Google Reklamları
HAZİRANDA ÖLMEK ZOR - Orhan Kemal, Ahmed Arif, Nazım Hikmet'i Anma Etkinliği
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 24, 2012, 13:07:48 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: HAZİRANDA ÖLMEK ZOR - Orhan Kemal, Ahmed Arif, Nazım Hikmet'i Anma Etkinliği  (Okunma Sayısı 2030 defa)
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #15 : Eylül 11, 2010, 00:13:50 ÖÖ »

DİRENGEN ŞAİRLERİMİZDEN BİRİ:
AHMED ARİF
(Ahmed Arif’in Mücadeleci Yönü)
(Ali OZANEMRE)
Hoş geldiniz / Teşekkürler: (Hem, ÖTEKİLERİZ Kültür Sanat GİRİŞİMİ’ne hem de Seyhan Sosyal Kültür ve Sanat Derneği’ne ve ayrıca, emeği geçen her arkadaşıma...)
Bana ayrılan bu kısa sürede ben, “Ahmed Arif’in, direngen yönü üzerinde duracağım. Dilimin döndüğünce, onun nasıl yılmaz, yiğit bir kavgacı, namuslu bir Sosyalist olduğunu doğaldır ki şiirlerinden yola çıkarak anlatmaya çalışacağım.
Hazırlığımın özünü baştan belirteyim: Bildiğimiz Ahmed Arif, her türlü gericiliğe karşı çıkmış, insana ve genel anlamda halka yönelik saldırılara, sömürüye hep karşı olmuş ve bu duruşunu hiçbir zaman da bozmamıştır.
Özetin de özeti denebilecek bu tanımlamadan sonra şiirlerine eğilebiliriz.
Onun, yukarıda belirtmeye çalıştığım yönü söz konusu olduğunda öncelikle iki şiiri akla gelir: DİYARBEKİR KALESİNDEN NOTLAR ve ADİLOŞ BEBENİN NİNNİSİ adlı şiiriyle 33 KURŞUN…
Özellikle bu iki şiiriyle direngen Ahmed Arif, beynimizde/bilincimizde ete kemiğe bürünür.
Örneğin, şairin Adiloş Bebe’ye seslenerek işaret anlamlı;
Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü dizeleri…
“Halkın aşına ekmeğine göz koyan yılanları, çiyanları bütün çıplaklığıyla ortaya böyle koyan şair, yine Adiloş Bebe’de direnmemizin yolunu yöntemini de imler:
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarıda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne cellâdın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile,
Dayan iş ile,
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile düş ile …

Ve 33 Kurşun’daki;
Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Halden bilene
 (Hasretinden Prangalar Eskittim)
dizeleriyle “ben” derken kendini ve duruşunu; vurulan, kırılan bütün halkın yerine koyarak gösterir.
Yukarıda sözünü ettiğim, Ahmed Arif’in direngenliğinin, direnmenin nasıl olacağının resmini çizen bu iki şiiri, tam da konu’mun örnekleri olabilecek şiirleridir. Ancak ben, bu çok bilinen şiirleri yanında, Hasretinden Prangalar Eskittim dışında kalan ürünlerinden de örnekler vermek isterim.
Aslında onun yukarıda örneklediğim dizeleri düzeyinde olmasa bile, öteki şiirlerinin birçok dizelerinde de bu direngen kişiliğin sergilendiğini kolayca görebiliriz. En alttan alır göründüğü, ağıdımsı dizelerinde bile bu durum vardır, diyeceğim. Şiiri yaşamına, yaşamı şiirine benzeyen şairin, Hasretinden Prangalar Eskittim adlı kitabındaki ilk şiiri; ‘Sevdan Beni’ adını taşır:

Aç kaldım, susuz kaldın,
Hayın, karınlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terk etmedi sevdan beni (a.b.ç)
Bu terk etmeyen sevda hem insana, hem yurda (vatana) karşı duyulan sevdadır ki bir başka söyleyişle, adına halk denilen büyük kitleden ayrı düşünülemez. 2004’te oğlu Filinta’nın çabasıyla Everest yayınlarından çıkan 2. kitabı YURDUM BENİM ŞAH DAMARIM’daki Kalbim Dinamit Kuyusu adlı şiirinde şu dizeler de yer alır:
 

“Biz ki ustasıyız vatan sevmenin
Umut, saklımızda ölümsüz bayrak
Kırmızı kırmızı / Dalga dalgadır”

“Biz ki yarınıyız halkın
Umudu, yüz akıyız
Hıncı / Namusu”
 
Bu şirini şöyle bitirir: “Hey canım / Kalbim dinamit kuyusu”

Bu yiğit, korkusuz tavrını “Sessizlikte korkmamayı, umutsuzluğa düşmemeyi nasıl öğrendiniz?” biçimindeki bir soruya verdiği yanıtta şöyle dile getirmiştir:
“Ben, sessiz ve derin bir halkın çocuğuyum. … Korkusuzluk, halkımın en belirgin özelliği. Ancak sorunuzu yanıtlarken böylece kestirip atmak, salt ırkçıların hoşlanacağı bir bağnazlık olur. … Bu korkusuzluğu soya çekim yasalarından çok, devrimci öğreti, devrimci bilinç ve (devrimci) kavga koşullarına borçluyum” (Papirüs, Ocak 1969, ‘Ahmed Arif’le Bir Konuşma’ Veysel Öngören.)
Gerçekten de Ahmed Arif’in hiçbir dizesinde ‘Kürt Milliyetçiliği’ yapıldığı görülmez. Kuşkusuz, kendi içinden çıktığı Kürt halkının yaşadığı, çektiği acılar adı söylenmese de başattır. Ama onun derdi özel olarak “Kürtlerin kurtulması” değil, herhangi bir etnisite ima dahi edilmeden bu coğrafyada yaşayan ve adına “halk” denilen muazzam kütlenin; kırılan, horlanan, aç ve açıkta bırakılan; soyguncuya, haine, cellada teslim edilen halkın kurtuluşudur:
………
Nitekim;
Oy sevmişem ben seni (Uy Havar/Hasretinden P. E)
derken ne ölçüde özele giriyorsa;
Nasıl da severim bir bilsen
Köroğlunu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri
Sonra Pir Sultan’ı ve Bedreddin’i (Anadolu/Hasretinden P. E.)
derken de aynı ölçüde özele girer. Ve önemle belirtmek gerekir ki bunlar; bu toprakların, bütün bir Anadolu’nun ortak ve yüce değerleridir; önemli olan da bu zaten…
Ahmed Arif’in; korkusuz, kavgacı ama haklı bir kavgacı, direngen, yurtsever bir devrimci olması öznelinde onun yiğitliğinin ırkçılıkla bağdaşmadığını söylüyorum. Onun, tek ve esas bir duruşu vardır. Vahşi kapitalizme, kapitalizmin kırbacı emperyalizme karşı olan duruşu. Bir de bu kara gücün güttüğü, yönlendirdiği, avucunun içine alıp ne isterse onu yaptırdığı yerli işbirlikçilerinedir ki bu yukarıdaki potanın içindedir. Yani emperyal kapitalizmin, değişik kılıkta ve oluşumda yerli işbirlikçilerinin sahada uyguladığı demokrasi karşıtı, insan hak ve özgürlüklerine düşman tutum ve davranışlarına karşı düşmandır o. Bunların baskısına, kıskacına karşı sürdürür kavgasını. Ve bu noktada direnmesinin sınırı yoktur.
Üzerinde, kısaca durmaya çalıştığım Ahmed Arif’in yılmaz, mücadeleci (direngen) kişiliğini Yurdum Benim Şahdamarım adlı şiirinden birkaç parçayla örneklemek, böylece söylediklerimi pekiştirmek isterim. İşte o şiirden, çektiği bireysel acıların da kefareti sayılabilecek yurt sevgisinin çok güzel bir biçimde işlendiği bir parça:
Engereğin dişlerine işledim,
Ağu dişlerine
Oluklu, çentik...
Ve vurgun,
Gözleri bir çift cehennem
Burnuna kan tütmüş
Pars bıyığına...
Dağın pulat yüreğine işledim,
Şimşeğin masmavi usturasına
Sevdanı usul-usul
Sevdanı mısra-mısra
Lo ben seni hapislerde sevmişim,
Ben seni sürgünlerde.
Yurdum benim şahdamarım...
Bu sevgi, soyut, sıradan, öylece bir sevgi değil; alabildiğine somut.
Yurdunun doğasına olan tutkusunun dile getirildiği aşağıdaki parça da bunun kanıtı:
Yücende buzul
Ve kar,
Maviş dağ tavşanları
Gün vuranda alaran
Zemheri yılanları
Ve yahut bir hışımla
Öyle çakılan
Sonsuzluğun yakışığı kartallar.
“Yurt (vatan) sevgisi” diye adlandırdığım bu durum, çok bilinen şiirlerinden Karanfil Sokağı’nda (Hasretinden p. e.), daha da somutlaşmıştır:
“Toros, Anti-toros, âsi Fırat; Gecekondular; Kenar çocukları; Hatıp Çayı; Yenişehir; Altındağ; İncesu; Karanfil Sokağı ve kar altındaki bütün Anadolu…
Ahmed Arif’te esas düşman emperyalizmdir. Bunu Yurdum Benim Şahdamarım’dan aktardığım aşağıdaki parçada hiç dolandırmadan, olguyu imgesellik içinde bulandırmadan, Emperyalist verileri, belli başlı sıfatlarıyla, ülkemizdeki nice uygulamalarını çağrıştırarak söyler:
Peşinde azgınları
Kanlı paranın
Yani Doların itleri,
Altın, Sterlin kurtları
Ve petrol Nemrutları
Ve kurşun Yezitleri…

Irkçı olmadığı, halkçı olduğu konusuna gelince…
Gerçi Anadolu (Hasretinden P. E.) adlı şiirinin son bölümünde;

“Kızlarım / oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası,
Kaç bin yıllık hasretimin goncası
Gözlerinden, gözlerinden öperim
Bir umudum sende / Anlıyor musun”
dizelerinde toptan kurtuluştan ziyade, Kürt bağımsızlığını çağrıştıran bir durum varsa da;
Ayrıca yine Yurdum Benim Şahdamarım’daki;

“Beni baskınlar götürür
Gerillanın şah damarı halkıma”
dizeleri PKK eylemlerine yapılmış bir yollama duygusu uyandırıyorsa da, sanırım Kürt halkının PKK’dan ibaret olmadığını usta şair de bilir. Sadece Kürtlerin değil, ülkemizdeki bütün bir halk kütlesinin kurtuluşu, Ahmed Arif’te esas olandır. Aynı şiirinden (Yurdum Benim Şahdamarım’dan) alacağım aşağıdaki son parça bence bunu kanıtlar:
Kaçgunda, kaçakta
Can havlindesin...
Ve çocuk ölüleri
Parçalanmışlar
Daha süt kokuyorlar
Ve anne ölüleri
İncecikten, gencecikten
Açık hepsinin gözleri.
Halkım benim
Askıda çığ...
Nitekim, yukarıda sözünü ettiğim söyleşide korkusuzluğuyla ilgili soruya verdiği yanıtta söylediği “Korkusuzluk, halkımın en belirgin özelliği. Ancak sorunuzu yanıtlarken böylece kestirip atmak, salt ırkçıların hoşlanacağı bir bağnazlık olur. … Bu korkusuzluğu soya çekim yasalarından çok, devrimci öğreti, devrimci bilinç ve (devrimci) kavga koşullarına borçluyum” (Papirüs, Ocak 1969, ‘Ahmed Arif’le Bir Konuşma’ Veysel Öngören.) demiş olması da onun bir ırkçı değil, halkçı olduğunun kendi ağzından açık anlatımıdır.
Üzerinde durduğum özelliği bağlamında sözümü, Ahmed Arif’le ilgili iki öykücüğe (anekdota) değinerek bitireceğim. Biri şu:
Sahibi ve Yay. Ynt. Tekin Sönmez olan, 1. sayı Ocak 1972’de yayımlanan, Aylık Sanat ve Kültür Dergisi YANSIMA’nın çıkarılması öncesinde derginin adının ne olacağı konusu gündemdeyken Ahmed Arif, FİLİNTA olmasını önerir ama “Yansıma”da karar kılınmıştır. Bilinir ki bu sözcük, ünlü şiiri ‘33 Kurşun’da da geçer. Bu sözcüğün bizde 2 anlamı var. Biri; Kısa, beş kurşunlu, Fransız yapımı bir tüfek; Ahmed Arif için de önemli olan 2. anlamıysa Yakışıklı, uzun, selvi boylu delikanlı demektir. Ve biliyoruz ki Ahmed Arif, 1972’de doğan oğluna bu adı koymuştur.
Değineceğim 2. öykücük (anekdot), “BİR O YANA BİR BU YANA”yla ilgili:
Ahmed Arif’le(1927) Enver Gökçe(1920) hem günlük yaşamdan, hem -aynı davanın birer neferi olmak bakımından- hapishane arkadaşıdırlar. Aşağı yukarı benzer duygu ve düşüncenin sahibi bu iki şiir ustasının birbirini etkilememiş, birbirinden etkilenmemiş olması doğaldır ki düşünülemez.
 
Ahmed Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim adlı şiirinde;
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana
biçiminde;

Enver Gökçe’nin DOST DOST İLLE KAVGA adıl kitabındaki Ne Fayda adlı şiirinde de;
Saçlarına
Kızıl güller takayım
Salın da gel,
Bir o yana,
Bir bu yana
biçiminde dizeler vardır.
 
Bir etkileşimin sonucu olduğunu düşündüğüm bu benzerliğin ortak atadan (Karacoğlan’dan) geldiğini düşünmüşümdür hep:
 

Bugün yârden haber geldi 
Bir bir yandan bir bir yandan 
Eğildim bir buse aldım 
Bir bir yandan, bir bir yandan 

Şekerden şerbet ezerler 
İnce tülbentten süzerler 
Dört yanım almış güzeller 
Bir bir yandan, bir bir yandan 

Güzel olanı severler 
Yanağından gül dererler 
Kulakta mengüş küpeler 
Bir bir yandan, bir bir yandan 

Karacoğlan gel yanıma 
Seni sarayım canıma 
Dola kolların boynuma 
Bir bir yandan, bir bir yandan

(Karacaoglan u. ç. / RUHİ SU)
Sunulmadığım benzerlik nedeniyle iki şair arasında değil ama bu iki şairi sevenler arasında hatırı sayılır bir çekişme yaşanmıştır. Ben burada gerek bu konuyla bağlantılı olarak, gerekse geneli yansıtmak amacıyla Enver Gökçe’nin, Ahmed Arif’le ilgili sözünü aktarmak isterim:
“Ahmed Arif bugünkü yerine bilinen yetenekleriyle oturmuştur. Hiçbir şey bu gerçeği örtbas edemez.” (Dost Dost İlle Kavga’nın 1973’teki ilk baskısı için Mehmet Ergün’ün yazdığı yazı’dan.)
Onlar, önümüzde hep ışığımız olacak…
Saygılarımla…


(Ali OZANEMRE, 06.06.2010, ADANA)
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #16 : Eylül 11, 2010, 00:16:31 ÖÖ »

AHMED ARİF VE TÜTÜN KÂĞITLARINA YAZDIĞI ŞİİRLER
                                                                                                      
                                                                                    Aysel Yenidoğanay Gökçelik

  Ahmed Arif, 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’ın Hançepek semtindeki bir evde dünyaya gelir. Bu ev, dönemin tipik Diyarbakır evlerinden biridir.
    Asıl soyadı Önal’dır. Babası Kerküklü Arif Hikmet, annesi Erbilli Sare hanımdır.
     Ahmed Arif, bir söyleşide ailesi hakkında şu bilgileri verir:
    “Babam Kürt değildi. Rivayete göre babamın ataları Rumeli’den oralara, yani Kerkük’e görevli gelmişler… Babam askeri okulda iken cepheye, savaşa gönderilmiş. Bu okul rüştiye midir, yoksa sultani mi, bilemeyeceğim. Babamın savaştaki rütbesi süvari başçavuşu. Sivil hayattaki son görevi nahiye müdürlüğü. Üç-dört yıl Harran’da kaymakam olarak çalıştı, ama o aslında bir vekâlet idi. Yani asli bir kadroda değildi…
    “Benim anam, babamın üçüncü hanımı. Yani öz anam Kürt’tür. O dönemin soylu bir ailesinin tek kızıdır. Dedem, yani anamın babası ünlü bir din bilgini. Adı imam Yahya Abdülkadir. Ayrıca şeyh Abdülkadir Cibrali diye de anılır. Anamın nüfustaki adı Sare. Serohan, Zehrahan, Zöhrehan öteki isimleri. Babasının tek kızı, yedi erkek kardeşi var. Hepsi de ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın kiralık katillerince öldürülmüş. Anam, ben çok küçükken ölmüş. Benden sonraki kardeşimin doğumunda. Kardeşim de doğum sırasında ölmüş. Beni büyüten, emziren, yedirip içiren, eğiten, adam eden Arife anamız; Bingöl’ün Musyan yöresinden soylu bir ailenin kızı…
     “Ninelerimiz de, teyzelerimiz de birer melekti. Gerçek birer melek. Beni sevdiler, sevdiler, sevdiler… Kendi öz çocukları gibi… Babamın ilk hanımı Ziynet Hanım milyarder bir aşiret reisinin kızı. Ondan bir oğlu var. Muhammed Necati. Necati ağabeyim öğretmendi, rahmetli oldu.”
  
  Ahmed Arif, öz annesini 1929’da, iki yaşındayken yitirmiş; üvey annesi Arife Önal’ı ise 15 Ekim 1983’te…

.Ahmed Arif, ortaöğrenimini Afyon Lisesi'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi iken Türk Ceza Yasası'nın (T.C.K.) 141. ve 142. maddelerine aykırı davranmak savıyla (1950, 1952-1953) iki kez tutuklandı, yargılandı ve 2 yıl hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara'daki Medeniyet, Öncü ve Halkçı gibi gazeteler ve dergilerde teknik işlerle uğraşarak yaşamını kazandı.
   Bu arada Ahmed Arif’in şiirleri 1949’dan itibaren, daha yayınlanmadan üniversite gençliği arasında elden ele dolaşıp alanlarda, kampuslarda okunmakta ve kolaylıkla ezberlenmektedir…



Ahmed Arif hakkında bu kısa bilgileri aktardıktan sonra konumuza; tütün kâğıtlarına yazdığı şiirlere dönelim.
Tütün kâğıdı bir imgedir aslında. “Yalnız Değiliz” şiirinde ara boşluklarda anlatır bize bunu:

“Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim.
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak,
Tek başına
Ölüme bir soluk kala,
Tek başına
Zindanda yatarken bile,
Asla yalnız kalmamak.

Tütünü bilir misin?
"Kız saçı" demiş zeybekler,
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır
İki parmak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kâğıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini.
Dostun susan dudağına...

Yüreğinin ormanlarında büyüttüğü ve günyüzü görmemiş bir ağaçtır tütün yaprağı… Yaşamına yön veren olayların seyri değiştikçe birikmiş tütün kâğıtları ve sevgiliye gönderilmeyen mektuplara dönüşmüş…
“İki parmak arasında kıyılmış” kalbinin bir parçası, adı dillenmemiş sevgili için attı yıllarca. Var olan ama hep bir imge olarak kalan sevdasını kör kuyulara atıp, “Yurdum Benim Şahdamarım” diyerek, halkın acılarına ortak olmaya adamıştır kendini Ahmed Arif.
Bilinçli yapılan bir seçimdi bu. Çocukluğunun geçtiği coğrafyada her gün birileri yok ediliyordu. Çocuk gözleri gördüklerine inanamazken, naif yüreği tepki veriyordu.

Refik Durbaş’la yaptığı söyleşide çocukluk anılarından birini anlatmış:
“Karakolun önüne bir adamı yatırmışlar. Sakız gibi bembeyaz bir donu, bir entarisi, gene ipekten bir puşusu ve ageli var başında. Adam yalın ayak. Polisler falakaya yatırmışlar. Tüfeği takmışlar adamın ayağına, veriyorlar falakayı. Adam ‘Ya Muhammed!’ diyor, başka bir şey demiyor. Adamın Arap olduğunu anladım. Çünkü Kürt olsa başka türlü bağırırdı. Zaza olsa başka türlü. Ama adam belli ki Arap. Ya mahkemeye gelmiş ya hükümetle bir işi var. Ya da pazara gelmiş, yağ mı yoğurt mu ne, bir şeyler getirmiş. Orasını pek bilemiyorum. Dediğim gibi dört beş polis adamı yatırmış dövüyorlar.
  
  Biz çocuklar aşağı yukarı yetmiş seksen metre daha yukarıdayız. Olayı görüyoruz. Hepimizin ip sapanı var. İp sapan kullanmak ustalık ister; gerçi her çocuk iki ayda öğrenir kullanmasını. Köylüler derler ki: ‘Kurt tabancadan, tüfekten korkmaz, ip sapanından korkar.’ Şimdi yumurta büyüklüğünde bir taş düşünün, vınlayarak geçiyor ve değdiği yeri paramparça ediyor. Göğüs olsun, kafa olsun, vurdu mu öldürüyor yani…
   Biz küçüktük, ama ip sapanı çok iyi kullanıyorduk. O anda hemen kararlaştırdık. Liderimiz Mustafa Tatar diye biri. Benden bir iki yaş büyük, gövde bakımından da daha iri. Babası babamın arkadaşı.  Ailece çok yakınımız. ‘Dağıtalım bunları’ dedik. İki üç metre ara ile mevzi aldık. Mustafa, ‘Dikkat edin, adamı vurmayalım’ dedi. Ben de ‘kafalarına vurmayalım’ diye uyardım.
    Fakat polisler hareket halinde. Üç ya da dört taş attık. Polislerin ikisi yıkıldı kaldı, ötekiler kaçtı. Biz de hemen tüydük. Mustafaların bağına gittik. Kuzeyde, Siverek bağları. Sonra, akşamüstü geldik. Bizim evde anlatıyorlar: ‘Aslan kimin babayiğit, bıyıklarından adam asılır. Aslan kimin dört tane çıhmış, vermişler polise dayağı, vermişler dayağı, o fıkara Arebi kurtarmışlar.’
   Evde anlatılan bu. Babama da anlattıkları bu. Ben hiç oralı olmadım. Fakat ertesi gün babam kahveye gitmiş. Arkadaşları konuşuyorlarmış. ’Yok yahu!’ demişler, ’Öyle babayiğit filan değil, çocuk onlar. En kabadayısı on yaşında yoktu. Fakat hepsi korkunç nişancıydı.’
   İşin tuhafı, kimse kınamamış bu olayı. O fukara adam, Türkçe konuşamıyor. Zavallı bir Arap.
   “Ne zaman mı oldu bu olay? 1935 yılları falan olabilir. Öyle hatırlıyorum.”

   İnsan yaşadığı coğrafyayla özdeşleşir. Ortada bir haksızlık varsa düşünmeden harekete geçer. “33 Kurşun” şiiri de bir isyan öyküsüdür. Öfkenin dizelere akmış halidir. Yazmasa çıldırırdı şair. Yazmasa, filintayı eline alıp dağlara çıkacak…
Casuslukla suçlanan 33 kişi sorgusuz, sualsiz Sefo Deresi’nde kurşuna dizildi. “ölüm buyruğunu uyguladılar/mavi dağ dumanını/ve uyur-uyanık seher yelini/kanlara buladılar” Neden? Şair dizelerle anlatır bize: “kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız/Karşıyaka köyleri, obalarıyla/kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu/komşuyuz yaka yakaya/birbirine karışır tavuklarımız/bilmezlikten değil/fıkaralıktan/pasaporta ısınmamış içimiz/budur katlimize sebep suçumuz/gayrı eşkiyaya çıkar adımız/kaçakçıya/soyguncuya/hayına…”
28 Temmuz 1943 kara bir leke olarak geçer tarihe.

  “33 Kurşun” yazılır ama yayınlanmaz, elden ele dolaşır. Tütün kâğıtlarına yazılmış şiirlerden biridir o. Herkesin dilindedir artık.
   Sonunda sorgucuların da eline geçer şiir. Ve Ahmed Arif’in gözaltına alınmasına neden olur. Sansaryan Han’da tutulur:
“Sansaryan Hanı’nda hücredeyim. Çok hastayım… Sorgu uzun sürdü. Ben dokuz numaralı hücredeyim. Yedi numarada Orhan Suda kalıyor. Suda’yı tanımıyorum o zaman, daha sonra cezaevinde tanıştık. Sekiz numarada ise Muzaffer Arabul kalıyor. O da çok ağır hasta. Onu da sesinden tanıdım, o kadar. Muzaffer pırlanta gibi bir adam, evli, çocukları var. Devlet memuru (…) On bir numaralı hücrede ise rahmetli Kemal abi, Kemal Ergin. Bunları nefeslerinden tanıyorum. Öksürüklerinden.
“Benim bulunduğum dokuz numaralı hücreden bir lağım geçiyor. Üzerinde bir ızgara. Ne kadar akılsızmışım! Lağımı kullanmayıp tuvalete gidiyorum. Tabii küçük sudan başka bir şey yok. “
O günlerde çıldırma noktasındadır Ahmed Arif. Duvarlara çentik atar. Kendince tarih tutar.
Ama onun özlemi şehirdir aslında: "Susar da, açılıp yol verir şehir, / sade radyolarda bir gamlı hava : / 'Elaziz uzun çarşı'..."  “Firarda gözüm yok, / Namussuzum gözüm yok, / Yok pişmanlık bir halim ; / Yaslanıp, bir cigara yakmak isterim / Dumanı cevahir değer."
Ve çaresizlik “Onur da Ağlar “dizeleriyle dile gelir: "Dünya gördü/ Bizi boğazladılar... / Tutma gözyaşlarını / Onur da ağlar..."
Ahmed Arif bunları yaşarken,(1952-53 yıllarında) kendisinden uzun zamandır haber alamayan Diyarbakır’daki annesi(0nu büyüten ve çocuklarından ayrı tutmayan Arife anne) oğlunu merak eder ve kız kardeşlerinden ağabeylerinin durumunu sorar. Önceleri annelerini oyalamayı deneyen kız kardeşleri, bir süre sonra bunu artik başaramazlar ve ağabeylerinin hapiste olduğunu itiraf ederler. Suçunun komünistlik olduğunu ama bunun ne olduğunu bilmediklerini söylerler. Annesi bir fırsatını bulup tanıdık bir bakkala gider ve komünistliğin ne olduğunu sorar. Aslında bakkal da bilmemektedir; ama bunun gizli ve devlete karsı bir is olduğunu sezgileriyle algılamıştır. Anneye de “gizli bir faaliyet isidir, herhâlde devlete karsı bir istir” açıklamasını yapar. Anne rahatlamıştır; zaten sevgili oğlunun dürüstlüğünden, kimsenin malında mülkünde gözü olmadığından ve yüz kızartıcı bir şeyinin olamayacağından emindir. Daha sonra Ahmed’inden haber alıp almadığını soran komsularına, göğsünü gererek, “oğlum İstanbul’da hapishanededir, suçu da komünistlikmiş” der. Komünistliğin ne olduğunu merak eden komsularına da “devletten gizli-mizli yapılan bir is olduğuna göre, herhâl kaçakçılık gibi bir şeydir; benim oğlumun kimsenin malında namusunda gözü yoktur, kötü bir şey yapmaz” cevabını verir.
Zorunlu sürgün yılları başlar…
Artık, adı yasaklılar listesinde yer alan gerçek bir komünistti Ahmed Arif!
DTCF’de okurken “meydan” adında bir dergi çıkar. Herkes imzasız şiir veriyor dergiye. Ahmed Arif’de verir şiirlerini. Bir seçim yapılacak. Abidin Dino Ahmed Arif’e diyor ki: Seninki belli, imzaya gerek yok!”
İmzaya gerek duyulmayan şiirinden bir bölüm: Bir akşamüstüdür şarabî/bahçeler ve dağlar üzre hükümran/tam dünyayı dolaşmak saatindesin/ay ışığı su içer birazdan/kızarmış kalçalarını çanlar/alabildiğine vurur/sen çocuk tulumunda/matbaa mürekkebi/rüsva olmuş ellerinin emeği/manşetlerde kilometre kilometre yalan/sallanır durur”
Ve yüreğinde, orman yangınına dönüşen sevda ateşi. Ama kimselerle paylaşmıyor bunu. Gönderilmeyen mektuplara dönüşüyor şiirler…
“terk etmedi sevdan beni” diyor usta. “aç kaldım, susuz kaldım/hayın, karanlıktı gece/can garip, can suskun/can paramparça/ve ellerim kelepçede/tütünsüz, uykusuz kaldım/terk etmedi sevdan beni”
Hep karanfil kokuyor sigarası ve zulasında bir mahzun resim…
Cemal Süreya ile Ahmed Arif çok yakın dostlar.
Cemal Süreya, çok iyi anlaştığı için kız kardeşiyle evlendirmek ister Ahmed Arif'i. Ahmed Arif’de kabul eder durumu. Cemal Süreya kız kardeşine der ki: " Evlen kız, Türkiye’nin en iyi şairidir o". Ertesi gün için sözleşirler. Ankara’da Zafer Çarşısı’nın önünde buluşacaklar. Cemal Süreya ile kız kardeşi Ayten beklerler ama Ahmed Arif gelmez bir türlü. Sonradan öğrenirler ki temiz bir gömleği olmadığı için gelememiş.
Gerçekten “temiz bir gömleği olmadığı” için mi gitmemiş Ahmed Arif? Demek ki Ayten değilmiş yüreğine kazınan. Temiz gömlek bahane!

Ümit Fırat’da Ahmed Arif’in ölümünden sonra anılarını almış kaleme. O anılardan bir kesit:
“Son görüşmemizden itibaren 15 seneden fazla bir zaman geçmiş. O gece hem kafaları çekmiş, hem de bir sürü soru sormuştum. Şiirlerindeki askının kahramanının kim olduğunu sormuştum. Sanki içine doğmuş gibi, o soruları sormamı belki de yakin bulduğu ölümüyle ilişkilendirmişti. (….).Birkaç sırrını anlattı. Ertesi sabah (27 Mayıs 1991) Ankara’ya gitti. Bizleri çok mutlu eden bir vaatte bulunmuş, o yılın güz aylarına kadar, yıllardır beklenen yeni kitabini hazırlamaya ve kasım ayındaki TÜYAP Kitap Fuarı’na yetiştirmeye karar vermişti. (…) 5 gün sonra, 2 Haziran Pazar günü esi Aynur Abla telefonla “Ümit! Ağabeyini bir kalp krizinde kaybettik, cenaze töreni yârin öğlen Maltepe Camii’nde” dedi. Hiç hazır olmadığımız bir olaydı bu ve o haklı çıkmıştı.”
Tütün kâğıtları öksüz kalmıştı.
 Ahmed Arif sevdasını yüreğinde gizleyerek yaşadı ve ömrünün sonuna kadar Aynur hanımla evli kaldı.

 “ İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı, kınsız, uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam…”
“Hasretinden prangalar eskittim” dizesinin başlığa çıktığı kitabı, “33 Kurşun” şiiriyle unutulmazlar arasında yer alan Ahmet Arif, 40 yaşında baba olarak özlediği “filinta gibi” bir oğula kavuşmuştu. O filinta endam okudu, ünlü bir yontucu oldu.
Ahmed Arif oğlunun mezuniyetini görmüştü ama ne yazık ki ilk sergisini görememişti.
“Yaşamımda en büyük sevinci baba olduğum gün duydum. İnanır mısınız, tam iki yıl oğlumun nüfus cüzdanını cebimde taşıdım. Cebimdeki, sanki dünyanın en zengin cüzdanıydı. Oğlum olmuştu… Oğlum, dünyanın en güzel güvercini… Dünyanın en güçlü silahı…

Görünen o ki “oğul sevdası” tütün kâğıtlarına yazılan sevda sözcüklerinden daha baskın çıkmıştı…
 “Şahdamarım”, Ahmed Arif şiirine konu olan öyküler, yaşanmışlıklar; şehir, insan, sevda ve aşk teması üzerine kurgulanmış bir oyun. Uzun yıllar sahnelendi.
 Ahmed Arif’in ölümünden sonra oğlu Filinta, babasının eski dergilerde kalmış, ayrıca hiçbir yerde yayımlanmamış, ikinci kitap için hazırladığı şiirlerini “YURDUM BENİM ŞAHDAMARIM” adıyla kitaplaştırmıştır.


Engereğin dişlerine işledim,
Ağu dişlerine
Oluklu, çentik...
Ve vurgun,
Gözleri bir çift cehennem
Burnuna kan tütmüş
Pars bıyığına...
Dağın pulat yüreğine işledim,
Şimşeğin masmavi usturasına
Sevdanı usul-usul
Sevdanı mısra-mısra
Lo ben seni hapislerde sevmişim,
Ben seni sürgünlerde.
Yurdum benim şahdamarım...



Aysel Yenidoğanay Gökçelik
3 haziran 2010/adana
« Son Düzenleme: Eylül 11, 2010, 00:23:44 ÖÖ Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!