
BilDİRİ ÖZETİ:
"öykü uzun şiirdir, şiir kıssasız hisse"
Sezai Sarıoğlu
Aynılaşmanın sınırlarını zorlayan bir dil karnavalında geçer bu öykü: Dev alışveriş merkezlerine meydan okuyan kahramanların öyküsüdür; deliliği üstlenmiş cüret.
Söz alınır söz verilir, kültürler arası bu sessiz dayanışmada asimilasyon reddedilir. Melezleşerek çoğalır edebiyat.
Anlamsız sanat diye bir şey yoktur. Sanatçı, sanatının içinde kendi dünyasıyla gizlenmişken, okura sınırsız algılama düzleminde kendine yeni algılar yaratması eylemi bırakır.
Nesnelerin ve öznelerin anlamdan uzak olmayan dilin türlü devinimleriyle, mücadeleci görevini sürdüren, değiştirmeyi göze alan, hayata kök salan öyküleri yazanlar aynı zamanda zıt gibi görünen sözcük öbekleriyle betimleyerek süslerler öykülerini, farklı ve şaşırtıcı şiirden el almışlardır; Sait faik gibi, Yaşar Kemal gibi, Edgar Allan Poe ya da Çehov gibi.
Bir karım, iki çocuğum, dört kişiyiz /Kimseler bizimle konuşmaz /Mahallede kahveye çıkmam, anlarsınız /Giderek alıştım içkiye de /Demin de söyledim ya, iyi adamımdır /Benden kötülük gelmez: Dizelerinde Edip Cansever “Cenaze Kaldırıcısı Âdem”in öyküsünü şiirleştirirken:
“Şimdi kimi acıyor kimi kınıyor beni./hangileri haklı hangileri iyi ama iyiyi haklıyı aramak her zaman gerekli mi, ya benim yaşamam” dizeleriyle “Akçaburgazlı Yekta'nın Mahkeme Kararı Aldığında Söylediği Mezmur'dur” şiiri öyküleşir; Yekta’yı üstlenen Turgut Uyar’ın dizeleriyle.
Hayatı yorumlar sanatçı. Şiir öykü – Öykü şiir ilişkisiyle çoğalır anlam. Kısaca paylaşmaktır.
Anahtar sözcük: “Aşmaktır Sınırları”
ŞİİR - ÖYKÜ İLİŞKİSİ
Şiir-Öykünün Nesi Olur?
Sedef KANDEMİR:
Şiir ve öykü ilişkisi hakkında düşüncelerimi paylaşmaya başlamadan önce kısaca “ilişki” sözcüğünün anlamına değinmek istiyorum. “İlişki” sözcüğü sözlükte; “Değişkenler arasında aynı ya da ters yönde karşılıklı bir ilginin bulunması hali, iki şey arasındaki ilgi, bağ, münasebet, temas” olarak tanımlanıyor. Ayrıca “Birlikte oluşan ya da birlikte değişme gösteren olaylar arasında kavramsal olarak kurulan bağ” diye bir başka açıklaması daha var. Bu ilişki neden-sonuç ilişkisi olacağı gibi başka bir etkenin etkisiyle birlikte değişme ilişkisi de olabilir diye ayrıca ifade ediliyor… Etken sözcüğünü, içinde bulunduğumuz sosyal olgu olarak algıladığımızda, sosyal olguyu oluşturan manevi ve fiziki yapının insan ve toplum üzerindeki etkisi daha iyi anlaşılabilir. Böylece; bu sosyal ilişkiler ağında yer alan yazar ve şairlerin yapıtlarında birlikte değişme ilişkilerinin de kaçınılmaz olduğunu anlayabiliyorum.
Şiir-öykü ilişkilerinin diyalektiği bağlamında böyle bir birlikteliğin tek aracı dildir… Biliyoruz ki; dil, yazar ve şairlerce gündelik dilin anlatımından çıkartıldığında, çeşitli söz kalıplarıyla birçok değişime uğrar, daha yeni ve daha katlı anlamlar yüklenir ve böylece edebiyat ürünleri oluşur. Edebi türler içinde gündelik dile müdahalesi ve direnişiyle farklılığı en belirgin olanı ise şiirdir.
İsmail Karakurt; bir şiir inceleme yazısının başlığını “Bir Dil Vardır Dilde Dilden İçeri: Şiir Dili” olarak koymuştu. Bence de şiir; dil içinde dil demek… Yine İsmail Karakurt bir inceleme yazısında, Maurice Blanchot’tan aktardığı“Dil, dış dünyayı, gerçekliği yansıtmanın aracı değildir; aksine, dil edebiyatın nesnesi olarak gerçekliği yıkar.” cümlesinin altını çizmek isterim… Gerçeği yansıtmamayı önceleyen dilin değişimi şiir olarak yansır topluma. Önce şairin kendi içselliğinde oluşan devrim sonra dış dünyaya açılır; şiir diliyle… Aynılaşmanın sınırlarını zorlayan bir dil karnavalına dönüşür böylece şiirin edebiyat içinde süren yolculuğu… Dev alışveriş merkezlerine meydan okuyan kahramanların öyküsü yazılır; deliliği üstlenmiş cürete dönüşür… Söz alınır söz verilir bu meydanda, kültürler arası bu sessiz dayanışmada asimilasyon reddedilir. Melezleşerek çoğalır edebiyat; şiirsel bir güzelliğe ulaşsın diye dünya.
“Şiirsel” sıfatını başına getirdiğimiz her kavramda güzellemenin simgesi olur şiir.
***
Şiir bu güzelliğini nereden alıyor? Sadece farklı sözleri yan yana getirip, yeni bir anlam çoğaltmak yeterli mi? Bu soruyu düşündüğümde şiirin olması gereken melodisi, ritmi geliyor aklıma. Şiirin güzelliğini pekiştiren müziğin sesi…Müziğin de dilde olduğu gibi; doğadaki seslerin olduğundan daha farklı biçimde, yan yana getirilip, ritmik sıralanmasıyla oluştuğunu biliyoruz. Müziğin insan ruhunda yarattığı etkiye de inanıyoruz. Müziğin bu etkisinden yararlanan şiir, güzelliğini sözel seslerin ritmik sıralanışıyla gerçekleştirdiği melodik yapısından alıyor. Necip Tosun’un “Öyküde Ritmik Yapının Biçimlenişi” başlıklı bir incelemesi, Walter Pater’dan alıntılanmış bir cümleyle başlar: “Bütün sanatlar daima müziğin durumunu arzular…” Şiirin ve yazının müzikle ilişkisini açıklayan bu sözler konumuza dâhil… Necip Tosun yazısında; şiirde yinelenen temalarla bir ritim oluşturulacağını savunan T. S. Eliot’dan bir alıntıya da yer vermiş:
“Şiirde bir grup çalgıyla bir temanın gerçekleştirilmesini örnekleyen olanaklar vardır. Bir senfonide bir dörtlüdeki movement’lere benzer geçişler bir şiirde bulunabilir. Konu çok seslilik dayancası üzerine düzenlenebilir.”
Yazar yazısını başka yazarlarla da örneklemiş:
“Gustave Flaubert, Madam Bovary’nin kimi bölümlerini ritimden yararlanarak bir senfoni olarak tasarlar. Flaubert’e göre, “gerçekte iyi bir düzyazı cümlesi, iyi bir şiir dizesi olmalıdır, değiştirilemez, bir tür şiir dizesi kadar ahenkli ve ritmiktir.” (Aktaran Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri, Ada Yay., 1. Baskı 1988, s. 27).
Şiirin müzikten el alarak içinde geliştirdiği etkinin olanaklarından diğer yazı türlerinin de yararlanması Flaubert tarafından anlatılmış doğru bir adım değil mi?
Sözün burasında Necip Tosun’un yazısından bir başka paragrafı aktarmak istiyorum:
“Ritim, bazı durumlarda bir anlam arayışı içerisinde olmayan bir metni bile okunur kılacak bir etkiye sahiptir. Kimi metinler, öyküler vardır ki bizi hemen sarıp sarmalar, içine alır, sürükler. Tıpkı kimi şarkılar gibi… Çoğu kez bu durumlarda bir anlam peşinde koşmayız, bir tını, bir ezgi, bir içses bizi içine çeker. Sözlerini bile hatırlamadığımız o şarkı, o ezgi bizde sürer. İşte peşinden gittiğimiz bu şey melodidir, ritimdir. Ritim duygusuyla yazılmış, müziğin imkânlarından güç alan metinler okurda bu duyguyu yaratırlar. Bir metinden edindiğimiz şiirsel tat, aslında çoğunlukla müziksel bir tattır. Burada düzen ve uyumun yanında güzellik de yaratılmıştır. Parçaların yapay ve yüzeysel birleşmelerinden çok derinlikli bir bütünleşme söz konusudur. Böylece okurda ezgisel ve armonik bir tat duygusu gerçekleştirilmiş, duyguların altı çizilerek derinleştirilip yoğunlaştırılmıştır. Görüldüğü gibi ritmin metne en somut katkısı akışkanlık, yoğunluk ve bütünlüktür.”
Yazının kendinde/içinde barındırdığı ses, ses tonu, imgeleme, şiirsel söyleyim ve söz sanatlarıyla, okura hoş vakit geçirmenin ötesinde sorumluluğu olduğu bir gerçek. Tarihsel ve sosyal değişme sürecinin içinde oluşturduğu, farklı olmasını düşündüğü bir kültürü yaratıp, gelecek nesillere aktarma yolculuğunda, bütün edebi türlerin şiirle ilişki kurma özgürlüğü olmalıdır.
Edebiyat dünyamızda şiir ve öykü ilişkisini açıkça gözlemleyebileceğimiz birçok yapıt var. İyi yazılmış, oldukça yalın bir öyküde bile şiirsel ruh esintilerine kapılabileceğimiz eserler az değil. Şiirde de bu geçerli. Öyküleme tekniği ile yazılan ama öykü olmadığı açıkça görülen metinler bizim edebiyatımızda da oldukça yoğun.
Aysu Erden’in Edebiyatçılar Derneği Yayınlarında yer alan “Öyküde Şiirsellik Boyutu Üzerine” başlıklı yazısında bu örneklemelere yeterince yer verilmiş. Aysu Erden bu çalışmasında şu saptamayı yapıyor: “Gerek kısa öykü, gerekse şiir metinleri, öznel olan doğaları gereği, birbirleriyle uyumsuz gibi görünmelerine karşın bir arada bulunabilen, birbirleriyle zıt özellikler taşıyan, az rastlanan, ilginç ve orijinal dil öğelerinden oluşurlar. Alışılmışın dışında olan, ölçünlü ve gündelik dilden sapan bu tür dil kullanımlarının hem dilbilgisel hem de sanatsal açıdan çözümlenmeleri ve yorumlanmaları gerekmektedir. Bu amaçla da, gerek öyküde, gerekse şiirde incelenmeğe değer dil yapılarının saptanıp incelenmesi yararlı olmaktadır. Böylelikle öykü yazarlarının ve şairlerin yapıtlarında kullandıkları dillerin, günlük dilden hangi yönlerde saptıkları, içerdikleri yoğun anlamları, birbirleriyle zıt görünen, sıra dışı dil kullanımlarının hangi koşullarda birbirleriyle uyumlu bir şekilde bulunabildikleri, öykü ve şiir metinleri içindeki dil zorlamalarının nedenleri ve sonuçları tartışılabilecektir.”
Aysu Erden çalışmasında birçok yazarın kısa öykülerinden alıntılanmış örnekler de yer alıyor. Özellikle Sema Kaygusuz’un “Zilşan’ın Ayakları – Adam Öykü – Sayı:17” isimli öyküsünde şiirsel boyutu fark etmemek imkânsız:
- “Kargalar çatıdaki tenekeleri çın çın didikler. Hala tahta iskemleleri fırçalayarak temizleyen, beyaz tülbentli bir gelinken, öteki köylere nam salmıştı titizliğiyle.
Kargalar leş yiyen obur kargalar... Onun koynuna giren erkek, gül bahçesinin kokusuyla uyanmıştı. Onun diktiği domates fidanından Hızır'ın bereketi yağmıştı.
Kara bir yazgının çirkin kuşları kargalar. Onun toprağını sattırıp şehre götürdüklerinde bir çifteyle uyumuştu sabahlara kadar. Susuzlukla pisliğe alıştığında, köyde bıraktığı aklını bir daha hiç çağırmamıştı.
Şarkı söylemeyen çocukların, bed sesli çığlıkları kargalar.
Gün geçtikçe perdelenmişti gözleri, tırnağını göremeyecek kadar körleşmişti. Bu yüzden biraz ileride duran dev alış veriş merkezini hiçbir zaman fark edememişti. O dev mezar taşını hiç görmemişti.
Kargalar, hantal kanatlarıyla uçar gider.
Halanın canı çıkar, hep gülümseyen yüzü donup kalır. Biraz aklı kıt olduğundandır mutlu hali. Çenesini, ayaklarını çaputlarla bağlarlar. Zilşan'ın kör halası, bir dilek ağacıdır artık. Yağmur mil gibi yağar dışarıda. Evler ıslak bir köpek gibi kendini silkeler. Sallanırlar. Takır takır bir ağlama sesi yayılır teneke damdan.
(Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları, 1998:133)
Düz yazıda şiirselliğin etkisini savunan ve vurgulayan Virginia Woolf gibi, Edip Cansever’de şiirlerinde öyküleme tekniğine sıkça başvurmuş bir şair. Cansever; “Bir karım, iki çocuğum, dört kişiyiz /Kimseler bizimle konuşmaz /Mahallede kahveye çıkmam, anlarsınız /Giderek alıştım içkiye de /Demin de söyledim ya, iyi adamımdır /Benden kötülük gelmez” dizeleriyle; “Cenaze Kaldırıcısı Âdem”in şiirinde Âdem’in öyküsünü anlatmıştır. Ama bir tür olarak içinde bir öykü barındırsa da öykü değil bir şiirdir bu.
Öyküleme şiirine bir güzel örnek de; Turgut Uyar’ın “Akçaburgaz’lı Yekta'nın Mahkeme Kararı Aldığında Söylediği Mezmur'dur” şiiridir. Gelenekler karşısında Yekta ile Gülbeyaz’ı ve aşklarını üstlenir Turgut Uyar bu özel şiirinde.“Şimdi kimi acıyor kimi kınıyor beni./ hangileri haklı hangileri iyi ama iyiyi haklıyı aramak her zaman gerekli mi, ya benim yaşamam” dizeleriyle sonlanan bir aşk öyküsü şiir olur Turgut Uyar’ın kaleminden.
Necip Tosun’un “Hikâye, Epik Ve Şiirsellik” başlıklı incelemesindeki şu bölüm üzerinde düşünmeye değer:
“Şiir olmayan bir şey edebiyata niçin girsin” diyen Virginia Woolf düzyazıda bunun ancak doygunluk, fazlalıkları atma, seçicilik tutumlarıyla mümkün olabileceğini düşünür: “Bütün fazlalıkları, ölü parçaları, lüzumsuzlukları elemek istiyorum; bunu yaparken anı tümüyle vermek; içinde ne varsa. Diyelim ki an bir bütün, düşünceden, sezişten, denizin seslerinden ileri gelen. Fazlalık, ölülük o ana ait olmayan şeylerin işe katılmasından ileri gelir, gerçekçi yazarın o düş kırıcı anlatma çabası; öğle yemeğinden akşam yemeğine; sahte gerçekdışı, yalnızca göreneksel. Edebiyata şiir olmayan bir şey neden sokulsun-yani, doygun olmayan? Romancılara bu yüzden kızmıyor muyum? Hiçbir şeyi seçmedikleri için? Şairler arındırmak yoluyla başarıya ulaşmıyorlar mı; hemen hemen her şey dışarıda bırakılıyor. Ben hemen her şeyi kapsamak istiyorum ama gene de doygunlaştırmak.” (Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi, Oğlak Yayınları, 1. Baskı 1995, s. 173).”
Woolf böylece düzyazıda “şiirsellik” için hem fazlalıklardan arınma hem de şiirin aksine her şeyi kapsama gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kısa öykülerin şiirsel boyuta ulaşma çabalarını Necip Tosun’un yazısında verdiği örneklerle anlamak mümkün. Fazlalıklardan arındırılmış satırlara, arındırıldığı ölçüde anlam yükleme sanatına dönüştüğünü anlıyorum şiirsel düz yazının.
Öykülerinde şiirselliği kullanan bir başka öykücümüz ise Füruzan’dır. Onun öykülerinde de hüznün şiirsel boyuta ulaştığını fark etmemek imkânsızlaşır…
“Tüm bilinen yıldızlar aynı anda çevremde duruyorlar, titreşen ışıklı Çobanyıldızını avuçladığımda elim içine giriyor, parmaklarımdan gümüş tozları uzayarak akıyor. Örgüleri çözük saçlarıma ateşböcekleri dolmuş. Göğün sonsuz boşluğunda istediğim yöne kolayca kayabiliyorum. Dedemin sokağındaki en gösterişli evin, Selahattin Beylerin konağı denen o yerin damında çocuklar kara önlükleriyle, ellerindeki okul çantalarıyla sıralanmış kıpırtısız duruyorlar. Bir okul görmemiş olduğum için onların orda okuyor olduğuna karar veriyorum. Hiç mutlu görünmüyorlar. Küme halinde duran, çok parlak bir yıldız adacığına dalıyorum, daha daha yukarda olanlara bakarken, iki yıldız peş peşe yüzümü sıyırarak boşluğa kayıp siliniveriyorlar. Burnuma gelen kesilmiş, serin, taze çimen kokusunun yıldızların kokusu olduğunu öğreniyorum. İncecik, yeni bir ayın kendini hırçınlıkla öne çıkarmaya çabaladığı, gitgel bir esintiden anlaşılıyor. Gece o denli parlak ki yıldızlar ayın dengi olmuşlar.” (Füruzan, Sevda Dolu Bir Yaz, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı 1999, s. 70).”
Adnan Azar, Nalân Barbarosoğlu, Adalet Ağaoğlu, Zeynep Aliye, Sema Kaygusuz, Tarık Günersel gibi yazarlarımızın öykülerinde, şiir-öykü ilişkisinin örneklerini görmek mümkün.
Öykümüzün ustalarından “Çakır” Sait Faik’in öykülerinin, kendisini ve diğer şairleri nasıl etkilediğini Ece Ayhan şöyle dillendirir:
“Biz sivil şairler olarak başlangıçta (İlhan Berk’ten, İsmet Özel’e kadar) iki baba şairden etkilenmiştik: Biri Dağlarca’dır; ‘Çocuk ve Allah’; 1940. Öteki Sait Faik’tir, ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’, 1954. Sonunda işitilmedik bir şey oldu ve katır doğurdu! Hiç değilse, ‘çırılçıplak bir Türkçenin şiirinde bir katır doğuruyor ilk olarak.” (Şiirin Bir Altın Çağı)
Şair Ece Ayhan’ın, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” öykü kitabını “sivil şairleri” etkileyen kitap olarak örneklemesi konumuz açısından önemli bir veridir. Bu bilgiye, Sait Faik’in Comte de Lautrêmont’un düzşiirler kitabı olarak anılan Maldoror’un Şarkıları’nı başucu kitabı olarak kullanıldığını eklersem konumuz açısından yeni bir kapı aralamış oluruz. Bunlarla Edip Cansever’in ” !974, Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlanan,“Abasıyanık’ın hikâyeleri şiirle kaplanmış, şiirle yontulmuş, şiirle iç içedir cümlesiyle birleştirdiğimizde, şiir-öykü ilişkilerine yeni bir bilgi ve anlam boyutu getiriyoruz demektir.
Sevim Burak’ı anmadan geçmek istemiyorum. Çağının edebi çevrelerince çok iyi anlaşılamadığını düşündüğüm Sevim Burak, hak ettiği değeri bulduğu şimdiki zaman diliminde, öyküde şiir boyutuna nasıl ulaşılacağını gösteriyor okuyucusuna. Yeni bir dil oluşturarak öykü dünyasında farklı bir dönemi aralamış bir öykücümüzdür Sevim Burak.
"Ölüm Saati"nde; "Ben bir çocuktum – İçinize düştüm – Sizinle çevriliyim – Siz mi beni kurtaracaksınız" diyen Sevim Burak’ın her satırında şiiri hissetmemek imkânsız.
Cemal Süreya öyküyü; “şiirin uzun saçlı kızkardeşi” diye tarif ediyor. Sezai Sarıoğlu ise “öykü uzun şiirdir, şiir kıssasız hisse” demişti...
Sözün burasında; "Hakikat düş kırıklığından doğmuştur. Gerçek, imgelem eksikliğinden..." sözü geliyor aklıma Jean Baudrillard’ın…
Hayatı paylaştığımız bu yeryüzünü insana dar getiren gerçekleri değiştirmeye gönüllü şiirden söz ediyorum… Özgürlüğün özlemini yazan öykülerden…
Verili dünyayı yorumlar ve sanatsal ürünleriyle de değiştirmeye çalışır sanatçı…
Şiir-öykü, öykü-şiir ilişkisiyle çoğalır anlam.
Sözün kısası paylaşmaktır.
Anahtar sözcük: “Aşmaktır Sınırları”
22 Mart 2010/ İzmir-URLA