|
sedef Kandemir
|
 |
« : Nisan 13, 2010, 01:15:08 ÖÖ » |
|
Mersin- Adana Güzellemesi
Aylar öncesinden hazırlandığım bir davete katılmanın günü gelip çattığında, hazırlanıp, düştüm yola. Yaşadığımız ekonomik kriz nedeniyle bilet ücretlerinin ucuzlamasından yararlanıp, uçakla gitme kararı almıştım. Yolculuğu hiçbir zaman vakit kaybı olarak değerlendirmediğim için, amacım vakit kazanmak değil, yorulmadan bir an önce katılacağım etkinliğe ulaşmaktı. Katılacağım söyleşinin ve yeni tanışmaların heyecanından olsa gerek, uçuş korkum olduğu aklımdan çıkmıştı. Ancak uçak pistte ilerlediğinde başlayan sarsıntılar aklımı başıma getirdi ve ben yenmekte çok zorlandığım o panik duyguma yeniden kavuştum. Bu konuda kendime karşı verdiğim mücadelede her zaman yenik düşüyorum. Kalp çarpıntılarım neredeyse motorun sesini bastıracak kadar güçleniyor, korkumu bizzat kendim çoğaltarak adrenalin salgımın tavan yapmasına neden oluyorum. Bu yüzden ilk kez bu konuda yardım almaya karar verdim ve hostesten bana bir ilaç vermesini rica ettim. Hostes bu isteğime çok şaşırdı, “ne tür bir ilaç?” diye sordu. Ben; “herhangi bir ilaç, bir yatıştırıcı, sakinleştirici, hatta düşünmemi önleyecek gibi bir şey” dediğimde kızcağız daha da şaşırarak, uçakta değil ilaç kullanmak, bulundurulması bile yasak dedi. “İlk kez mi?” diye de sordu. Uçak yolculuğumun ilk kez olmadığını, hatta çoğu kez bu durumu yaşadığım için buna bir çare aradığımı söyledim. Narkoz verilip bayıltılmayı dahi düşünebilirim. Anlayışla başını salladı gibi geldi bana ama hemen öncesinde ilaç bağımlısı mıyım acaba diye de bir düşünce de geçti aklından sanırım. Bunlar olurken tabii korkumu coşturan bir türbülansa girdik ve neredeyse varış anına kadar da çıkamadık. Belli saatlere mahkûm kalmak, “çek kenara ineceğim” deme özgürlüğümden mahrum olmak, sanırım paniğimi tetikliyordu. Aslında yaşadığımız krizin bilinçaltı korkumu beslediğini düşünüyorum; kriz yüzünden bu uçak şirketleri zor durum yaşıyor olabilirler ya da bu durum işlerine de geliyor olabilir, uçakların bakım ve onarımı için gerekli harcamalardan kısıyor da olabilirler, gibi… Bu konuda işçi sayısını azaltarak ekonomilerine katkı yaptıkları zaman zaman kulağımıza geliyor. İnsanların ucuz olduğunu düşündükleri bir hizmeti halka verirken, kaliteyi nasıl da düşürdükleri malum bu ülkede. Yaşam güvencenizi bile oldukça pahalıya satın almak zorundasınız. Her neyse, uçak şirketlerinin bunu yapmayacağına kendimi inandırdım, sonuçta bana bir şey olsa zararları daha fazla olacaktı, sigorta ödemeleri gerekiyor ya.
Söyleşimin olacağı Çukurova topraklarına vardığımızda, yeryüzünü öpesim geldi. Gökyüzünde olmak bana korkunç gelse de, ihtişamıyla, güzelliğiyle beni büyülemeye devam edecek elbet ama ayaklarım yerdeyken onu seyretmek daha hoş. Dünya’nın ise bir boşlukta dönüp durduğunu hiç mi hiç düşünmek istemiyorum.
Adana havaalanından Mersin’e doğru bir otobüs içinde ilerlerken, yeryüzünün ne kadar güzel olduğunu düşünmeye yeniden başladım. Bir yanımda Akdeniz, bir yanımda Toroslar; daha güzel ne olabilir? Toros Dağları’nda karların erimeye başladığı aylardayız, bazı zirvelerde karların görüntüsü bir şelale manzarasını çağrıştırıyordu. İşte bu yüzden kentlerde gözüm yok, beni doğa daha çok mutlu ediyor. Yine de Mersin şehrini Akdeniz’e yakışır güzellikte buldum.
…Ve sonunda Ötekileriz’lilere kavuştum. Ötekileriz’i bilirsiniz; Ötekileriz.com’dur, yani Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi. Konuşmacıları olarak bu davete katılıyordum. Neredeyse bir yıl öncesinden yola çıkılmış bir girişimin sonucunda oluşan etkinliğin içinde yer almak çok hoş bir duyguydu, bir o kadar da heyecan verici. Bundan sonrasını nasıl anlatsam bilemiyorum. Mersin; tanışmak demekti, kısacası dostlukla buluşmak… Sahici sandığınız bir şeyin sahiciliğini görmek kadar sevinçti. Serin bir Nisan sabahında tarihi bir taş yapıya doğru giden yol idi Mersin. Dikdörtgen kesme taşlardan yapılmış, sağlam binaların önünden geçip gitmenin sonu belliydi; dostluğun pekişmesiyle nihayetlenecek bir yürüyüş. Sarmaşık dolanmış çardağıyla bir bahçeydi bu kent; bahçede içilen çay kadar taze ilk tanışmalardı Mersin. Tanış ruhlarla yüzleşme, tanışılmış yüzlerde gülümseyişti, her şey ve herkes şiir kadardı, öykü kadar güzeldi Mersinde. Öyle güzeldi ki; üç kadın, üç tek rakı, üç balık ve bir salata… Üç kere hüzün, üç kere şiir, üç kere öykü idi kıyıya perçinlenmiş mahkûm bir teknede oturup, sohbet üstüne sohbet çoğaltmak… Güzel bir insanın mekânında konuklanmaktı sonrası. İlk sabahında doğruca denize uyanmak, kuş cıvıltıları hoşluğunda, dostluğun balkonunda sabah kahvesi yudumlamak. Sonrası: Toros’ların sol yanına düşüp, bir tren yolculuğuna çıkmaktı Mersin’den ayrılmak.
Mersinden sonra Adana derken; Adana bir başka güzellik oldu, zaman zaman heyecanlı dil ve yepyeni yüzlerde. Ama…Ama Adana’yı Adana eden bir Taş Mekân oldu. “Taş Mekân”: Bir evde doğmaktı, doğduğu eve sevgi duymak, o evde geçen tarihe vefalı olmak demekti. O vefayı sürdürmek, bir yandan hayatı biriktirmek demekti, biriktirdiklerini paylaşmak sonrasında; insan olmak demekti Taş Mekân: Doğuyu batıyı duvarlara süslemekti, bezemekti yüreklere güneyi, güzellemeydi ki; öyle bir güzelleme görülmemişti gözlerimce, kitaplar döşenmiş odalarında. Taşlar “Taş Mekân” olalı böyle güzel böyle değerli olmamış idi. Adana benim için artık Taş Mekân’dı bundan kelli… Taş Mekân hoşluk demekti, Cemal Süreya şiiri, yenmezse göz açık dönülecek bir Adana Kebabının bile feda edileceği muhabbet demekti. Bir şiir bostanından toplanan çiçekler, karşısına rakı sofrası kurulası bir manzaraydı gün batımında; Adana, şiir dolusu öykü çıkaran şehir, o şehrin güzel insanları idi…
Sonrası mı? Sonrası iyilik sağlık…
Sedef Kandemir – 2010 Nisan
Uluslar arası Çukurova Sanat Günleri Etkinliği’nden bir anı…
|