Google Reklamları
HAZİRANDA ÖLMEK ZOR - Orhan Kemal, Ahmed Arif, Nazım Hikmet'i Anma Etkinliği
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 24, 2012, 13:08:13 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: HAZİRANDA ÖLMEK ZOR - Orhan Kemal, Ahmed Arif, Nazım Hikmet'i Anma Etkinliği  (Okunma Sayısı 2030 defa)
0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« : Mayıs 21, 2010, 18:18:56 ÖS »


ÖTEKİLERİZ Kültür Sanat GİRİŞİMİ ile Seyhan Sosyal, Kültür ve Sanat Derneği'nin birlikte düzenlediği HAZİRANDA ÖLMEK ZOR adlı,  Orhan Kemal, Ahmed Arif, Nazım Hikmet'i anma etkinliği 5 Haziran 2010 Cumartesi ile 6 Haziran Pazar günleri Dilan Cafe'de gerçekleştirilecektir. İlhan Kemal tarafından kaleme alınan etkinlik bildirisi ile ayrıntı program aşağıya eklenmiştir. 

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #1 : Mayıs 21, 2010, 18:20:08 ÖS »

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR:

Etkinliğin adına dair…

Baktığımızda Orhan KEMAL 02.06.1970, Ahmed ARİF 02.06.1991 ve Nazım HİKMET 03.06.1963 tarihlerinde aramızdan ayrılmışlar. O kadar ki, Orhan KEMAL ile Ahmed ARİF’in aramızdan ayrılış tarihleri bile aynı. Arkadaşlarla, haziran ayı içerisinde aramızdan ayrılan bu değerli üç sanatçımızı anma etkinliği düzenleme kararı aldığımızda öncelikle etkinliğe uygun bir isim bulmalıyız diye düşündük. Ve elbet zor olmadı bu. Hasan Hüseyin KORKMAZGİL’in  Orhan KEMAL anısına armağan ettiği o ünlü şiiri anımsadık: “Haziranda Ölmek Zor”  Etkinliğin içeriğini birebir karşılayacak güzel  isim… Çünkü şiir her ne kadar Orhan KEMAL’e armağan edimli olsa da, dizeler arasında dolaştığımızda Nazım HİKMET’e de bir anış, bir selam gönderiyordu. Kaldı ki Hasan Hüseyin KORKMAZGİL bir yazısında bu şiiri her iki sanatçıya ithaf ettiğini belirtmişti…

Amaç…

Hasan Hüseyin KORKMAZGİL’in deyimiyle, onlar, “bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta”. Ancak biz biliyoruz ki, hatırlayış ve vefa uzakları silendir, yakınlayandır sevdiklerimizi şimdiki günlerin avlusuna. Onlar yokken de onlarla olabilmenin olanağını sunan yegane duygudur vefa. Şiir, öykü ve roman iklimimize güzide yapıtlar serperek aramızdan ayrılan bu değerli şair ve yazarları hakkını iade ederek anış, aslında onlara bir şey katmaktan öte, onlardan aldıklarımızı bugünün ve yarının çocuklarına taşımak eylemidir. Gideniyle kalanıyla varlık ve yokluk zincirinin halkalarıyız her birimiz. Varlık zincirden koparak aramızdan ayrılanlar dünyaya düştükleri izle aslında hâlâ bizimledirler. Yaşamaktadırlar. Asıl yokluk unutuluştur. Belki de sanatçının yazma eyleminin ardındaki bilinç altı gerçeklik, onun ölümsüzlüğü arayışıdır. Saygı duyulası bu çabayı algılama hünerimiz, aşk denen fanusa insancıllık biriktirirken, aynı zamanda daha aydın yarınlar adına fenerimiz de olur. İşte bu etkinlikle belki de karanlığa tutulan fenerler olabilmeyi ummuşuzdur.

Bu umuşu bir somuta yaslamak adına alanlarında uzaman değerli akademisyenler, şair ve yazar arkadaşlarımız hummalı bir çalışma içerisine girerek, yapılanın laf ola beri gele’nin ötesine taşması yönünde ellerinden geleni yapacaklar. Yard. Doç.Dr. Bedri AYDOĞAN, Bahattin YILDIZ, Kemal OLCAY, İlkay TUNA ve Recep GEDİK, Orhan KEMAL roman ve öykücülüğünü inceleyecekler. Prof.Dr. Çetin DERDİYOK, Ali SELÇUK, Zeki KARAASLAN,  ve Hasan BİBER, Nazım HİKMET şiirleri üzerine çalışmalarıyla etkinliğe bir derinlik kazandıracaklar. Ali OZANEMRE, Aysel Yenidoğanay GÖKÇELİK, Adil OKAY ve Cemil OKYAY, Ahmed ARİF şiirlerine dair yaptıkları çalışmalarla onun şiirleri hakkında hiç bilmediğimiz kıyılara çevirtecekler gözlerimizi.

Ve elbette Ahmed ARİF ve Nazım HİKMET ise söz konusu olan, şiirlerinden oluşan bir dinleti demetini bu etkinliğin masasına bırakmamak olmazdı. İsmail TİMUÇİN, Demet Duyuler DOĞAN, Halise TEKBAŞ, Dr. Enver SEÇİNTİ, Nurten Turhan YÜKSEL, Ramazan ÖZKAYA ve daha nice sanatçımız Ahmet ARİF ve Nazım HİKMET şiirlerini seslerine yüreklerinden aşk katarak, Kadir FIRTINA’nın fon müziği eşliğinde yorumlayacaklar. Yusuf Kenan ÜÇER, Kurtuluş Savaşı Destanını okurken slayt gösterileriyle bir başka tatlandıracak. Doğrudur, bir dönem Orhan KEMAL’in de şiir yazmışlığı olduğunu biliyoruz, ta ki Nazım’dan “şiiri bırak, öyküye bak” öğüdünü alana kadar. Demem o ki, dinletimizde Orhan KEMAL şiirlerine de yer verebilsek iyi olacaktı… Bu seferlik bağışlayınız, bir dahaki etkinliklerde bu husus üzerine de eğileceğimizi bir dipnot olarak düşmeli.

Yaşadığımız kentten sorumluyuz her birimiz. “Bu kentte güzel şeyler olmuyor” hayıflanmasını bırakarak, el ele verip yola çıktığımızda, bir sihirli değnekle dokunmuşçasına, kurudur dediğimiz dalların bile nasıl da çiçeğe durduğunu hep birlikte göreceğiz.

Daha güzel günlerde, tekrar: Görüşeceğiz…
                                                  
       İlhan KEMAL                                                                                                    
« Son Düzenleme: Mayıs 21, 2010, 18:22:19 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #2 : Mayıs 21, 2010, 18:38:48 ÖS »

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR

Orhan Kemal, Ahmed Arif ve Nazım Hikmet’i anma etkinliği.

YER : Dilan Cafe,
Reşatbey mah. Can Hastanesi Arkası. Tlf: 454 59 87 Seyhan/Adana


TARİH-SAAT  :
1.GÜN :  5 Haziran Cumartesi  Saat :17:00-20:00
2.GÜN  : 6 Haziran Pazar         Saat :17:00-20:30

PROGRAM

1.Gün : 05 Haziran 2010, Cumartesi

Saat : 17:00
Açılış- Etkinlik Bildirisi : İlhan KEMAL

Şiir : Haziranda Ölmek Zor (Hasan Hüseyin KORKMAZGİL)
Okuyan : Alperen

Saat : 17.30 -17:45
SİNEVİZYON GÖSTERİMİ
Bereketli Topraklar Üzerinde- Orhan KEMAL

Saat : 17:45 – 18:45
SÖYLEŞİ : Orhan KEMAL’in Öykü Ve Romanında Çukurova
KATILIMCILAR:
Yard.Doç.Dr..Bedri AYDOĞAN – “Orhan Kemal”
Bahattin YILDIZ – “Orhan Kemal’in Bir Eserinden Çukurova’ya Mizahi Bakış”
Kemal OLCAY – “Orhan Kemal’in Eserlerinde Çukurova İnsanları”
İlkay TUNA – “Orhan Kemal'in Kadınları”
Seyhan-Der – “Yoksulların Yazarı Orhan Kemal”

ARA  : 18:45-19:00

SAAT 19:00-19:30
MÜZİK DİNLETİSİ
Rıfat HINIS


Düzenleyenler:

ÖTEKİLERİZ Kültür Sanat GİRİŞİMİ
www.otekileriz.net
otekileriz@gmail.com


Seyhan Sosyal, Kültür ve Sanat Derneği
seyhansosyalkulturvesanatdernegi@hotmail.com
« Son Düzenleme: Mayıs 21, 2010, 18:47:22 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #3 : Mayıs 21, 2010, 18:43:35 ÖS »


HAZİRANDA ÖLMEK ZOR

Orhan Kemal, Ahmed Arif ve Nazım Hikmet’i anma etkinliği.

YER : Dilan Cafe,
Reşatbey mah. Can Hastanesi Arkası. Tlf: 454 59 87 Seyhan/Adana


2.Gün : 06 Haziran 2010, Pazar
 
Saat : 17.00-17:15
SİNEVİZYON GÖSTERİMİ
Memleket - Nazım Hikmet


Saat : 17:15 – 18:15
SÖYLEŞİ: NAZIM HİKMET - YAŞAMAYA DAİR
KATILIMCILAR:
Prof. Dr. Çetin DERDİYOK – “Nazım Hikmet”
Zeki KARAASLAN – “Nazım Hikmet’in Davet Şiiri Üzerine”
Ali SELÇUK – “Poetik bir metin olarak Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e mektupları”
Hasan BİBER – “Nazım Hikmet’in Şair Kimliği Üzerine”


Saat: 18:15-18.35
NAZIM HİKMET ŞİİR DİNLETİSİ
Enver SEÇİNTİ – Hoş Geldin
Ramazan ÖZKAYA – Salkım Söğüt
Hasan BİBER – Güneşi İçenlerin Türküsü
İsmail TİMUÇİN – Japon Balıkçısı
FON MÜZİĞİ:
Kadir FIRTINA – Bağlama
Koray Emre ŞENYİĞİT - Gitar

ARA : 18.35-18.50

SAAT : 18:50-19:00
SİNEVİZYON GÖSTERİMİ
Hasretinden Prangalar Eskittim – Ahmed ARİF

SAAT : 19:00-19:40
SÖYLEŞİ : AHMED ARİF- 33 KURŞUN
KATILIMCILAR :
Adil OKAY – “Ahmed Arif Şiirinde İmge”
Ali OZANEMRE – “Ahmed Arif’in Mücadeleci Yönü”
Aysel Yenidoğanay GÖKÇELİK – “Ahmed Arif’in tütün kâğıtlarına yazdığı şiirler.”
Cemil OKYAY – “Ahmed Arif'in şairliği ve şiirlerinin öne çıkan bazı özellikleri”

Saat: 19:40-20:00
AHMED ARİF ŞİİR DİNLETİSİ
Demet Duyuler DOĞAN – “Suskun”
Halise TEKBAŞ – “Unutamadığım”
Nurten Turhan YÜKSEL  - “Onur da Ağlar”
FON MÜZİĞİ :
Kadir FIRTINA – Bağlama
Koray Emre ŞENYİĞİT - Gitar


SAAT : 20:00-20:30
KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI
Yusuf Kenan ÜÇER
(Slayt Gösterimli)



Düzenleyenler:

ÖTEKİLERİZ Kültür Sanat GİRİŞİMİ
www.otekileriz.net
otekileriz@gmail.com


Seyhan Sosyal, Kültür ve Sanat Derneği
seyhansosyalkulturvesanatdernegi@hotmail.com

« Son Düzenleme: Mayıs 21, 2010, 18:48:42 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
HBozkurt
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 587



« Yanıtla #4 : Mayıs 21, 2010, 20:08:52 ÖS »

ötekileriz farkı bu olsa gerek.tüm dostlara katılımcı arkadaşlara başarılar diliyorum.sevgilerim güneyin sıcak insanlarına
« Son Düzenleme: Mayıs 21, 2010, 20:09:31 ÖS Gönderen: HBozkurt » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
K. Kozanoğlu
K.KOZANO?LU
ÖKS Girişimcisi
**
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 50

ellerimde güller, ayaklar?m kül...


« Yanıtla #5 : Mayıs 22, 2010, 11:17:18 ÖÖ »

Başka yerlerde olsak ta kalbimizin bir parçası hep Adana'da, Çukurova'da, sizinle. Kucak dolusu sevgiler, tebrikler, başarılar...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

k.kozano?lu
Şeyda GÜNEŞ
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 376


« Yanıtla #6 : Mayıs 25, 2010, 10:34:16 ÖÖ »

İçeriği dolu, kapsamlı, anılan sanatçıları çeşitli yönleriyle ele alan incelemeleriyle yarına kalabilecek bir etkinlik programı hazırlanmış. Çukurova Üniversitesi'nin değerli akademisyenlerine, şair ve yazar arkadaşlara, Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi ve Sehan Sosyal Kültür ve Sanat Derneği sorumlularına teşekkür etmek lazım, teşekkürler.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #7 : Mayıs 25, 2010, 18:17:25 ÖS »

Varsa bir başarı, tebrike değer bir emek, hepimizindir; tüm Ötekileriz'in ve katkı sunanlarındır. Teşekkürler...
« Son Düzenleme: Mayıs 25, 2010, 18:17:46 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #8 : Mayıs 25, 2010, 18:34:09 ÖS »

« Son Düzenleme: Mayıs 25, 2010, 18:35:41 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Nisa NUR
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 257


« Yanıtla #9 : Haziran 02, 2010, 13:08:07 ÖS »

Dolu dolu bir program hazırlamışsınız arkadaşlar... Kutluyorum.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Transferci
Yalçın Bozer
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 188



Site
« Yanıtla #10 : Haziran 13, 2010, 12:52:07 ÖS »

"Haziranda Ölmek Zor" etkinliğinde yer alan katılımcıların epostamıza göndermiş oldukları söyleşilerine dayanak metinleri aşağıda sunulmuştur.  
« Son Düzenleme: Eylül 11, 2010, 00:00:51 ÖÖ Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Bana da Transfer işi yüklendi.
Transferci
Yalçın Bozer
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 188



Site
« Yanıtla #11 : Haziran 13, 2010, 13:03:10 ÖS »

“Davet” Buyurmuşsunuz efendim,başımız üstüne
---------

DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...

Nazım Hikmet




Veysel Çolak, “Geri çekiliş kaçınılmazdır, çünkü yaşanan bozgundur. Ama gerçekleştirilen iş, yapılan şiir, bu bozgunda üretilen çiçektir,der.” Sonuç olarak şiirin işlevi bir çiçeğin işlevine indirgenmektedir. Rengini ve kokusunu usul, usul dünyaya salan bir çiçeğin işlevine!
Belki de, Nazım Hikmet şiirine ilk bakış bu olsa gerek. İlk şiiri yangın var diye bağıra, bağıra söylediğidir (Heybeli adada). Kendisi, şiiri için şöyle der. Kemal Tahir’e mahpushaneden yazdığı bir mektupta: “Bizim insanlarımız bizleri, sanatkarlarını, hayatlarının her tezahüründe okuyabilmeli, sordukları her sualin –sanat bakımından- karşılığını bulabilmeli.” Dedikten sonra  şöyle bir açıklama gereği duyar: “Yani sevdikleri zaman, aşk şiiri okumak ihtiyacında oldukları zaman, yani dönüştükleri zaman, kavga şiiri okumak ihtiyacında oldukları zaman, ümit şiiri okumak ihtiyacında oldukları zaman, yani muzaffer oldukları zaman, sevinç şiiri okumak ihtiyacında oldukları zaman, ihtiyarlık meselesini çözmek ihtiyacında oldukları zaman, tabiatı dinledikleri zaman, cemiyet meselelerini halletmek istedikleri zaman, hasılı, insanlarımız her anlarında bizim kitaplarımızı ellerinden bırakmamalıdırlar.”
Nazım Hikmet yaşadıklarının etkisinde kalır. Hapis yatması, askerliği er olarak yapması, saplıcana tutulması, İstanbul’un işgaline çok üzülmesi, sosyalizme ilgi duyması, haksızlığa tahammül etmemesi ve her şeyden önce, içsel fırtınasının sukûte ermesi için, en kurğulayıcı, etkileyici, duygusal, erotik ve lirik şiirler yazmıştır. İlk şiirlerini, Yeni Mecmua, İnci, ve Celal Sahir’in (Erozan) çıkardığı dergilerde yayınlanmıştır.
            Davet:Yürek çarpmasıdır.
Nazım Hikmet, şiirde en önemli noktanın, içerik ile tarzın birbirine uygunluğu olduğunu aşikar eylemiştir. Şiirde bir bütünlük, anlam, stil, müzik, ritim, ahenk ve şekil, aynı zamanda her okuyanda bir iz bırakmayı arzu etmiştir. Ve şiirlerini öyle yazmıştır. İçsel duygularının fırtınalarını dışa vurmayı becerebilmiştir. Sosyalist bir düşünceyi, ezilmişliği ve haksızlığı dile getirmeyi erdemleştirir. Kalemini konuştururken dizeleriyle, tüm ihanetlere, olumsuzluklara savaş açarak, barışın yolunu kutsallaştırmaya çalışmıştır..
Kendi duruşunu anıtlaştırırken, halkın beklentilerini şiirleştirir. Bunu “Kurtuluş Savaşı Destanı”nda çok iyi dile getirir. Böylece, geniş okuyucu ve halk kitlelerine ulaşmayı başarır. İdeolojik görüşlerini, şiirle birleştirme erdemliliğini de gösteren Nazım Hikmet şiir virtüözü haline gelir.
Psikolojik ve sosyal oluşumlar ona güç katmış, yazmayı motive etmiştir. Şematize ettiği şiirlerdeki kelimeler güzide değerdedir. İyi bir kuyumculuk ve bezeme vardır. Nazım Hikmet şiirlerinde; şiirlerini adeta canlandırıp konuşturabilmiştir.
Belki de gençliğinin en güzel yıllarında, vatanından uzakta sürgün yaşaması, ona kudret ve yazma yeteneği vermiştir. Gurbetin ketum dili Nazım’a kuvvet vermiştir. İçindeki yangını yazarak söndürüp, vatan hasretini gidermiştir.. Doğduğu, büyüdüğü, öğrenim gördüğü toprakların hasretini beyaz kağıtlara dökerek haz duymuştur.. Sıla özlemi burnunda tüterken bacasının dumanlanması, şiirin kibrit çakımı ile gerçekleşmiştir.
Nazım Hikmet gördüğü düşleri gerçeğe entegre etmeyi bilmiştir. Mayakoviski’yi, Puşkin’i ve Neruda’yı çok iyi analiz etmiştir. Hatta çok da etkisinde kalmıştır. Şiirlerinde, isyankarlık, saldırma ve karşı koyma vardır. Uzun ve yorucu bir yoldan gelmektedir. Doğa ve insanlık aşığı bir yapıya haizdir. Göğün derinliklerindeki özgürlüklerin peşi sıra ağlamaktadır adeta. Ölünce değil, yaşarken özgür olmayı ve insanca yaşamanın hakkımız olduğuna inanmaktadır.
Acaba Nazım’ın davet şiiri neyi anlatıyor? Hangi duygulara hitap ediyor. Bu ülkenin işgalden kurtuluşunu, kolonilikten kurtulup, özgürlüğe son hızla gitmesi olarak değerlendirmektedir. Tıpkı atlar gibi, rahvanla, dörtnala gitmesidir. Bu şiiri kimlere ithaf etmiştir? “Davet” şiirinin anatomisinde, bir bedende bulunan her şey, en ince detayına dek bulunmaktadır. İçeriğine uygunluk vardır. “Davet”te işlenen tema; tamamen bu ülkenin gerçekleridir. Bu ülke insanının düşünce modelini ve içinde bulunduğu ahvalı anlatmaktadır. Serbest bir şiir olsa da, gayet uygunluk, ritim, kafiye ve ahenk okuyucuya haz vermektedir. Davet şiirindeki dilin kullanımı bir üst dil, öze yaklaşım hâkimiyeti ön plandadır.

“Dörtnala gelip uzak
Asya’dan
Akdenize bir kısrak başı gibi
Uzanan bu memleket bizim”

Nazım Hikmet, “Dörtnala” gelmeyi yeğler “Uzak Asyadan”. Sanki deli bir kısrak’ın üstünde, kamçı çeker sınır boylarında. Hem de kısrak başı gibi dolaşır Akdenizi. Burada “uzak”, “kısrak başı” gibi ender seçilmiş kelimelerin anlamı; bu ülkenin bir uçtan, bir uca bizim olduğuna işaret eder.

“Bilekler kan içinde
dişler kenetli, ayaklar
 çıplak”

Duygularını öyle içselleştirmiştir ki, “Bilekler kan içinde” de olsa, “Dişler kenetli, ayaklar çıplak” da olsa, yine yurt savunması kaçınılmaz ve en büyük erdemdir, demektedir. Vatan işgal edilince onu savunmak, kurtarmak için hayatını seve seve feda edeceğini belirtmek ister. Nasırlı eller, çıplak ayaklar da olsa yurt savunmasında bedenini feda etmekten kaçınmaz. Bu sözde değil özdedir. Kendi vatanında esir olmaktansa, ölmenin daha faziletli olacağını betimler. Nazım Hikmet’in onlarca memleket şiirinden en güzide olanı “Davet”tir.

“Ve ipek bir halıya benzeyen
toprak, bu cehennem,bu
cennet bizim.Kapansın el”

Şair ülkesini ipek halıya benzeterek yüceliğine işaret eder. Aynı zamanda “Cennet” gibi görüp “Cehennem” de olsa bu güzel ülkenin bizim olduğunu ifade eder. Sevgisini, korkusunu, ihanetleri, özlemleri ve hasretleri dile getirir. Şiirlerinde bağımsızlık tutkusundan ödün vermez..

“kapıları,bir daha
 açılmasın, yok edin insanın
 insana kulluğunu
Bu davet bizim…Yaşamak

Nazım Hikmet’in içi yanar. Haykırmaya başlar, el kapılarına isyan eder. “Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın” derken, köleliğe vurgu yapar. “İnsanın insana kulluğunu” reddeder. Dünyaya barış, ülkesine de sevgi ve saadet istemiyle yanar. Ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılardan arınıp mutlu yarınlara kavuşacağını ummaktadır.
 
“bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi
KARDEŞCESİNE
Bu hasret bizim”…
“Nazın Hikmet, son dizelerde vurgusunu tüme yayar. Şirin başı ile son bölümleri arasında vurgulamak istediğini birleştirir, “Bu davet bizim” der. Ayrık otları gibi yayılır. Bir nenir gibi coşmayı hedef seçer. Ormanda bir ağaç gibi özgür, bağımsız ve demokratik bir yapıyla “Kardeşçesine” yaşamı bir hasret görüp, ona kavuşmayı arzu eder. İşte şair burada gerçek hünerini göstermiştir. Şiirde bütünlük, vurgu, insancıllık, özgürlük, haklara ve halklara saygıyı üst düzeye oturtur.
Şimdi kullandığı kelimelere bir bakalım: davet, dörtnala, uzak, akdeniz, memleket, bilek, kan, dişler, kenet, ayaklar, çıplak, ipek, cennet, cehennem, el, kapılar, kulluk, insanlık, yaşam, ağaç, orman, kardeşçe ve bizim.
Nazım Hikmet, derin bilgilerinin ışığında, kuyumculuk ve bezeme ile seçtiği kelimeler başlı başına her biri atom bombası ve Mehmetçiğin İngiliz filintasında, Çanakale geçilmez’de birer kurşundur. Nazım Hikmet’in şiirlerini incelerken görüyoruz ki; hayat ve vatana bakışı aşk doludur. Derin mana itibarıyla, şiirlerini her okuyucuya bir güzellik, bir haz, bir fikir, duygu, belki de panoramayla bakmayı önermektedir. Böylelikle hayat karşısındaki tavrı, tarzını net olarak ifade etmektedir.  Kendi izlenimlerini vatan sathında çağdaş, ideolojik bazdan ziyade, bir görev gibi algılamaktadır. Onun için orijinal şiirler yazmayı çok güzel başarmıştır. Cumhuriyet döneminin en önemli şairlerindendir. Nazım Hikmet burada ses ve mana bakımından üst dil kullanmıştır. En üst çıtaya ulaşmıştır. Karanlıktan aydınlığa ulaşmanın en doğru yolu, sorgulayıcı olmaktır.
Modern şiirin tüm vasıflarını taşıyan “Davet” güneşli günler, bereketli topraklar, cennet gibi vatanı düşlemektedir. Şair ülkesinde özlem duyduğu yüzmeyi, kendi denizlerinde yapmayı istemektedir. Belki de ilk kulacı laiklik ile yapmayı arzu eder. Köstebeklerden uzak şahsiyetli kişiliklere idareyi benimseyerek yaşamı ister. Onun için gözlerinde, uzak Asya gibi algılar vatanı.
Nazım için “kavga” yaşadığı çağda ve dünyada artık sınır tanımaz. Onun için de yalnız belli alanlarda, belli yollarda, belli bir tavır içinde yapılamaz. Yaşamın her alanında,her an yüz yüze gelinir onunla. Söylenen söz kadar, içeriğin verilişi de girer. “Hem yalnız kendisinden” söz açmak, “Hem bir tek insana, hem milyonlara” seslenmek “hem bir tek elmadan, hem sürülen topraktan, hem zindandan dönen insanın ruhundan, hem kitlelerin daha güzel günler için savaşından, hem bir tek insanın sevda kederlerinden” söz açan şiirler yazmak, “insana has olan her şey”in  şiire de has olmasını istemek demektir.” Kemal Özer böyle yazar Nazım için.
Nazım Hikmet, tüm şiirlerinde olduğu gibi “davet”e de noktalama işaretlerine, büyük harf, virgül, iki nokta, ünlem, soru işareti, üstel yazımları harfiyen uygulanmıştır.  Bu şiir sesli okunduğunda noktalamalara dikkat edilip esler verildiği zaman haz veren kavram ve mana içerir. Fiziksel olarak bakıldığında ise tam bir görünümün olduğu görülmektedir.

                    Onun şiirleri birer slogandır.
                                                                                                                               
Nazım Hikmet: İçinde bulunduğu dünya şartlarının etkisiyle tümcel şiirleri yazmaktadır. Tutuklu kaldığı yılların düşüyle özgürlüğe karanlıktan güneşe doğru koşmaktadır. Bu yüzden gerçekçi ve toplumsal ağırlıklı şiirler yazmayı yeğlemiştir. Poetika, üstdil, simgesel, imge, duygusal, kuram, müzik, ses, dizim etkisel, yer, zaman, mekan, tarih, irdeleme, amaç sol varsayımlarla hürriyetin kapılarını açmak…Bunlar ,şiirlerindeki zenginliklerdir.

Akılla bilgiyi birleştirme ve betimleyerek, şiirde aleniyatı, gizi, umutla yarına bakmayı, halktan ve emekçiden yana olmayı şiar edinmiştir.
Bugün birçok şiirleri yabancı dile çevrilen Nazım Hikmet ,Şiirin doruklarında gezinerek, kükreyerek şairliğin şafağını bulmuştur. Geri kalmışlığa, tükenmişliğe peşkeş çekmez ve baş kaldırır. Asla haksızlığa yüz çevirmez, karşısına hep dikilmiştir. Umuda meşalesini yakarak yol göstererek gider. Bu yüzden üst şiirler yazar. Valery’nin dediği gibi, “şiir sözcüklerle yapılır.” Şiirin tek aracı elindeki malzemesi: kelimeler, sözcükler ve harflerdir. Düz yazıdan hayli uzak, seçimi yaparken iyi vurgu gerekir. Okuyucu “işte şiir bu” diyebilmelidir. Hayal gücümüzü genişletip, ufkumuzu açmalıdır. Dizeler arasındaki ritmi, müziği ve ahengi sağlamalıdır. Okunan şiirde dizelerin birbirlerine bağlı olması gereklidir. Armonik bir zenginliğe haiz olmalıdır. Kurgulanan şiir doğalsal dualıdır. Özgünlük aleniyat kazanmalıdır. Onun şiirlerinde bu saydıklarımız eksiksiz yerini alır.




                                            Zeki KARAASLAN




Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Bana da Transfer işi yüklendi.
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #12 : Eylül 11, 2010, 00:03:35 ÖÖ »

ORHAN KEMAL’İN KADINLARI





 “Haziran’da ölmek zor” der usta… Kalmak daha da bir zordur oysa... Haziran sıcak yaslar ayıdır. Üç ustayı kaybettiğimiz Haziran anmalar zamanıdır. Edebiyat tarihimizin büyük ustalarını hep Haziran’da yolladık sonsuzluğa… Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve Orhan Kemal.

Orhan Kemal Türk yazınındaki en önemli roman ve öykülere adını yazarken bir ilki de gerçekleştirmiştir. O güne kadar hep yan kahraman ve geri plandaki kadınlar Orhan Kemal’le birlikte ön planda yer almaya başlamışlardır. Türk roman ve öykülerinde kadın ilk kez Orhan Kemal’le birlikte “Çalışan, işçi kadın” rolüyle, toplumsal yaşamda kendine yer açmaya çalışan yönüyle belirmiştir. Bu Orhan Kemal’in farklılığını gösteren en önemli unsurlardan biridir.

Ateşli kadın kahramanlar Orhan Kemal'in bir başka önemli yanı da Türk edebiyatına ilk kez yaşayan, cinsellikleri olan kanlı canlı, ateşli kadın kahramanlar taşımış olmasıdır. Kendisine kadar öykü ve romanımızda daha çok geleneksel erkek bakışından anlatılmış olan ve çoğu kez olay örgüsünün destekleyicisi konumunda kalan kadınlar, Orhan Kemal'le tutkulu, yırtıcı, gerçek ve etkileyici kadın kişiliklere dönüşmüşlerdir. 'Çamaşırcı Kızı', (1958), 'El Kızı' (1960), 'Yalancı Dünya' (1966), 'Bir Filiz Vardı' ( 1965), 'Sokaklardan Bir Kız' (1968) adlı eserlerinde daha yoğun olarak ama hemen bütün yazdıklarında kadın hayatlarına yakın durmuş, kenar mahallede yaşayanları, toplumsal konumundan geriye düşmüşleri, sinema ve eğlence dünyasında sömürülen, kötüye kullanılan kızları ve kadınları büyük bir duyarlılıkla gözlemlemiştir. Onun kadınları yazınsal yoğunluk içinde, önyargısız ve sevgiyle anlatabilme özelliği sonraki dönemin kadın yazarlarını da etkilemiş, edebiyatımızdaki kadın tiplerini daha cesur, açık ve inanılır kılmıştır.

Yazar eserlerinde baskın karakter yaratmak yerine, baskın koşullara yer vererek, o günün sosyo- ekonomik durumunu da sergilemektedir. Ezilen, yoksullukla savaşan, itilmiş, bir köşede kalmış, bırakılmış insanları yazarken, içinden geldiği kesimi yazdığını da ifade etmekten çekinmez Orhan Kemal… Neden hep bu kesimi yazdığı sorusuna, bu insanları tanıdığını, tanıdığı insanları yazdığını, zengin kesimi tanımadığını, tanımayı, yaşamlarını, bakış açılarını gözleyebilmeyi de istediğini ama tanımadığını söyler.

 Orhan Kemal'in büyüklüğü; önemi, yakından tanıdığı, birlikte olduğu, yalın, sıradan 'küçük' insanları güçlü bir dil ve dolaysız bir içtenlikle anlatabilmiş olmasındadır. O, alt sınıfın, sokağın dilini, sesini, duygusunu şiirli bir söylem ve kısa, vurucu yeni bir biçemle edebiyatımıza taşımış, halkın sesini yansıtmıştır. Kuşkusuz bu yalın kat, tarafsız bir yansıtma değildir. Orhan Kemal, kendi dünya görüşünden güç alan derin kavrayışıyla hayatı geniş bir biçimde kapsayan eserler üretirken insan olmanın hallerini en yüksek yazarlık vicdanıyla yorumlamıştır. Gerçeği abartmadan, kişilerini gereksiz yere yüceltmeden en önemlisi yaşama sevincini karartmadan.

Toplum “İffetli kadın” modelini dayatadursun Orhan Kemal’in eserlerinde çoğu zaman bu iffeti koruyamaz kadınlar. Yaşam bazen onları öyle bir noktaya getirir ki artık kötü olmayı seçerler. Kaba cinselliğe ve şiddete maruz kalır bazen kadınlar… Kentleşmelerin sancılı sürecinde kenar mahallelerde olanca vahşiliğiyle yoksulluk kol gezmekte, kadınlar da bu direnme savaşında bazen kaybetmekte, bazen kazanmaktadır. Bazen Çamaşırcının Kızı’ndaki gibi pembe hayallerin ardına saklanmaktadır genç kızlar. Sevdiği gencin onu Aktris Lana Turner’a benzetiyor olmasını çok ileri hayallere taşıyan genç kızın annesini de sürüklemesindeki gibi saf bir masumiyet de vardır.

Rusya Bilimler Akademisi, Doğu Bilimleri Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü Svetlana Urutguari, başta yakın arkadaşı olan Nazım Hikmet olmak üzere pek çok şair yazarımızın eserlerini Rusçaya kazandırmakla birlikte, çok değerli incelemeler de yapmıştı. Urutguari, “Orhan Kemal’in Yapıtları, Türk Gerçekçiliğinin Gelişmesinde Yeni Bir Aşama” başlıklı incelemesinde:

Orhan Kemal’in Gorkiye olan ilgi ve sevgisini örnekler. Gorki’deki iyimser ruhun Orhan Kemal de göründüğünü gözler. Orhan Kemal’in kadınlarını, Gorki’nin kadınlarıyla karşılaştırır. Özelikle Hamam Anası öyküsüyle, Gorki nin “Ölümü Yenen Kadın” öykülerindeki kadınları ve onların anlatılış biçimlerindeki iyimserlik, içtenlik ve doğallıktaki benzerlikten söz eder. İki yapıttaki kadın kahramanların boyun eğmeyen, hükümdarlara el uzatırken sadaka istemeyen yalvarmayan, buyurgan tavırlarını ve iki yazarın kadın kahramanlardaki duruşu sunma biçimlerinin birbirine yakınlığından bahseder. Bu yakınlığın iki yazarın yaşam çizgilerindeki benzerlikten doğduğu yargısına varır.

Orhan Kemal’in tüm kahramanları gibi kadın kahramanlarına da sevgi dolu dili ve yaklaşımı sadece Svetlana Urutguari’nin değil Öner Yağcı’nın da dikkatini çekmiştir. Yağcı bir makalesinde,  “Kadınlarla ilgili öykülerin de önemli bir yeri vardır Orhan Kemal’de. Çoğunlukla çalışan kadınları ele alır ve onların işyerlerinde, evlerinde, sokakta karşılaştığı sorunlara tutar ışıldağını. Kandırılan, dövülen, baştan çıkarılan, hakkını arayan, intihar eden, kötü kadın olan, temiz kalmaya çalışan, seven, küçücük düşlerle dolu olan kadınların dramlarını sergiler sevgi dolu bakışıyla.” Der.

Orhan Kemal’in hikâyeleri genel olarak böyle bir toplumcu gerçekçilik anlayışı çerçevesinde şekil kazanmıştır. Onun hikâyelerini kuşatan “aydınlık gerçekçilik”in iki temel çıkış noktası budur, diyebiliriz. Bunun örneklerini bir çok hikâyesinde bulmak mümkündür. “Teber Çelik’in Karısı” hikâyesinde yazar, Teber Çelik’in karısı Seyran’ı fuhşa sürüklerken bu nedenlerden sadece biri üzerinde durur. Orhan Kemal, Seyran’ı fuhuş yapmaya zorlayan, kocasının kendisini başka kadınlarla aldatması, kumar oynama alışkanlığı vb. birtakım gerekçeler öne sürerken bunların içerisinde en geçerli neden olarak ekonomik zorlukları önceleyerek hikâyesini sunar. Çünkü, beton amelesi Teber Çelik’in karısı Seyran, tek gözlü kerpiç evlerinde kocasının kazandığı üç beş lirayla almayı ümit ettiği bulgur aşının hayaliyle her günün akşamını beklemekte, bu da olmayınca yarım somunla tahin helvası olsun almak istemekte, fakat bakkala olan borçları yüzünden alamamaktadır. Üstelik dört yaşındaki oğlu Kasım, “yalınayak, yarı beline kadar ıslak” şehrin dört bir yanında dilencilik yaparak evin geçim derdine biraz olsun çare aramaktadır. Seyran, Teber Çelik’in kendisini aldattığını duymasıyla son kararını vermiş olsa dahi,  onu kocasının arkadaşı inşaat bekçisiyle beraber olmayı zorlayan asıl neden işin içinden çıkılmaz geçim sıkıntısıdır.
İnsanı kötülüğe iten sadece ekonomik sıkıntılar değildir. Bireyin bu kötülüğünden biraz da toplum sorumludur. Yazar, “Bir Kadın” hikâyesinde yirmi iki yaşındaki güzel köylü kızının eylemlerini bozuk toplum yapısının içindeki çaresizliği ile açıklar. Ona göre bu toprak işçisi kız, bir başka kızla kaçan sevdiği insanı bulma gibi oldukça masum bir amaçla şehre gitmiş, fakat bir yandan parasızlık, diğer yandan da tek başına üstelik ortalıkta yaşayan kadınlara toplumun bakışı nedeniyle ‘kötü kadın’ olmuştur. Her şeye rağmen bu bozuk toplum yapısının içinde iyi kalmayı başarabilmiş insanlara rastlamak her zaman mümkündür. Yazar bu hikâyesini de ortada kalmış bu kadına sahip çıkan bir karakteri anlatarak hikâyesini bitirir.
Orhan Kemal’in o yıllarda satırlarına giren kadınlarla bu günün kadınları arasında değişen pek bir şey yok. Gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduklarımız öykülerden, romanlardan pek farklı değil. Kadınlar yine tarlada, fabrikalarda, iş yerlerinde, evde mücadele vermekte. Yine tecavüze uğramakta, törelere boyun eğmekte, seçme seçilme hakkını ilk olarak elde eden bu ülkenin kadınları hala erkek egemen dünyanın dayattıklarıyla baş etmeye çalışmakta. Oğlunun dershane parasını ödeyemediği için hapse giren bir anneyi izledik geçtiğimiz günlerde… Bu acıya ve utanca dayanamayan oğulun intiharından sonra salıverilen bir annenin dramını ve şaşalı salonlarda artık yaşamayan bir oğulun annesine verilen “Yılın Annesi Ödülü” nü… Tıpkı bir Orhan Kemal öyküsü gibidir bu trajedi. Kadının yaşamında Orhan Kemal’den bu yana değişen bir şey olmamış gibidir. Kadın belki de hiç Orhan Kemal’in eserlerindeki kadar gerçek ve yalın haliyle bir daha yazılmamıştır.
Bir kadın olarak, burada kadının ilk kez böylesine incelikli, böylesine kapsamlı olarak edebiyatın içine girmesini sağlayan Orhan Kemal’i saygıyla ve derin bir sevgiyle anıyor, şükranlarımı sunuyorum.

İlkay TUNA





Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #13 : Eylül 11, 2010, 00:06:03 ÖÖ »

Orhan Kemal’in “Cemile” Romanından Çukurova’ya Mizahi Bakış

   
   Orhan Kemal’in romanlarından biriyle Çukurova’ya Mizahi Bakış için ilk aklıma gelen eseri “Hanımın Çiftliği” oldu. Aynı isimle televizyon dizisine kaynaklık etmesi nedeniyle göz önünde olması, yazarın farklı bir eserini ele alma isteğimi körükledi. Bu yüzden, Orhan Kemal’in Cemile adlı romanında karar kıldım.

   Öncelikle, bir yanlış anlaşılmaya neden olmamak için şu soruların yanıtını vermek gerekli:

   Orhan Kemal bir mizah yazarı mı?... Orhan Kemal’in, Cemile  adlı romanı da dahil, mizah etiketli veya yoğunluklu eserleri var mı?...

   Orhan Kemal, ne bir mizah yazarıdır, ne de eserleri mizahi ağırlıklıdır.
   Orhan Kemal, tüm eserlerinde toplumsal ve bireysel sıkıntıları, insanların yoksulluğunu, yoksunluğunu ve sınıfsal mücadelelerini merkezine almıştır.

Lakin, gerçek yaşamda olmuş, olması olası kesitleri içeren eserlerinde,  özelde romanlarında, yaşamın bir parçası olan mizahın, trajikomik öğelerin yer alması ise doğaldır.

Bu durumu; Çukurova mekânlı romanlarında da görmekteyiz. Esasen, yazar amaçlamamış olsa bile, romanlarında bulunan diyaloglarda çoğunlukla yansıttığı, kendine özgü sözcükleri, sövgüleri, üslubu, kulağa hoş gelen melodik yapısı ve tınısına sahip yöresel Türkçe ile konuşan Çukurovalıların, bir de olaylar karşısında ki tepkileri, değerleri ve yaklaşımlarından bazıları okuyan yüzleri acılı, acısız gülümsetebilmektedir.
Bu nedenle, yirmi yıl önce Çukurova’ya yerleştiğimden itibaren belli bir süre,  “öfkeli mi-sakin mi, hüzünlü mü-sevinçli mi, yeriyor mu-övüyor mu ” gibi hallerden hangisine sahip olduğunu Çukurovalı insanların birçoğunda ayırt etmekte, algılamakta zorlanırdım. Aynı düşünceleri, Orhan Kemal’in romanlarının bazı sayfalarını, içeriği dışlayarak okumalarımda da  sahip oldum…

Bu kısa açıklamalarımdan sonra, 1934 Çukurova yaşamından bir kesit içeren Cemile romanından “gülünç, alışılmadık ve çelişkili yönleri yansıtarak insanı düşündüren” mizah öğelerinden örneklemeler yapmanın zamanı geldi. 

   Türkiye’ye; Çukurova’ya göç etmeden önce ali kıran başkesen olan Boşnaklı Malik’in çırçır fabrikasında çalışan kızı Cemile’yle, düşük ücretle aynı fabrikada çalışan kâtip Necati arasındaki uzaktan süren utangaç aşkları, develeriyle fabrikaya ürün taşıyan ve ‘kâtip Necati’nin parası yok, Cemile’yi ben almalıyım’ düşüncesiyle “otuz kağıtnan avrat mı sevilir bre…” sözlerini sürekli sarf eden Deveci Çopur Halil’in yaklaşımı,  Deveci Çopur Halil’le Cemile’nin arasını yapmak için aracılık yapan, hatta işi kaçırma planlarına kadar ilerleten, bunun karşılığında Devecinin alkollü sofrasından sebeplenen Karakız ile Camgöz Sadık’ı, çırçır fabrikasının ortaklarından feodalite artığı Kadir Ağa ile kent ve sanayileşmeyle yoğrulu Avrupai kültür değerlerini taşıyan Numan Rüştü Bey arasındaki akıl almaz çelişkileri, Numan Rüştü Bey’in İtalya’dan getirttiği mühendise karşı bir kısım işçilerin, müdür yahudi  Salamon’un, fabrikanın ortaklarından Kadir Ağa’nın diş gıcırdatmaları ve onu fabrikadan kovdurmak için işleri sabote etmeye kadar vardıranlar gibi karakterlerin, durumların, olgu ve gerilimlerin varolduğu Cemile romanında, asık suratlı gerçeklikle mizah yan yana, diz dize atbaşı sürmektedir kanımca.

   Cemile romanının daha ilk sayfalarında, kamyonların yaşama girmesiyle, geliri azalan Deveci Çopur Halil’in, iyi insan İzzet Ustayla olan diyalogunda, yeniliğe, makineleşmeye karşı olumsuz tepkisini algılarken, gülmemek bana zor gelir :
   “Deveci Çopur Halil bu sefer hem kamyona, hem de kamyonu icat edene, kamyonu memlekete sokana, kamyonla iş görene, gördürene uzun uzun sövdükten sonra, ‘Ben her yıl bu vakıtlar paraynan oynardım! Bu cenabetler memlekete girdi gireli bizim rızkların yönü değişti,” dedi.
   Anlayışlı anlayışlı gülümseyen İzzet Usta:
   “Sat develerini, bir kamyon da sen uydur!”
   “Tövbe de… Baba, dede, ata yadigarı, peygamber yaratığı onlar. Günah değil mi? Sen ona buna boş ver de, şu Boşnak kızından haber ver bana…” (3.sh)

   Makineleşme karşısına günah değeriyle çıkan Deveci Çopur Halil; Cemile mevzuunda günahı, yanlışı hiç gündeme getirmemekle, değerleri kendi amacına göre yontan, yorumlayan zihniyetin temsilcisi olarak da karşımıza çıkmaktadır.

   Çırçır Fabrikasının iki ortağından biri olan Kadir ağanın, günümüzde de varlığını sürdüren; mektepliye, eğitime, eğitimliye salt ticari anlamda bakan, hakir gören kıskançlık dolu bakışına ne demeli:

   “Tohtur oldular, mühendis oldular, abukat oldular da ne?” derdi, “huzuruma vardılar mı, el öfelemiyorlar mı?” (26.sh)

   Yine Kadir ağanın işçi-işveren ilişkisine; “işçinin hiçbir hakkı olmadığı” noktasından bakan düşüncesi de trajikomik duruyor:
   “Kovdum diye zorunda getti, onun için değimli? Tabii kovarım. Maayişini ben viriyom!” (26.sh)

   Yanıcı maddeler bulunması nedeniyle Fabrikada sigara içilme yasağını  hatırlatarak sigarasını söndürmesini isteyen kâtibi, Kadir ağaya şikayet eden Deveci Çopur Halil’in diyalogları, ‘güçlüyüm, ayrıcalıklıyım, kurallar bana işletilmemeli,” düşüncesini yansıtmaktadır. Üstüne üstlük uyaran kâtibin arkasından aşağılayıcı şu sözleri, onun hakkında “hem kel hem fodul’ özdeyişini anımsatmaktadır:
   “Böylelerine Allah kel virsin de  tırnak virmesin ağa… Çingeneye beylik vermişler, peşin babasını asmış.” (36.sh)

   Kuralı koyanlardan biri olmasına rağmen, kâtibi kendiliğinden hareket etmiş gibi paylayan ve Deveci Çopur Halil’e yaranan Kadir ağanın hali tipik ve gülünç bir idarei maslahatçılıktır:
   “Kulağasma bre herif. Bunnar ecir takımı, mayişçi kısmı. Nirden bahsan ciğeri beş para itmez. Sana benim cebimden harcamış.” (34.sh)

   Deveci Çopur Halil’in evlenme isteğini elinin tersiyle tepen Cemile’yi arabaya atarak zorla kaçırma planının suya düşmesi de mizahi yönler içermektedir.  Bu plana göre; Cemile diğer işçilerle birlikte fabrikaya giderken, Karakız en uygun bir zamanda ıslık çalacak, arkalarından arabayla takip eden Camgöz Sadık kalabalığa yanaşarak Cemile’yi kaçıracaktır. Planın hazırlandığı masada Deveci Çopur Halil, kesenin ağzını açmış, kebaplar, şaraplar gırla gitmektedir. Karakız, geç saatte masadan ayrıldığında zil zurna sarhoştur. Cemile’nin bulunduğu sokakta yıkılır… İyi insan İzzet Usta’nın evine yatıya alırlar… Sabahleyin uyandığında planın suya düştüğünü anlar...
   Bu şokla sokakta ilerlerken, kebapçıda oturan Camgöz Sadık’la karşılaşır. Çukurova’ya mal olmuş küfürleri erkek tiplemeli Karakız’a ardı ardına savurur:

   “Nerdesin lan hey Allahsız oğlu Allahsızın kızı, nerdesin?”
   “Sorma dayı oğlu, sarhoş olup kalmışım.” İçeri girdi, bir iskemle çekip oturdu.
   Camgöz Sadık, “Bir çuval inciri berbat ettik,” dedi. “Seni görüyon mu seni…Ensesinden kör bıçakla kesilecek şeysin Allahıma…”
   “Ne yapayım kardaş, kendimden geçmişim. Madem bir işe karar verdik, insan o kadar içirir mi? Zorladınız da zorladınız.”
   “Seni erkek belledik ne bilelim.”
   “Erkeğim oğlum, gene de erkeğim ama…”
   “Ee?”
   “Şarap afyonlu muymuş neymiş… Sarhoş etti beni.” (105. sh)

   Fabrikaya yakın, işçilerden oluşan varoşta yaşayan Cemile’yi, kâtip Necati adına istemeye gelen güya elit aileden iki kadının tutumu ise ayrı bir mizahi hava estiriyor, yer yer tiksindirirken:
   “Kadınlar eteklerini tuta tuta, ayakkabılarının uçlarına basa basa, yüzlerini ekşite ekşite avluya girdiler. Cemile ne yapması gerektiğini kestiremiyordu. Karşıdan karşıya bir müddet bakıştıktan sonra, iki kadından şişmanı :
   “İnsan görmedin mi kızım? Ne bakıyorsun öyle yaban yaban… Gelsene!” (122.sh)
   
   İsteksizce istemeye gelen kadınlarla, Cemile’nin arkadaşı Güllü’nün aralarında geçen gerilimsel diyaloglar yabancısı olmadığımız türdendir ve Cemile’nin babası Malik’in yaptığı uyarıyla sessiz kalsa da, son lafını esirgemeyen Güllü’nün duruşu, ‘yoksul olabiliriz, ama gururluyuz’ der gibidir:

   “Hoş geldiniz!”
   Şişman hanım sigara içiyordu. Güllü’ye şöyle bir baktı, aldırış etmedi. Güllü’nün tepesi attı. Ne büyüklüktü bu? Selam bir Tanrı selamı. Ne diye almamışlardı sanki?
   Takunyalarını merdivenin alt başında bırakıp yukarı çıktı.
   Kadınlar konuşmayı kesmiş, Güllü’ye bakıyorlardı. Ne bakıyorlardı yani? Adam görmemişler miydi?
   “Konuşmanızı niye kestiniz?”
   Şişman hanımın da tepesi attı:
   “Siz kimsiniz ki konuşmamıza karışıyorsunuz?”
   İhtiyar Malik Boşnakça, “Ters bir laf etme,” dedi.
   Güllü’de alınmıştı. Şişman hanımı cevapladı:
   “Allah’ın kulu!”
   “Anladık Alllah’ın kulu olduğunu. Kızın akrabası makrabası mısın?”
   “Eh işte, öyle sayılırım.”
   “Akrabası değilsen…”
   “Ee… Dışarı mı çıkayım?”
   “Ayol sen ne biçim kadınsın?”
   Güllü kalktı. Merdiveni inmeden önce, “Sizler gibi kadın. Elli, kollu, ayaklı insan!” dedi. Takunyalarını ayağına geçirip çıktı. (129-130 sh.)

   Cemile romanından buna benzer mizahi birçok örneklemeler, alıntılar yapılabilinir. Aslında, bu ve benzeri mizah öğelerini, Orhan Kemal’in hemen hemen tüm eserlerinde; özelde, Çukurova mekânlı romanlarında görmek mümkündür. Değerli üstat Orhan Kemal’in 40.ölüm yıldönümünde, bana tanınan süre elverdiğince kendisine ve eserlerine farklı bir bakış ve yorum katmak istedim.
   “Orhan Kemal, Bereketli topraklarda Cemile’siyle birlikte yaşarken,  aynı zamanda yüreğimizde, yüreklerimizde yaşıyor, yaşayacak, yaşatacağız,” diyerek  konuşmamı burada sonlandırıyorum.

Bahattin YILDIZ
www.otekileriz.net

Orhan Kemal, Cemile, 18.basım Ekim 2009, Everest Yayınları,
3, 26, 34, 36, 105, 122, 129, 130 sh.lar

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #14 : Eylül 11, 2010, 00:11:16 ÖÖ »

Ahmed Arif şiirlerindeki gizem

Konuşmama başlarken, Seyhan Kültür Sanat Merkezi’ne ve Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi’ne bizi buluşturduğu ve haziranda kaybettiğimiz büyük şairlerimizi anmaya vesile olduğu için teşekkür ediyor, hepinizi sevgiyle selamlıyor, şiirden kopmayın diyorum. Sevgilinizin elini tutarken veya barikatta, üniversite amfisinde veya iş molasında, grev çadırında veya zindanda şiir yanı başınızda olsun. İşte o zaman şiirin sağaltıcı gücünü görebilir ve düş ülkesine doğru yol alabilirsiniz…

Benim konum Ahmed Arif. Konu spesifik olsun diye alt başlık olarak Ahmed Arif şirinde imgeyi irdelemek istiyorum.

Bildiğiniz gibi, Avrupa’da Rimbaud ve Lautreamont’dan, Türkiye’de Nazım’dan beri şiirde artık ölçü, uyak, hece sayısı, koşuklama kuralları kullanılmıyor. Ama imge aranıyor. Değişmece (mecaz), benzetme (teşbih), eğretileme (metafor, istiare) v.b.
Artık çağdaş şiirde aşk, sadece ‘aşk’ sözcüğüyle, barış, barış sözcüğüyle, , anlatılmıyor. Bunların yerini imgeler, simgeler ve semboller aldı. Örneğin Pikasso’nun beyaz güvercini güvercin değildir. Barışın simgesidir. ‘HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM” Ahmed Arif de aşkın ve mücadelenin imgelenmiş ifadesidir. 

 “Ahmed Arif şiirinde uçuk kaçık, zorlama, anlamsız ve soyut olan sürekli dışardan uyarlamalı imge kurgusu yerine, anlatılmak istenen/ benzetilmek isten şey ile bağlantılı, vurucu duygusal düşünsel dayanakları olan, gerçekçi bir imge yaklaşımı hakimdir. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır. Kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır.”

Ahmed Arif’in mısraları dağlara ovalara bakar, oradan yankılanıp kentlere akar ve beynimize ve kalbimize nüfuz eder. Ahmed Arif, beni gelecek kuşaklar anlayacak diye zorlama savunmalarla imge salatası şiirler yazmaz. Düz yazı gibi görülen şiirleri de sonuçta bir imgeye çıkar. O dünün, bu günün ve yarının şairidir. Sanatta gelişmenin sınırı yoktur. Ancak bazı sanatçılar, hangi ekolden gelirlerse gelsinler tarihe kalırlar. Karacaoğlan, Fuzuli gibi. Sürrealist paul Eluard ve Luis Aragon gibi. Ve tabi Nazım Hikmet gibi.

AHMED ARİF DE SIK KULLANILAN İMGELER
Ahmed Arif de ‘mapushane’, feodal düzendir. Kapitalizmdir.
‘Kar’  sıkıyoönetimdir.
‘Aşk −sevda− sevgi’, yoldaştır. davadır. halktır.
‘Suskunluk’  öfkedir. 
‘çiçek, ç hercai menekşe’, umuttur. ütopyadır. 

Ahmed Arif’te soyuttan somuta, somuttan soyuta İmge örnekleri

YURDUM BENİM ŞAH DAMARIM
Engereğin dişlerine işledim,
Ağu dişlerine / Oluklu, çentik...
Ve vurgun, / Gözleri bir çift cehennem
Burnuna kan tütmüş / Pars bıyığına...
Dağın pulat yüreğine işledim, /Şimşeğin masmavi usturasına
Sevdanı usul-usul / Sevdanı mısra-mısra
Lo ben seni hapislerde sevmişim, /Ben seni sürgünlerde.   

Burada “engereğin dişlerine işlemek”− “gözleri bir çift cehennem mısraları”, Ahmed Arif’in istediği zaman somuttan soyuta, soyuttan somuta imgelere başvurabileceğini göstermektedir. Ahmed Arif bu şiirde sevdanın, ideal dünya düzeninin emekle elde edilebileceğini de anlatmaktadır.

SUSKUN adlı şiirinde mistik hava vardır…  Özellikle “bir mısra boyu maceram” imgesi Yunus Emre’yi çağrıştırır.
Rüya, bütün çektiğimiz / Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu, /
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi, /Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret, /İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının, /Ağlıyor gök kuşaklarının serinliğinde /
Çağlardır boğulmus bir su... /
Ağlıyor yeşil.

Bu şiirde her mısra bir kitaptır. Ahmed arif
“Suyu boğanlara” seslenir. Yani zalimlere.
“Yeşili ağlatır.” Burada “yeşil imgesi ” umuttur, mazlum halktır.

OTUZÜÇ KURŞUN− MUĞLALI VAKASI
Ahmed Arif Muğlalı adlı komutanın yargılamadan katlettiği 33 Kürt köylüsünü anlattığı bu şiirinin sonunda sınıf çelişkisini de  halkların kardeşliğini de anlatır. Sınırlara sınıflara isyan eder. Son kıtada dünya görüşü ve felsefesi destansı bir havada imge yüklü mısralarla bize geçer. Çağrışımlara yol açar. Hüzün ve umut bir arada gelir konuk olur.

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız/ Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,/Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız/ Bilmezlikten değil,/ Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz/ Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız/ Kaçakçıya/ Soyguncuya/ Hayına...

Ahmed Arif Şiirinde bir tarafta: “Sofralarına kamyonlarla kervanlarla pirinç taşınan beyler, diğer tarafta; dağ başında unutulmuş, üşümüş, minicik bir aşiret kızı vardır. Duygu ve anlam ikincisinden yanadır hep, ona seslenir onu çağırır. Kar altındaki varoşlar vardır mesela, ciğerlerine göre elleri büyük , nefesleri avuçlarını ısıtmaya yetmeyen hepsi ilkokul çağında, kar altındaki kenar mahalle çocukları vardır., " Dostuna yarasını gösterir gibi" "bir salkım söğüde su verir gibi", öylesine içten öylesine derin çukurova yiğidi vardır. Sabır taşlarının çatladığı sıcağında yüreği çatlamayan çukurova ırgatı..., ve ismi belki ayşe belki berivan olan fıkara ölümleri..., tütün işçileri, kömür işçileri hatta yürek namus işçileri vardır.”

KARANFİL ŞİİRİNDE KAR İMGESİNİ VE EVRENSELLİĞİ  İRDELEYELİM

Tekmil ufuklar kışladı/ Dört yön, onaltı rüzgar
Ve yedi iklim beş kıta/ Kar altındadır.

Şarkılar bilirim çiğ tutmuş/ Resimler, heykeller, destanlar
Usta ellerin yapısı/ Kolsuz, yarı çıplak Venüs
Trans-nonain sokağı/ Garcia Lorca'nın mezarı,
Ve gözbebekleri Pierre Curie'nin/ Kar altındadır.

Bu şiirde kar imgesi sıkıyönetimdir, feodal düzendir. Dünyayı felakete sürükleyen kapitalizmdir. Ahmed arif bir imge ile “yedi iklim beş kıta kar altındadır” diyerek bütün bunları çağrıştıracak güce sahip bir şairdir. Yine aynı şiirinde imgelerle evrensel değerlere gönderme yapar. Şarkılara çiğ tutturur. Venüs’e seslenir. Lorca’ya, pierre curie’ye seslenir. Dünyanın büyük bir mapushaneye dönüştüğünü anlatır..solun enternasyonalizm ilkesine atıf yapar.

Sonsöz:
Son olarak Ahmed Arif şiirlerinin sınırları ve zamanı zorladığını söyleyerek bitirmek istiyorum. Onun tütün işçilerine seslenişi sanki bu gün tekel işçilerinin direnişini öngördüğünü düşündürür bize.

Dostuna yarasını gösterir gibi,/ Bir salkım söğüde su verir gibi,/Öyle içten/ Öyle derin,/ Türkü söylemek, küfretmek,/Çukurova yiğidine mahsustur...

Tütün işçileri yoksul,/ Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit/ Pırıl - pırıl namuslu./ Namı gitmiş deryaların ardına/ Vatanımın bir umudu..


Adil Okay


Kaynakça:
Cemal Süreya. Papirüs. Ocak 1969.
www.toplumvesiyaset.com/uploads/.../67fb9310510ec2ba.DOC
100 Soruda Edebiyat Bilgileri. Rauf Mutluay. Gerçek Yayınevi.
Estetik. Afşar Timuçin. BDS Yayınları.
Şiir tasarımı ve süreçler. Nuray Gök Aksamaz. Gerçek Sanat yayınları.
Şiir ve gerçeklik. Ö. İnce. Can yayınları.

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!