Henüz sekiz yaşlarındayken, evimize misafir gelen dayım, bana para verdiğinde, yüzüm gülmüş, uzattığı parayı alıp cebime koymuştum. Annem, "oğlum! dayına teşekkür ettin mi?" diyerek uyardığında, utana sıkıla, teşekkür etmiştim.
Buluğ yaşına gelinceye kadar, gerektiğinde her teşekkür ettiğimde yüzüm kızarırdı. "Teşekkür ederim" demek benim için telaffuzu zor iki sözcüktü. Bu sözcükleri sarf etme kararından sonra sanki boğazım bir mengene ile sıkılır, yüzüm sıcak suyla haşlanmış gibi kızarır, kalbim yerinden çıkacakmış gibi göğüs kafesimi zorlar, göz kapaklarım bir Çinli'nin gözleri oluncaya kadar yanlara çekilir ve badanajlı "te şek kür ee derim" derdim.
Gel zaman, git zaman, orta son sınıfımıza bir sosyal bilgiler öğretmeni tayin edildi. Sözlüye kaldırdığı her öğrenciye -yanlış yanıtta alsa- teşekkür ederdi. Garipsemiştim, garipsemiştik... Mecbur olduğumuz bir işi yaptığımız halde, bize teşekkür ediyordu... O zamana kadar gördüğümüz, bildiğimiz öğretmenlerden değildi. Teneffüslerde, öğrenciler arasında bu yönüyle gırgır konusu olmuştu. Öyle ki; bir öğrenci, diğer bir öğrenciyi iteklediğinde, iteklenen öğrenci, itekleyene "teşekkür ederim," diyecek kadar işi ilerletmişti...
Andığım öğretmenim sağsa; 'Allah uzun ömürler versin, vefat etmişse; 'Allah toprağını bol etsin...'
Teşekkür etmenin, teşekkür almanın tat alma duyusunu vermişti bana...
Yüzümde artık, buluğ yaşımın verdiği kızarıklık vardı sadece, teşekkür etmekten kızarmıyordum. Alışveriş yaparken ettiğim teşekkürlere manavın, bakkalın garip bakması da sıkmıyordu beni... Onlar işlerini yaparken teşekkür beklemiyorlar, hatta, teşekkürü fazlalık görüyorlardı, lakin ben kendiliğimden teşekkür etmeyi bir borç görüyor ve borcumu sürekli ödüyordum. Bir süre sonra, mahallemdeki manav ve bakkal amcalar, benim teşekkürüme teşekkürle karşılık vermeye başladılar, bir ara unuttuğumda, "teşekkür etmedin yegen' diyerek alaycı bir uslupla beni uyarmışlardı.
Kalan eğitim yaşamımda, meslek uğraşımda, edilmesi gerekenlere yeri ve zamanı uygunsa teşekkür borçlarımı hep ödediğimi sanıyorum...
Ve artık, teşekkürlemeyi garipseyen olmadığı gibi, beklenen, istenen olmuştur.
Bu durum edebiyat yaşamımda süregelmiştir. Teşekkür etmemin bir zül, teşekkür etmem gerekenin de teşekkür dilencisi olmadığı bilinciyle hep teşekkür etmişimdir. Bu teşekkürlerim bire-bir olduğu gibi,topluluk önünde de olmuştur.
Eğer, bir etkinlikte panelist, konuşmacı, masa arkasında olan biri olarak yer almışsam, mutlaka o etkinliğe katkı sunanlara teşekkür etmeyi önceleyerek konuşmama başlamışımdır. Etkinliklerin en azından bir emek olduğunu, emeğe saygı göstermek gerektiğini, programda yer verilerek, yer alarak, onure edildiğimi gözeterek, teşekkür cimrisi olmadan, ağzımı doldura doldura şükranlarımı sunarım. Bu anlamda topluluğun önünde teşekkür ederek, katkı sunanlarında kıvanç duymasını istedim. Bu eylemimin beni düşüren değil, yükselten bir eylem olduğunu da öngörerek...
BİR söyleşimden alıntı yaparak, örneklemek isterim...
Ama; öncelikle, söyleşi esnasında ve sonrasında 4.Uluslararası Çukurova Sanat Günleri etkinliğine emek verenlere ve özelde Ötekileriz Kültür Sanat Girişimine teşekkür eden Sayın Sedef KANDEMİR'e en derin teşekkürlerimi sunarım; SEDEFCHE TEŞEKKÜRÜ BAYRAKLAŞTIRARAK...
Çukurova 3.Kitap Fuarı kapsamında, düzenleyicisi Çukurova Edebiyatçılar Derneği olan 14.01.2010 T.li "Romanda Politik Erotizm" konulu söyleşi metni.
ROMANDA POLİTİK EROTİZM
Çukurova 3.Kitap Fuarı organizasyonuna katkıda bulunan tüm kişi ve kişilikleri; özelimde böyle bir söyleşiye olanak tanıyan Çukurova Edebiyatçılar Derneğini kutlayarak ve bizi yalnız bırakmayan siz değerli sanatçılara, sanat dostlarına hoş geldiniz, diyerek sözlerime başlamak istiyorum.