı anılar bilinçaltına atılsalar da bir gün depreşirdi. Bu bilgiyi unutmamıştı. Bilgi, acıyla karışıktı. Kandan dereler; nehirlere sonra akarsulara dönüştüler. Akarsulaşan kanlar, yol buldular. Kendilerinin akıtılmasına neden olan Okyanus’a  ayrı ayrı kanallardan döküldüler. Üzeri mavi renkle maskeli masmavi Okyanus hafif pembeleşti, kızarma belirtisiydi bu. Akıtılan kanlar, intikam istiyordu. Ayrı kanallardan akan kanlar  Okyanus’da birbirleriyle birleştiler. Birbirine uygun olmayan kan gruplarını barındıran kanlar, bulundukları bedenlerden akıtıldıktan, ‘dost Okyanus’un’ aslında düşman olduğunu anladıktan sonra birleşebil-mişlerdi. ‘Düşman ortaktı. Önceki dönemlerde  kendi aralarında varolan  düşmanlığı dahi var eden bir düşmandı.’  
Ortak düşmanları Okyanus’un üzerinde kendilerine yol buldular, hızları ışık hızıydı. Seyir esnasında kendilerine ayrı bir güç daha iştirak etti. Geçmişten kalan ve Okyanus’un dibinde uyandırılmayı bekleyen mağdur, mazlum değişik kan gruplarına ve renklerine sahip kanlar... Onlarda canlanmıştı. Bu kanlarda, Okyanusun yüzeyine çıkarak kendile-rine katılmışlardı.
Okyanus, maviliğini kaybediyordu. Gerçek rengini ortaya çıkaran ise bileşik kanlardı.
Artık Okyanus’a hakim renk; şiddetin, zulmün rengi olan kırmızıydı.
Okyanusun. kan davası konulu eylemlerine, yüzeyinde akan bileşik kanlar gerekli tepkiyi veriyorlardı. Okyanus; saldırgan konumunda, bileşik kanlar ise, meşru savunman konumundaydılar. Meşru savunma doğal bir haktı. Yasaldı, hukuka uygundu. Saldırgan konum ise hukuka aykırı ve şeytaniydi. İşin ilginç yanı, şeytana karşı Tanrı’nın yanında yer aldığını iddia edenlerden bazı kişi ve gruplar yeşil renkleriyle Okyanus’un üzerindeki kızıllığın net rengini nötrleştirip, değiştirmeye onların gerçek yüzünü maskelemeye çabalıyorlardı. Bunlardan bazılarının dini vecibelerini yerine getirirken şeytana attıkları taşlar, geri dönerek onların kafalarına isabet ediyordu.  Bu taşları onlara geri atanlar ise; gerçek dindarlardı. Gerçek dindarlar; dini vecibelerini yerine getiriyor görünen-lerin, Şeytanın uşağı olmaları halinde Şeytanlaştıklarını biliyorlardı. Onlarda Şeytan taşlama dini vecibeleri elekten geçiriyorlardı.
Elekten geçirenler; Düzenleme, İzleme, Uygulama ve Denetlemeleriyle Şeytan’a yardımcı olanların, gerçek yerlerinin Şeytan safları olduğunu bilebilecek ermiş beyinler ve ruhlardı. Sembolik olarak Şeytan’a atacakları taşların bir kısmını, zamanında lazım olur diye, saklamışlardı. Şimdi hem onlara hem de biat ettikleri Şeytan’a atıyorlardı.
Ermişler, ebabil kuşları görüntüsü arada sunuyorlardı. Fil süresindeki olayı canlandırıyorlardı. Bilerek veya bilmeyerek kendilerini maskeleyenlere uygulamalı öğretide bulunuyorlardı. Onlar öğrenmekte geç kalmışlardı... Ebabil kuşlarına dönüşen ermişlerin, attıkları her ufacık taş diğerleriyle birlikte onlarında kafalarını parçalıyordu. Üzerlerine bindikleri mekanik, teknolojik, bilişik bazen uçan, bazen karada yürüyen, bazen yüzen fillerin üzerlerine düştükçe tarihe geçecek sahneler tüm boyutlarıyla izleyicilerine heyecanlı dakikalar yaşatıyordu. Geçmiş tarih canlanıyor, yeniden yazılıyor ve geleceğe anın tarihi olarak miras kalıyor-du.
Geçmişte yaşamış tüm semavi dinlerin, ekollerin, öğretilerin iyi ruhları da  canlanmış reel hayata geri dönmüştü.
Bunlar kendi öğretilerini kullanarak, yanlış  yorumlayarak, haksız çıkar elde edenleri cezalandırmak için geri dönmüşlerdi.
Onların maskelerini düşürmek ve öğretilerini yanlış yorumlamalar-dan temizlemek için geri dönmüşlerdi.
İyi ruhlar; yaşayan iyi ruhlar yanında, gizli alemden gelen kötü sanal ruhlara ve reel kötü ruhlara karşı kendi teknikleriyle mücadele etmeye başlamışlardı.
                
Değişik sesler, renkler, tarihsel motifler... Kısaca, insanlığa mal olan tüm insani değer ve değer koyucular canlanmışlardı sanki.
Dünya, şimdi mahşeri yaşıyordu. Hesaplaşma başlamıştı.
                Kan davası, duygusallıktı, yanıtı da duygusal içerikliydi... Mantık saf dışıydı. Kan; kanla beslenmek istiyordu. Çünkü kendisi akıtılmıştı. Kendisini yuvasından akıtanlar da bulunan kan da akmalıydı. Yoksa benliğini, rengini kaybederdi. Kan, ölümsüzleşmek istiyordu.
                Mücadeleleri, kendi istek ve arzularıyla kan akıtıp, kan davası güden güçlere ve işbirlikçilerine karşıydı.
Kan davası, duygusallıkta taşıyordu. Yani tehlikeliydi. Yanıtıda duygusal içerikli olabilirdi. Mantık safdışı bırakılmıştı. Akıtılan kanda, kanla beslenmek istiyordu. Akıtılmıştı ve yeniden canlanmak için kana gereksinim hissediyordu. Kendisini yuvasından akıtanların kanıyla beslenmeliydi. Kısasa kısas hükmü canlanmıştı. Akan kan; akıtılacak kanla ölümsüzlüğü yakalamak istiyordu.
Okyanusun dalga çıkaran, ithal eden, ihraç eden noktasına kadar ulaşan bileşik kan; hareket merkezini zorladı...
                Kesilen başlardan akan kanlar, uzuvları kopan insanların gözyaşları Ber’in yüzüne aktı. Birbirinden beslenen kanlar, başını döndürdü. Nefreti iyice duyumsuyordu... Nefret; açlığını doyurmak için başkasının kanını çağırıyordu. Günaha girmek istemedi... Nefretini boşaltacak günahsız bir alan aradı. Bulamadı. Kendisine yöneldi. Kendisine yönelen nefreti, kendi kanını bedeninden dışarı akıttı. Kansızlık, midesini bulandırdı, başı dön-dü... Düştü... Anlık nefreti boşalmıştı, akan kanı bedenindeki damarlarına geri döndü.
Sayısız ve her telden müzik parçaları çalan radyo, televizyon sesleri,  bazı politikacıların esmer yüzleriyle bağırarak konuşmaları kulaklarında çınladı...
Arada atılan alkol dolu kahkahalarla, “Bu artık üçüncü dünya savaşıdır, resmen ilan ediyorum. alanı Güneşin doğduğu yerin ortası olan ortadoğu, Asya ülkeleri ve Sodgom ülkesidir! " diye bağıran kötü ruhları gördü. Onlara secde eden bazı dünya ülkeleri temsilcilerini izledi...
Puslu ve toz duman alanda, ciğeri nefes almakta zorlanıyordu. Öksürdü Ber; ağzından çıkan balgam, kanlıydı...
"Sen Öldün!.." diyerek elindeki ağır silahı kendisine doğrultan şahıstan korktu. Korku şiddetiyle kalbi yerinden çıktı. Kalpsizdi, şimdi... Damarlarına, beynine kısaca hiçbir uzvuna kan pompalanamayacaktı. Kan gitmeyen beyin hücreleri öldüğünde, düşünemeyecekti. Meşru müdafaa zemini doğmuştu. Karşılık verdi. Saldırgan etkisiz kılınmıştı. Başkaları da ortaya çıktı...

............
Bahattin Yıldız
« Son Düzenleme: Eylül 24, 2010, 23:49:44 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #3 : Eylül 25, 2010, 23:18:38 ÖS »

Son günlerde J.Gn.K. Eşref Bitlis'in ölümüne neden uçak kazasının şüpheli olduğu yeniden tartışılmaya başlandı. Dansöz Kıvırmaları romanımın kendine özgü kurgu ve dili içerisinde bu şüpheli ölümden esinlenerek yazdığım bölümü aşağıya aktarıyorum.

Bahattin Yıldız
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #4 : Eylül 25, 2010, 23:21:08 ÖS »

Son günlerde J.Gn.K. Eşref Bitlis'in ölümüne neden uçak kazasının şüpheli olduğu yeniden tartışılmaya başlandı. Dansöz Kıvırmaları romanımın kendine özgü kurgu ve dili içerisinde bu şüpheli ölümden esinlenerek yazdığım bölümü aşağıya aktarıyorum.

Bahattin Yıldız

Deniz ufkundan bakan bir çift göz... Yeşile, maviye, siyaha, elaya, kahverengiye dönüşen...
Değişen, devinen, etkileyici ve ürküntü veren gözler...
Her göz kırpışı, bitişiğindeki okyanusta dalgalar oluşturuyor, oluşan dalgalar uzak diyarlardaki denizlere, nehirlere, derelere... Hatta, köylerde-ki pınarlardan akan suyun yol bulduğu incecik kanallara kadar ulaşıyordu. Kara, su kaynaklı dalgaları aynen hissederdi. Çünkü kara ve su birbirinden ayrılması mümkün olmayan ikiliydiler. Med ve cezir olayları bunun bir örneğiydi. 
Tüm özellikleri içinde barındıran gözler, bu  kez akıllı psikopat ‘tik’lemelerindeydi.
Olacak yeni felaketlerin habercisiydi bu kırpışlar.
Her göz kırpış, ‘kan ve gözyaşı akıtın!’ emriydi. Emre aykırı hareket edenler, emrin içeriğindeki sona uğratılırdı.
Bu; ‘Ya öldür, Ya öl!’ tekerlemesiydi.
Hava aydınlık...
Görüş mesafesi alabildiğince geniş ve rahat....
                Bakımdan yeni çıkmış helikopter; binlerce benzerine kıyasla en son arıza yapacak nitelikte... SodGom Ülkesinde bazı hatırı sayılır makamda bulunanları taşıyor.
Komşu ülke içinde bir görüşme yapacaklar. Görüşme, belki de  antlaşma ile sonuçlanacak...
                Düzenleme Grubu, hoşnutsuz ve küskün... Bu duygularını daha önceki günlerde uyarı ateşiyle sunmuştu; Üst düzey görevliye... Yapılan uyarı Üst düzey görevliyi etkilememişti...
Rutbin'in elde ettiklerine benzer bulguları içeren belgeleri incelemişti.
Düzenleme Grubunun kısmi senaryoları hakkında geniş bilgiler edinmişti.
Senaryo; Sodgom ülkesi’nin de aleyhineydi... Üst düzey görevli olarak görevine, topluma, insanlara karşı sorumlulukları vardı. Bazen uyduğu Düzenleme Grubu Raporlarının bu kez yenilir yutulur tarafı yoktu. Ortak çıkarlarımız soyut kavramına da hiç bir şekilde sokulamazdı.
Bu kez uymayacaktı, rapora karşı sapma meydana getirecekti. Havadaki seyir bu amacı taşıyordu.
Pilotun sesi duyuldu, "Düşüyoruz!..."
Helikopterin düşüşü, bu pilotun ünlemli uyarısını doğrulamıştı.
Sağ kurtulan, belge valizinde bulunan fareydi.
Farenin yok edilmesine gerek yoktu. Çünkü insani dili yoktu. Okuma yazması yoktu. beyni çalışmazdı. Kemirmeye çalıştığı belgeleri sadece yiyecek olarak görmüştü. Bunun da bir mahzuru yoktu. Ayrıca kendi ülkelerindeki hayvan severler derneğiyle uğraşmaya da değmezdi...
 
Ber, helikopterin üzerine düşmekte olduğunu fark etti...
Korktu...
Kaçması, koşması lazımdı...
Gerekli davranışı gösterdi.
       Kaçışı seriydi, çabuktu.
Kendisini çok uzaklarda ve düşürülen helikopterin yanışını seyrederken buldu.


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #5 : Eylül 29, 2010, 11:36:12 ÖÖ »

Türkiye'nin 9.Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümünün şüpheli olup olmadığı tartışmaları gündeme yeniden geldi. Turgut Özal'a yapılan suikastten ve ölümünden esinlenip, dönüştürerek kapalı anlatımla Dansöz Kıvırmaları'nda yazdığım bir bölüm:

"Ber'in açık ekranlardan birinden diğerine kayan, sürekli  izlem, göz-lem ve duyuşları kafasını karıştırdı... Başı dolanmaya başlamıştı.

 

Bir el... Daha sonra bir çok el silah sesleri duydu. Sodgom ülkesi, üst düzey başkanının elini yalayarak geçen kurşun; duvara isabet ettikten sonra "tınnnkkk!..." sesiyle birlikte yerle yüzleşmişti.

Parmak yaralayan yakalanmıştı...

Onun anlatımları saldırı amacını açıklamıyordu. Çünki, onun hedefe ateş etmesi gerektiği dışında bir amacı veya bilgisi yoktu.

Düzenleme Grubu’nun, raporlarına uygun hareket ettiğinin farkında değildi.

Rapora uygun sonucu ortaya koyamamıştı....

Rapor, yeniden düzenlendi. Dikkat çekmeyen, yumuşak bir rapordu, bu. Öldüremeyen elin yerini; öldüren ilaçlar almıştı. İlaçlar güçlüydü, kuvvetliydi ve acı vermiyordu... Yavaş öldüren cinsintendi... Raporun içeriği, bir sabah onaylandı. Alt uygulayıcılar, sonucu aldırmışlardı. Sapma olmamıştı. Zehirlenme sonucu önceki uyarılara kulak asmayan, senaryoları duyumsayarak sapma meydana getiren ve bir zamanlar kendi yandaşları olduğu bilinen üst düzey görevliye gerekli yanıt verilmişti...

Başkalarına da örnek olmalıydı.

Yalınız, İzler ve kanıtlar silinmeliydi...

Alınan kan örnekleri, numuneler yok edilmeliydi...

Bunlarda senaryoya uyan şekilde sonuçlandırıldı....

Ber, zehirlenerek ölümü gerçekleştirilen bedensel ağırlığın altında kalmamak için yana çekildi."

Dansöz Kıvırmaları - sh. 166-167

 

 
« Son Düzenleme: Eylül 29, 2010, 11:39:02 ÖÖ Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #6 : Ekim 04, 2010, 13:19:23 ÖS »

Yakın geçmişimiz üzerinde ki karanlık perde halen kalkmadı. Son gelişmelerden sadece umutluyuz. Her taraftan birçok insan öldürüldü; kimin elinin kimin cebinde olduğunun belirlenemediği dönemde... Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Bahtiyar Aydın, en son Mardin’de görevli olan Albay Rıdvan Özden, Binbaşı Cem Ersever'de öldürüldü... Binbaşı Cem Ersever'i ana esin kaynağı yaparak, o dönemden esinlenerek, olayları dönüştürerek, komplo teorileriyle eklemlendirerek kendi kanalı içerisinde Dansöz Kıvırmaları'nda yazdığım bir bölümü alıntılamak istiyorum...  
« Son Düzenleme: Ekim 04, 2010, 15:25:28 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #7 : Ekim 04, 2010, 13:22:23 ÖS »

 Durgun bir göl...

Kıyısında, kıpırdamadan duran, iri yapraklı ağaçları barındıran bir orman...

Esinti yokluğu mevsim koşullarından kaynaklı...

Arada bildik kuş sesleri; bu durgunluğa uyumlu notada ötüşlerde...

Güneşin sıcaklığı ağaç altında etkisini nispeten hissettirmiyordu.

                Ormanın kuytuluk bir yerinde derme çatma kalaslardan yapılmış ve cam yerine tahtalarla pencereleri örtük bir kulübe kendi içinde iki erkeği barındırıyordu.

Işıldağın verdiği aydınlığa alışmış gözlerle birbirlerini süzerek, ellerindeki kutularda bulunan ılık biralarını arada yudumlayarak,  konuş-malarını sürdürüyorlardı.

                Diğerine göre daha sakin görünen; “İyiyön,” adlı adam, Rutbin isimli şahsa, anlatımındaki karanlık noktaları aydınlatmasını istemişti...

Ondan bunu istemeye hakkı vardı. Saatlerdir büyük bir dikkat ve özenle dinlemişti onu ve kör noktalar çoktu.

                Rutbin, kendisine göre aydınlatıcı açıklamalarına kaldığı yerden devam etti. "...Bu karanlık, puslu ortamda her iki taraftan da uyuşturucu, silah kaçakçılığı, şantaj, adam kaçırma, öldürme, tehdit  gibi yollarla şahsi menfaatleri için hareket edenlerin olduğu istihbaratınızca da bilinen bir gerçek... dedi. Rutbin’in otomobilinden getirdiği biradan bir yudum daha alıp devam etti. "Bu ilişkiler o kadar gelişti ve yayıldı ki kendi çevremde bile bu işe bulaşanlar oldu. Daha önce farkına varamadığım bazı önemli bağlantıları keşfedebilmem bu süreçten sonra başladı..."

                İyiyön, söze girerek, "Asıl konuya gelsen...." uyarısını yeniledi.  Onlarca kez yinelemişti bu uyarısını...

                "Diplere indiğimde biraz önce anlattığım her yerde hazır ve nazır, fakat bir şekilde kendisini maskeleyen organizasyon hakkında bazı ipuçları elde ettim. Öyle bir organizasyon ki,  bireylerin, toplumların, devletlerin hatta dünyanın kaderini tayin ediyor. Kader tayininde iyi niyetli olsun, kötü niyetli olsun istediği her kişiyi ve her nesneyi kullana-biliyor; istediği kişi, kişilik ve kurumu bir şekilde etkileyerek kendi yandaşı ve figüranı yapabiliyor... Gelişen her olay onların eseri. Savaştığı-mız illegal örgüt de, bizlerde kullanıldık, bir çok kan döküldü... Çünkü o güç isteseydi saniyesinde iki tarafa da silah bıraktırabilecekti. Aradaki sorunları her iki tarafı da hoşnut edecek siyasi ve kültürel anlamda birlik ve beraberlik bozuma uğratılmadan çözebilirdi. Bu Sodgom ülkesi vatandaşlarının birbirlerine daha sıkı bağlanmasını da doğuracaktı. Özelde Birleşik Devlette konuşlanmış büyük gücün bunu gerçekleştirmemesi, bu kaosun devamına onay vermesi anlamına geliyordu..."

"Bilinen komplo teorilerinden biri...."

                Rutbin,"Şimdiki bilgilerim olmasaydı ve biri bunları bana anlatsaydı bende aynı şekilde karşılık verirdim," dedi.

"Neyse devam etmeme izin verin, lütfen!... Bu organizasyon, ülkeler içinde yumuşak karınları kullanıyor, gerektiğinde ülke yönetiminde gerek-tiğinde o ülkenin içerisindeki kuruluşlara derneklere, destek veriyor veya yenilerini oluşturuyor. Yeteri kadar kullandığı grup ve bireylerle işi bitti-ğinde ise bozuk para gibi harcıyor. Özellikle bunu önceden fark edip oyunlarında figüran olmak istemeyen veya figü-ranlıktan istifa etmek iste-yen grup ve bireyleri, bir şekilde yok ettiriyor. Bu organizasyon için din, kimlik, ırk, gelenek ve hiç bir değer önemli değil. Fakat bu değerleri iyi bilen ve kullanabilen bir yapı sunuyorlar. Gerektiğinde ve işine geldiğinde dinci bir yönetimi, sosyalist bir yönetimi, diktatörlüğü veya çok demokratik bir yönetimi dahi destekleyebilecek karmaşık bir yapısı var. Bu organizasyon geleceği tayinde zorlanmamak için bilinçli yandaşları dışında, farkında olmayan uygun insanları bile, medyaya, edebiyata, politikaya, bürokrasiye, özel sektörlere, müzik piyasasına, diğer sanat ve kültür alanlarına, bilim alanına, üniversitelere, legal ya da illegal örgüt-lere, dini ve milli cemaat ve örgütlenmelere, istihbarat merkezine girdir-miş veya oralarda olanları bir şekilde etkilemiş hatta daha ilginci batının en önemli bir ülkesinde geçinen yandaşı bir grubu sosyal demokrat sahte kimliğiyle devletin başına getirtmiş bir organizasyon..."

                "Bana organizasyonun ismini, tam olarak merkezini, künyesini bildir?..."

                "İşte bütün sıkıntımda bu..."

                "Hayali bir şeyden söz ediyor ve benim inanmamı bekliyorsun..."

                "’Buldum’ dedikçe daha üst bir organizasyonun varlığını keşfediyor-dum. Bu sürekli tekrarlandı. Hala en üst merkez birime ulaşabilmiş değilim. Bununla ilgili tüm ayrıntılar sana vereceğim belgelerde ve rapor-larım da yazılı... Tam tespit edilmemişse de bu organizasyonun yoğun-luklu gücü Birleşik Devlet’te barınıyor... Tıpkı havanın esintisini derimiz- le, aldığımız nefesle, yaprak kıpırtısıyla fark etmemiz gibi; kendisi görünmeyen fakat etkisini hissettiren bir merkez..."

                "Bana somut bir şeyler söyle..." dedi. İyiyön. "Örneğin; yakın gelecek için ne tür planları olduğundan söz edebilir misin?"

                "Dedim ya! Ayrıntılar belgelerimde... Bazı ülkelerde bulunan ve genelde önceleri kendilerinden destekli fanatik gruplar, terör mücadelesi bahanesiyle pasifize edilecek. Sonradan ortaya çıkarılacak bazı krizler, sıkıntılarla kamuoyunda duyarsızlık, belirsizlik, korku dalgalarının yayıl-ması sağlanacak. Böylece kamuoyunun doğal tepkisel enerjisi bir şekilde tüketilecek... Oluşturacakları onlara uygun zeminde özellikle; Birleşik Devletin Ortadoğu da girişim ve müdahalelerde bulunması sağlanacak... İstediklerini politik yönden elde edemediklerinde ülkemizin de kendi yanlarında taraf olması konusunda önceden oluşturdukları koşullar, özel-likle yerel işbirlikçilerinden soyguncular mesleğine sahip elit kişilerce en son gerçekleştirecekleri ekonomik kriz nedenleriyle zorlamalar meydana getirecekler. Yeni duruma ve kendi yararlarına uygun bir ortam ve yönetim daha oluşturacaklar. "

                İyiyön’ü hava sıcaklığı ve anlatılanlar terletmişti. Alnında ki teri elinin tersiyle sildikten sonra; iki elinin parmaklarını birbirine geçirip tahta masaya koydu. "Kabul edelim ki anlattığın özelliklere sahip böyle bir organizasyon var," dedi. "senin dışında bunun farkında olanlar var mı?"

                "Çok sayıda olmasa da var. Bunlardan idealist olmayanları ‘bana ne,’ diyerek ortamdan salt kendileri için çıkar edinmeye devam ediyorlar. İdealist olanlardan bir kısmı, görevi bırakıp bildiklerini öldürülme, iftira atılma korkusuyla içine gömerek yaşamlarını devam ettirmeye çalışı-yorlar. Susmamayı tercih edenler ise bir şekilde sindirilmeye çalışılıyor veya öldürülüyorlar... Artık hiçbir şeye inancım ve güvencim kalmadı. Her şey ve herkes; farklı düşünce ve amaç taşısa da, değişik tavır, tepki, eylem de bulunsa da haklı, haksız görünse de  sanki bu organizasyonun isteğiyle bundan haberli veya habersiz davrandıklarını son zamanlarda iyiden iyiye duyumsuyorum... Hatta hiçbir şey yapmayanlar da sanki onların arzusuna uygun davranıyormuş gibi geliyor bana ve bu durum yaşamı ve kendi yaşamımı gözümde anlamsız kılıyor... Allah’ım bunları düşündükçe bazen çıldıracak gibi oluyorum..."

Masa üzerinde olan içi kağıtlarla dolu klasörleri işaret ederek, "SodGom Ülkesine geçmiş yıllarda başkanlık yapan lider, onlar tarafından destekli ve onların düzenlemelerine genelde bilerek bazen de bilmeyerek uyarken, geleceğe yönelik senaryolarının bir kısmına karşı çıkmıştı. Onların düzenlemelerini bozmak için yurttaşlık bilinciyle İllegal-ABCD örgütünün ve yandaşlarının halkı etkilemede kullandıkları söylemleri, propagandaları boşa çıkaracak uygulama ve yasa değişiklikleri için çalışmalar başlattı. Hatta el altından gazeteciler kanalı ile örgüt lideri ile bağlantı sağladı. Amaç, oyunu bozmaktı. Ülke halklarının birlikteliğini gerçekleştirmekti.. Bunun için gerekli  demokratik açılımları sağlayacak-tı... Halkların kendi kültürlerini geliştirme ve yaşatması, bireylerin kendi ana dillerinde eğitim yapabilme olanağı da dahil büyük güçten ayrık yerel düzenleme raporları hazırlamaya başlamıştı. Bu yerel düzenlemelerle illegal örgütlerin doğuş ve varlık nedenleri sonlandırılacaktı. Ayrıca Devlet ve halk içinde kargaşadan yararlananların daha fazla palazlanması önlenmiş de olacaktı..."

                "Kimden söz ettiğini biliyorum, toprağı bol olsun."

                "İşte önceki liderin, kendi düzenlemelerine uygun davranmaktan vazgeçip, farklı bir yapılanmaya gittiğini tespit eden organizasyon; uyarılarına olumsuz yanıt alınca zehirleyerek onun hayatını sonlandırdı."

                "Kalp krizinden vefat etmişti..."

                "Bu laf!... Cinayeti maskeleme..."

                "Seninki temelsiz bir iddia!"

                "Belgelerde dayanağı var. Sadece o değil, bu senaryoların farkına varan yazar ve gazetecilerden bazıları da sonsuza kadar susturuldular... Bu oyunu bozmak isteyen Dış Güvenlikten bir üst düzey görevlisi, helikop-terle sınırdaki bir ülkeye giderken uyarıldı... Organizasyonun uyarısına; uymaması üzerine helikopteri düşürüldü ve kaza süsü verildi... Yine üst düzey bir dış güvenlik görevlisi tatbikat esnasında kepine atış yapılarak uyarıldı... Uyarıya olumlu yanıt alan organizasyon onun yaşamını sonlan-dırmadı... Örnekler çok... Önce sonuç alabilecekleri basit yolları deniyor-lar. Öldürmek onlar için son çare..."

Dibinde kalan son damlaları zorlukla ağzına döken İyiyön, bira kutusunu masaya sertçe indirerek,"Senin bilgi, sezgi ve mantığınla düşünürsek; SEN NİYE ÖLÜ DEĞİLSİN?..." diye buz gibi bir sesle sordu.

                "Bazı teşebbüsler oldu... Yıllardır yaptığım mücadeleler nedeniyle  deneyimlerim var... Korunmayı ve gizlenmeyi de iyi biliyorum." Yanan ışıldağa, gözlerini kırpıştırmadan dikti. "Kendimi yaşayan bir ölü olarak vasıflandırıyorum ve ölümden korkmuyorum. Sadece toplumu bu yönde uyarmak için zamana gereksinimim var!... Özellikle sana ve senin gibi arkadaşları ikna etmeye... Tek başıma mücadele edemeyeceğimi biliyo-rum."

"Sana birşey daha soracağım sakın alınma... Geçmişte aramızda bayağı sorunlar yaşanmıştı. Kurallara bağlı olmadan çalışmalar yaptığın-dan dolayı sen ve grubunla düşman gibiydik... Neden bir başkasını değil de beni çağırdın bu sıcak ormana?..."

                "Yanıtını bildiğin bu soruyu sormakla kendini tatmin etmek istiyorsun... Evet, galiba senin ve birkaç arkadaşın dışında pek kimseye güvenmiyorum... Senin gerçek anlamda kendi çıkarlarını göz ardı ederek insanlık için katıksız mücadele veren biri olduğunu önceden de biliyor-dum. Sadece yöntemleriniz bana çok saçma geliyordu... Ama siz gerçek güvercinleri artık seviyorum galiba."

                "Teşekkür ediyorum! Güvenine layık olacağım... Peki şehirde yaşayıp neden koruma istemiyorsun?"

                "Güldürme beni... Adresi belli hedef olurum."

                İyiyön, ayağa kalkarak içi belgelerle dolu beş klasörü, Rutbin’inde yardımıyla çuvalın içine koydu. Ağırlaşan çuvalı zorlukla kaldırdı. Boşta kalan elini samimi bir şekilde Rutbin’e uzatarak, "Benden istediğin başka bir şey var mı?" diye sordu.

                "Gereğini yapacağına inanıyorum... Benden haber bekle!... Bazı arkadaşların elde edip bana ulaştıracağı belgeleri üst raporunu hazırladık-tan sonra sana sunacağım. Sakın  benle bağlantını koparma!..."

                İyiyön, başını olur anlamında salladı.

                Kapıya doğru yöneldiğinde Rutbin’in sert elini kolunda hissetti.

"...........................?!"

"Yanlış anlama, sadece önlem... Önce ben çıkacağım... Beş dakika sonra da sen  çıkarsın!..." dedi.

Rutbin, İyiyön’ün tepkisini beklemeden kapıyı yarısına kadar araladı. Gövdesi kulübe içinde başı dışarıda duruşuyla; çevreyi gözleriyle taradıktan sonra koşar adım kulübeden uzaklaşarak sık ağaçların arasında gözden kayboldu.

 

 

                                                                              ***
« Son Düzenleme: Ekim 04, 2010, 15:25:49 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #8 : Ekim 04, 2010, 13:23:01 ÖS »

 
devamı...
-------------------
Rutbin, sık çalılıkların altına saklamış olduğu yeşil ve kahverengi benekli kampetini aldı.

Ufak alan boşluğuna serdi...

Uzandı...

Üzerine, günlerdir yıkanmamaktan kokan örtüyü çekti...

Uyumaya çalışacaktı.

Aslında yabancısı olmadığı bir yaşamdı...

Yıllarca illegal örgüt ve elemanlarıyla yaptığı geceli gündüzlü silahlı mücadele sürecinde bu tür yaşam biçimiyle barışık hale gelmişti...

Yine uykuyu yakalayamamıştı.

Dolunay ışığı, yaprak dalları arasından Rutbin’in burnunun ucunu gösterebilecek kadar aydınlatıcı ışık huzmeleri indiriyordu.

Böcek sesleri, kulağının az ötesinden gelen sinek sesleri ona ezgisel geliyordu.

"İyi ki, vücuda sürülen sinek kovucu ilaçlardan almışım. Bu ufacık kanatlılarla sabaha kadar mücadele etmem gerekecekti," diye düşünerek kendisini tebrik etti..

Eşini ve çocuklarını düşündü. Uzun zamandır onlardan haber alamı-yordu.

Olaylar duruluncaya, güvenli ortam sağlanıncaya kadar kendisine karşı şantaj aracı olarak kullanılabilecek kişileri bulunamayacakları bir eve gizlenmelerini söylemişti...

Düşünceler, beynini uyuşturmuştu. Gözleri kendiliğinden zorlamasız kapanmalardaydı.

Uykunun ilk kısmı olan tilki uykusu aşamasındaydı, şimdi...

Bir sesle irkildi. Gözlerini ve kulaklarını açtı... Yaprak hışırtısına benzeyen bir sesti bu.

İlgi çekici ikinci ses, kuru yaprakları barındıran bir dalın üzerine basıldığında çıkabilecek seslerdendi. Civarda bulunan hayvanlar gece gezmelerinde  galiba, diye düşündü.

Bu düşünce kendisini tatmin etmedi. Yanı başında bulunan silahının emniyetini açtı, yüzükoyun döndü. Gözleriyle dal ve yaprakların arasından etrafı dikkatli bir şekilde incelemeye başladı.

Elli-altmış adım uzaklıkta bir karartının çevreyi incelediğini fark edince, soluğunu tuttu. Karartının yanına; elinde uzun namlulu silahla birinin yaklaştığını görüyordu.

Rutbin yerde sürünerek yakınındaki kocaman bir ağacın arkasına geçti. Terden vıcık vıcık olmuştu. İlk kez dolunaydan bu kadar nefret ediyordu.

Ağaçların gövdelerini kullanarak uzaklaşmaya başladı. Şarki müca-delesinde, çevreden açılan yaylım ateşleri arasında cesaretle onlara karşılık vermişti. Yüz yüze bedensel mücadelelerde gerekli performansı göstermiş ve sağ çıkmıştı.

Fakat şimdi... İlk kez ve şimdiye kadar tatmadığı, duyumsamadığı bir duyguyu algılıyordu...

Bu, içini ürperten, kalp atışlarını hızlandıran, tüylerini diken diken eden, damarlarındaki kanı daha kısa aralıklarla beynine pompalayan bir duyguydu.

Bu, bütün çıplaklığıyla KORKU duyumsamalarıydı.

Korkuyordu....

Bu duyguyu engelleyemiyordu. Bedenine ve ruhuna usulca sahiplenen, kendisini ele geçiren etkiyi içselindeki telkinler yok edemiyordu... Beynine bir kurşun sıkmak, işin kolaycılığıydı.

Korku, tüm hücrelerine yayılmıştı... Beyni karıncalanıyor, saçlarının dipleri kaşınıyor, bedeni titriyordu. Soluk alıp verme ritmi, normal düzeneğini kaybediyordu. Ne kadar bastırmak istese de, sıklıkla alıp verdiği soluğu ormanda yankılanıyor gibi geliyordu kendisine.

Alıp verdiği oksijene doyamıyordu. Yüzü ateş sıcaklığındaydı.

Uzman üstlerinin sürekli tekrarladıkları; “korkunun üzerine gitmek, korkuyu kaçırır ve tüketir,” öğretisini anımsadı... Şimdi; korkunun üzerine gitme düşüncesi  kendisini daha çok korkutuyordu.

                Kah koşarak, kah yürüyerek, kah etrafı inceleyerek geçirilen süre ,yarım saati aşmıştı...

                Bir çalılığın altında gizlenerek dinlenmeye çalışırken, “Sonu en  çok ölüm! İlerisi yok! Neden korkuyorsun?...” telkininde bulundu, kendisine.

Galiba tehlikeyi ıskalamıştı...

Şimdi daha farklı şeyler düşünebiliyordu.

Yerini nasıl tespit etmişlerdi. Yakın iki arkadaşı ile dün gelen Ajan İyiyön dışında kimse bu ormanda gizlendiğini bilmiyordu. Arkadaşlarının her ikisine  güveniyordu.

Peki ya İyiyön! Bilgi sızdırmış olabilir miydi?..

Gördüğü siluetler; ormanda bulunan serserilere ait olabilirdi... Başkaca iş çevirmeye gelen kişiler de olabilirdi... Balık avlamaktan bıkıp ormanda avlanmaya çıkan balıkçılarda olabilirdi.

Tehlikeye şartlanmışlık nedeniyle nasılda bunları düşünmemişti?...

                Hiçbir şekilde dışarıdan görünmesi mümkün olmayan bir yerdeydi ve bu kendisine güven veriyordu.

                “Çıt!... Çıt!... Çıt...” Biraz önce duyduğu seslerin tekrarıydı. Bu kez bekleyecekti... Yüzleşmek istiyordu. Orman genişti ve önceki alandan bayağı uzaklaşmışken aynı sesleri duyması; kaçmanın çare olmadığı sonu-cuna ulaştırmıştı kendisini...

Yaklaşık, on beş metre öteden bir karartının yavaşça kendi bulundu-ğu yöne doğru ilerlediğini gördü.

Mevzisinden doğrulmadan, "Olduğun yerde dur!... Kimsin?" diyerek bağırtılı uyarılarda bulundu.

Karanlıktaki karartı, ses vermediği gibi ilerlemesini de durdurmadı.

Karartının yanına ulaşmasına beş adımlık mesafe kalmıştı... Rutbin, elinde hazır olan tabancayla üst üste ateş açtı... Karartıdan ses çıkmamıştı.

Durmamış ve düşmemişti...

Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kırpıştırdı; gözlerini... Ellerinin titreme-sini önlemeye çalıştı...

                Karartı ile yüzleşti...

Karartı, içinden geçip kayboldu...

Arkasını döndüğünde karartının kendisinden uzaklaşmakta olduğunu fark etti...

Galiba halüsünasyon görüyorum, diye düşündü.

                Düşünceleri engellendi. Bu kez çıtırtılar dört bir yandan geliyordu. Çıtırtılar baş ağrıtıcı, kulak tırmalayıcı seslere dönüştü. Ormanın; tüm ağaçlarının, çalılarının, yapraklarının, böceklerinin, vahşi hayvanlarının, kuşlarının... Ormanın barındırdığı canlı cansız varlıkların tümünün bileşik çığlıklarıydı sanki...

Birkaç saniye sonra yerden bitercesine bir çok karartının kendi üzerine geldiğini görür gibi oldu.

Mermi dolu şarjörünü tabancasındaki boşuyla değiştirdi. Karartılara doğru rasgele ateşledi. Karartılar üzerinde yine bir etkisi olmamıştı. Karartılar üzerine geliyordu. Kendisiyle her yüzleşen karartı, içinden geçerek kayboluyordu. Yeniden  karartılar ve sonra daha yenileri...

Tüm şarjörlerini ve yelek ceplerinde bulunan mermilerini tüketmişti. Mermilerle birlikte kendisi de tükenmişti.

Mermilerinin bitmesinin akabinde karartılar da  kaybolmuştu...

                Şafağın kızıllığı, sabahın işaretiydi. Rutbin için ise umudun ve güvenin...

Ruhsal tedaviye gereksinimim var, diye düşündü. Olanlar kendi ürettiğim korkulardan kaynaklı...

Bu yargı kendisini rahatlatmıştı...

                Arkasından gelen bir ses onu irkti, "Atış talimin bitti mi?"

                Bu ses oluşan yargısını tamamıyla silmişti.

                Sesin geldiği yöne baktı. Ses ve sahibi, tanıdık birine aitti. Bu  İkiyüz’ dü. Sarı saçlı, mavi gözlü, uzun boylu, bozuk psikozlu bu gençle bir ara aynı bölgede birlikte çalışmalarına rağmen birbirlerine hiç ısınama-mışlardı.

                Rutbin, "İkiyüz!..." diyerek seslendi. "Burada ne işin var?..."

                "Sabah gezmesine çıkmıştım!"

                "Gevezeliği keser misin!"

                Rutbin,"Bana bir diyeceğin yoksa, iyi sabahlar dileyerek birbirimizden ayrılalım," dedi. İkiyüz'ün geliş amacını çabucak öğrenme amaçlı bir girişimdi bu.

                İkiyüz, birden ciddileşti. Gözleri kanlandı. Bakışlar dostane değildi. Kavuşturmuş olduğu kollarını birbirinden ayırdı. Sağ elinde tuttuğu silahın namlusunu  Rutbin’e doğru yöneltti. "O kadar kolay değil!" diye bağırdı. "İyiyön anlattığın saçmalıklardan birine söz ederken gizli kulakla dinledim..."

                Rutbin, elindeki silahı aniden ona doğrulttu. Tetiğine bastı.

                İkiyüz'ün kahkahaları ormanda çınladı, "Atış taliminde mermilerin tümünü harcadığını unutmana senin adına üzüldüm, " dedi.

                "Ne duruyorsun?... Uzatmana gerek yok, vur beni!"

                Dişlerini gıcırdatarak, "İzin ver de; tadını çıkarayım..."dedi İkiyüz. "Bugün yargı ve infaz günün. Yargılanman tamamlandı. Suçlusun. Cezan, ölüm. İnfazda kullanılacak sarf malzemesi standartlara uygun olduğu üzerindeki damga ile müseccel iki kurşun..."

                Rutbin, yargı ve infazı tanıyacak, boyun eğecek biri değildi. Haklı haksız tüm saldırılarda savunma hakkı kullanabileceği bir eğitimden geçmişti.

Beklememeliydi. Beklemek, ölmekti. Ona bu izni vermemeliydi.

Sağ ayak bileklerinin üzerinde bulunan komando bıçağını kınından ani bir hareketle aldı. Fırlatacağı anda İkiyüz’ün silahından üst üste  çıkan  iki kurşunla, seri hareketinin devamını engelledi. İkiyüzün, silahından çıkan iki mermi ile yere serilmişti.

Gözlerindeki korku, yerini mutluluk hissiyle dolu  ölü bakışlara terk etmişti...

 

Ber, gördüğü rüyadan ve uykusundan kan ter içinde uyanmıştı. Elleriyle bedenini yokladı.

Sanki  orada kendisi de bulunmuştu.

Sanki rüya değildi.

Zihnini toparlayarak yeniden uykuya daldı.


(Dansöz Kıvırmaları- sh. 153 vd.)
« Son Düzenleme: Ekim 04, 2010, 13:24:10 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!