ADANA’DA ROMAN VE ÖYKÜ
Tarihi araştırmalardan elde edilen bilgilere göre, Adana, Yontma Taş Devrinden bu yana yerleşim yeri olmuştur. Verimli toprakları ve coğrafi konumu nedeni ile tarih öncesi çağlardan başlayarak değişik ulusların akınına uğramış bölgede birçok kültürün izlerini bulmak olanaklıdır. Araplar, Selçuklular, Ramazanoğulları ve Osmanlıların (Türkmen ve Yörük Aşiretleri), Göçmenlerin, Ermenilerin ve Kürtlerin yöre kültürünün çeşitlenmesinde önemli katkıları olmuştur. Çukurova kültürünü bu uygarlıkların tuğlalarından oluşturulmuş bir yapı olarak tanımlamak da mümkündür.
Günümüz Çukurovası; yayla, deniz ve ova kültürü ile değişik ses ve renklerinin karışımından yeni bir kent kültürü meydana getirmiştir.
1930-1940 yıllarında tarıma ve tüketime dayalı sanayileşme ile başlayan sanayi faaliyetleri 1940 yılından itibaren büyük ölçekli fabrikaları doğurmuştur. Adana uzun yıllar altın çağını yaşamış, genel ekonomiye önemli katkılar sunmuştur..
Bu zengin yapı; can güvenliği, eğitim kaygısı, sağlık nedenleriyle ve/veya çoğunlukla geçim sıkıntısı çeken güneydoğu ve doğuanadolu bölgesindeki insanlar için cazibe merkezi olmuş; Adana’nın nüfusu 1950 yılında 117 bin iken 1990 yılında 916 bine ulaşmış, günümüzde ise 2 milyonu geçmiştir. Hazırlıksız yakalanan Adana, çarpık kentleşme, suç oranlarında ki artış, aşırı nüfus yığılması, gettolaşma, sağlıksız yaşam, düşük eğitim, yetersiz istihdam ve yoğun işsizlik, işportacılık ve sokak çocukları, konut açığı, altyapı yetersizliği gibi sorunlarıyla, kavgalı yaşamını günümüze değin sürdüregelmiştir.
Kültürel grupların her biri küçük kentlerdeki gibi katı olmasa da kimliklerini nispeten korurken, birbirleriyle olan iletişimlerini ortak kent kültürüyle sağlamaya çabalayacaktı... İstanbul gibi daha büyük kentlerde gözlenmesi zor olan bu durum, Adana için daha kolaycı olacaktı… Üretim araçlarındaki değişim, sosyal yapıdaki dönüşüm, bundan doğan sancılar gibi ana başlıklara sahip, açıklanması uzun sürecek yaşam halleri, zamanının seyrine uygun sanatçıları yaratmakta da zorlanmayacaktı… Kent kültürü; olmazsa olmazı roman ve öyküleriyle ödüllendirecekti gelişiminde payı olan toplumu ve onu oluşturan bireyleri…
ADANA’NIN SAPSARI SICAĞINDA; KEMALLER, GÜNEYLER, İZGÜLER DOĞACAKTI… İşçi-işveren çelişkisini vurgulayan, kendisi Adana’lı olmamasına rağmen Çukurova’nın yapısından etkilenerek toprak sorunlarını dile getiren, sorgulayan ve bu yönüyle ülkemizde ilklerden biri olan Reşat ENİS’in, özellikle ‘Toprak Kokusu’ romanı o dönem Çukurova’sını daha bir deruni koklatmakta bizlere…
Zalim derebeyin karşısına çıkan İnce Memed; Yaşar Kemal’in eşsiz anlatımlı romanıyla bir kez daha destanlaştırılacaktı yüreğimizde…
Tarımsal üretim, sanayileşme ve kentsel dönüşümü, fabrika ve ırgat işçilerinin yaşamsal kesitlerini Orhan Kemal’in üç boyutlu gözlüğüyle daha net bakan ve görenlerden olacaktık…
Topraksız babanın oğlu Yılmaz Güney, öykülerinde-film senaryolarında örneklediği olaylarla sınıf çatışması kavramını çözümleme uğraşımıza katkı sunacaktı gelişmekte olan düşünsel dünyamızda…
Mayası Çukurova hamurundan Muzaffer İZGÜ’nün yazdığı mizahi roman ve öykülerle, sosyal çarpıklıklara, bürokratik çıkmazlara, çelişkilere Leonardo Vinci’nin Monalisa tablosundaki kadın gibi, bir yüzümüzle gülerken diğer yüzümüzle hüzünlenecektik…
1995-2010 ADANA’SINDA ROMAN VE ÖYKÜ 1980-1994 dönemi Adana’sı, roman ve öyküde genel sessizliğe büründüğünden 1995-2010 dönemine yer verilmiştir.
Adana’nın en altın yılları bakırlaşmaya başlayacaktı. Tarım, Sanayi ve Ticaret eski havasında değildi artık…
Tarımsal üretimin durma noktasına geldiği, aralarında kadına-kıza dolananların da bulunduğu toprak ağalarının havasının söndüğü, çiftçiliğin işsizlik gibi algılanmaya başlandığı yaşamsal geçişe; üslubu, anlatım tarzıyla Yaşar KEMAL’i, ismiyle Son Samuray’ı, temasıyla Züğürt Ağa’yı çağrıştıran ‘Son Feodal’ romanıyla gönüllü tanıklık edecekti Zeki YÜCEL…
Kentsel yaşamın ırgatlığı ötelediği, fabrikalara torpilsiz işçi alımının durduğu, işyeri olmayan, iş bulamayanların kaderlerine küstüğü, işportacılık yapanların çoğaldığı Adana cadde ve sokakları kendisine lisan olacak öykücüsünü bulmakta gecikmedi… İşçilik yaptığı dönemin Orhan KEMAL’e verdiği öyküsel gözlem, deneyimin benzerini bir özel okul kütüphanesinde iş buluncaya kadar işportacılıktan geçimini temin eden Zafer DORUK’da yakalayacaktı. DORUK, garibanların, başat sorunu açlık olanların sesi olacak, en verimli -bir kısmı ödüllü- öykülerini bu süreçte yazacak, sonrasında yine bu geçmiş deneyimlerinden yararlanacaktı…
Sıkı bir Adana’lı olan, ama; uzun süredir Ankara’da yaşayan Edebiyatçılar Derneği kurucularından, birçok öykü kitabına imza atmış Özcan KARABULUT, bende her nedense otel odasını, Fransa’nın Paris’ini çağrıştıracaktı, onun adı ve yazdıkları…
Özel nedenlerle birkaç yıl önce Adana’dan başka bir kente taşınan Tuncay DAĞLI’nın edebiyat ortamına sunduğu öykü kitapları, "’zamanla ikinci bir Muzaffer İZGÜ’müz mü olacak ?’ sorusuna olumlu bir yanıt olmaya çabalayacaktı.
Çukurova Edebiyatçılar Derneği kurucularından, öykü yazarı M. Demirel BABACANOĞLU’nun "O, arkasızların ve hırkasızların yazarıydı, kahramanları sıradan, sade, yaşayan tiplerdi... " diyerek nitelediği 2005 yılında aramızdan ayrılan Turan ALTUNTAŞ’ı; roman ve öykülerinde cinsel ve ruhsal konulara farklı yaklaşımları esas alan, aynı zamanda toplumsal gerçeklerin kökenine inen inceleme yazarı olan geçen yıl kaybettiğimiz Demirtaş CEYHUN’u rahmetle anıyoruz.
Şair olarak tanınan Salih BOLAT’ın öykü sanatına hediye ettiği 2004 basım tarihli ‘Öykü yazma teknikleri” bu alandaki eksikliği kısmen de olsa doldurmaktadır…
Öncesini de yaşamış 1980 dönemi gençlerinden birinin bunalımlarını, yerleşik değerlerini kör kuyuya atarak parayı ve aşkı tek değer olarak gördüğü bir yaşama nasılda usulca kaydığını şiirsel bir anlatımla aktaran 2007 basımlı ‘Mırıltılar Kuşağı’ romanının yazarı, aynı zamanda birçok öyküleri de olan Mehmet AK;
Kırsalı tasvirde Yaşar Kemal’e uzak düşmeyen, klasik anlayışla naif öyküler yazan ve aynı zamanda bir halk şairi olan Bekir DAĞSEVER;
Adlarını değiştirmiş olsa da, 20.yy. son çeyreğindeki Adana’mızın belirgin mahallelilerine gençlerin gözüyle bakan, o dönemin sosyal yapısından, bireysel ve toplumsal psikolojisinden bize duygusal ezgiler dinletecek olan, okuduğum ve basıma hazır ‘Aşağı Güneşsiz’ romanıyla ve çocuk öyküleriyle Kemal OLCAY;
40 yıllık İcra memurluğu süresince Adana’da gördüğü değişik ortamlardan, olaylardan süzerek, esinlenerek ortaya çıkardığı trajikomik öykülerden bir kısmını topladığı 2009 basımlı ‘İcracı Amca’ kitabının yazarı İbrahim BANLI;
Darbelerin postalları altında ezilen yaşamları, uzun ölümleri, çelişkilerin ve düş kırıklıkların boy verdiği kalabalıklar içindeki yalnızlığı duyumsayacağınız öyküleriyle 2009 basımlı ‘Miş’li Geçmiş Zaman Söylenceleri’ kitabının yazarı İlkay TUNA;
Öykü üzerine bir çok deneme, inceleme yazıları olan aynı zamanda birçok öykünün yazarı Süreyya KÖLE;
Akıcı, yürekli, içtenlikli, sevgi dolu anlatımını dil ustalığıyla perçinleyen, kent ve emekçi kadınlara, kırsal kesimde yaşayan töre sultası altında inleyen kadınlara ve varoş kadınlarını öykülerinde yer veren, ara sıra erotizmi anlatımlarını vurgulamada aracı koyan 1997 basımlı Ölmeyi ‘Öğret Bana’, 2005 basımlı ‘Kanatılmış Karanfiller’, ve son 2009 basımlı ‘Annemin Aynası’ öykü kitaplarının yazarı Aysel Y. GÖKÇELİK;
Son Meyhaneci adlı öykü kitabından sonra, ‘Gasteci’ ve ‘İnokin’ adlı romanlarıyla adından söz ettiren, Torosları, Torosların diliyle yazdığı ‘Haydarı Öldürmek’ ile romanlaştıran içerik olarak klasik roman ilkelerinden uzaklaşmadan Modernist- post-modernist tekniklerle kaleme aldığı ‘Kırmızı Koku’ romanlarıNIN yazarı ve Adana’nın acılı ezgisini, Çukurova’yı ve Torosları, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal’den sonra en çok yazan yazar olarak anılmayı hak eden Çetin YİĞENOĞLU;
1998 basım tarihli ‘Türk-Ermeni Öyküleri’ kitabının yazarı Ali Ozan EMRE; ‘Adresini Açık Yaz’, ‘Düşlerim Üşümesin’ öykü kitaplarının yazarı Mehmet TAŞER;
Uzun yıllar Adana’da yaşadıktan sonra 12 Eylül’ün ardından yurt dışına çıkmak zorunda kalan, askeri darbe, cezaevi ve sürgüne kaçış döneminde yaşadıklarını ‘İki Dikenli Yol’ adlı yeni romanıyla aktaran Lokman ÖĞÜLMÜŞ;
“Dünyanın Uğultusu,” romanıyla, “İki Deli Derviş”, “Yazyalnızı”, “Herkes Kadar”, “Düğün Birahanesi”, “Gün Ortasında Arzu” öykü kitaplarıyla Behçet ÇELİK,
“Keman Sesleri”, “Bülbülün sonu”, “Tepedeki Ev” çocuk öykü kitaplarıyla M. Demirel BABACANOĞLU,
Şebnem Sema TUNCEL, Celal GÜR, İbrahim ALP, Mehmet USLU, Veli CUMA, Halil ÇETİN, Meray SAKAR, Arslan BAYIR, Mustafa EMRE, Hasan Hüseyin ÇABUK, Nihat ZİYALAN, Feryal TİLMAÇ, Alişer AVCI, Ebru KIŞ Halit GÖKMEN, Özlem ERASLAN ve adı geçmeyen daha niceleri Adana öykü ve/veya roman yazarları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Şiirin yanı sıra, deneme, roman incelemesi ve öykülere yer veren, bir kısmı yayımını durdurmuş olan Tını, Salkım, Şölen, Akdeniz, Aykırı Sanat, A Edebiyat, Lül Sanat, İmgelem, İmgelem Çocukları, BH Sanat, Heves, Yom Sanat, Düzyazı Defteri, Karayazı, Akkapı, Tersakan Toros, Ardıç Kuşu, Kadirli, Özgür Pencere, 114. sayıya ulaşarak rekora koşan Söylem gibi dergileri; kurucuları arasında Adana’da yaşayan İlhan KEMAL, Zeki KARAASLAN, Mehmet AK ve benimde bulunduğum kültür-sanat oluşumu Ötekileriz’e ait
www.otekileriz.net, Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneğinin
www.ozgurpencere.com web adreslerini Adana’da ve ulusal düzlemde edebiyat ortamını zenginleştiren kazanımlar olarak görebiliriz.
Şiir, Roman ve Öykü… Baskı altındaki toplumlarda olan ülkemizde de olacak ve bunun yansıması edebi ürünlerde de görülecekti…1980 darbesinin kara gölgesinin hala hissedildiği dönemde; kapalı anlatım, imgeci aktarım yönünden münbit olan ve aslında her zaman varolan şiir, başka yerlerde olduğu gibi 2000 sonrası Adana’sında da iyice şaha kalkacak, öyle ki; nitelikli şiirleriyle İlhan KEMAL, Zeki KARAASLAN, Hüseyin FERHAD, Kusey TANGÜLER, Adnan GÜL, Ersun ÇIPLAK, Aslı SERİN, Mehmet ÖZTEK ve Hasan Hüseyin GÜNDÜZALP gibi birçok şair, yerel ve ulusal dergilere, yazın ortamına damgasını vuracaktı. Bu süreçte, Adana şairlerinin bazılarında Lale MÜLDÜR gibi işi yazdıkları şiir dizelerine ayet demeye kadar vardıracak benmerkezci anlayış oluşmaya başlayacak, birbirlerini yan gözlerle süzen Pagan Tanrıları edasında olanların azımsanmayacak sayıya ulaştığı şiir etkinlikleri yapılacaktı. Verimli şiir ortamında, ‘edebi ürünler, birbirini besler’ den ötelere geçenler olacak, ‘şiirsel dille yazılmayanlarına roman ve öykü denemez’ eleştirisi hassas kulaklara acılı nağmeler olacaktı. Şairlerden bazıları roman, öykü yazmaya soyunacak (soyunabilirler), öykü roman yazarlarından bazıları da şiirsel dili başat koşul görüp tapınacaklardı (tapınabilirler). Modern roman, öykü anlayışının salt şiirsel dille olacağına yönelik düşünceye karşı çekincelerimi saklı tutarak somut örneklerle devam edeyim:
“Şiirimsi roman mı, yoksa; romansı şiir mi demeli?” tartışmasına her zaman açık 2007 basım tarihli YUĞ adlı roman, tanınmış şairlerden Hasan Hüseyin GÜNDÜZALP’ın imzasını taşıyacak ve eleştirmen Ali AKDEMİR’e; “Anarşist duruşlu bir yazar”ı gördüğünü ifade ettirecekti. Oysa, romanda; ‘anarşist duruşlu bir yazar’ izini biçim, kurgu anlamında kabullenebilsek bile, Anarşizm’in kural, kurum tanımaz erg reddiyeli felsefesiyle, güç erkinin merkezine romandaki kahramanın (yazarının) oturtulduğu YUĞ romanı çelişir. Öyle ki; Hegel’in idealizmi ile Marks’ın materyalizmi arasındaki kadardır bu çelişki… Evet, ‘Yuğ’ için farklı bir deneme, içinde aykırı soluklar buğulandıran edebi şölen diyebiliriz. Bir de, narsizmin doruklarına dikilen söz bayrağını görürüz bu yapıtta. Ayrıca, toplumsal gerçekçiliğe önem veren yönünü kitabına aktarmadığının tanıklığını da yaparız yazarın…
Aynı zamanda roman-öykü eleştirmeni de olan Saba Kırer’in 2008 tarihinde yayımlanan ‘Jako’ adlı romanı; tanıtım yazısındaki alıntı da alt başlık açıklamasına uygun örneklerden biri olduğunu kanıtlamaktadır: “Şu anda elinizde tuttuğunuz kitabın her bölümünde Jako'nun suretinin bir parçası açımlanırken, size, şiir, öykü ve roman formlarını bir arada sunuyor. İster roman olarak, ister öykü ya da şiir olarak okuyacağınız bu metin, aşkı, derinliği, dipleri, girdabı edebiyatla yeniden var etmeyi deniyor.”
Toros eteklerindeki güzelim bir köyde çocukluğunun, kent yaşamında yetişkinliğinin anlatıldığı roman kahramanın çevresinde gelişen olayları, olaylar karşısındaki iç seslenişlerini şiirsel anlatımla aktaran 2009 sonu baskılı, birçok şiir kitabına imza atmış Zeki KARAASLAN’ın ‘Çürük Hayat’ romanı da şiirsel roman için örnek verilebilir.
Politik-Apolitik Duruş…2000 sonrası Adana’sında, “Sanatta politik düşünce hiç olmamalı” ; ve hatta “Irak’ta yapılan katliam sanatçıları ilgilendirmemeli, salt kültüre, kültürel varlıklara yönelik katliamı eleştirmeliyiz” düşüncesini taşıdıkları ve bir de bunu açıkça dillendiren bir kısım şair ve öykücülerin de varolacağı, Orhan Kemallerin, Ahmet Ariflerin, Yılmaz Güneylerin kemiklerinin sızlatılacağı bir döneme rastlayacağız…
Sanat ve sanatsal platformların politikadan ayrışmasının sıkı savunucularından öykü yazarı Bünyamin HAZAR, sanatsal duruşuna ve yaşam felsefesine uygun öyküler yayımlayacaktı; dergilerin bir kısmında… Genelde iç monologlar tarzında yazılı öykülerinde, bireysel yalnızlığı, endişeyi, hüznü ve aşkı konu edinecek, 2007 basım tarihli ilk kitabı Şekilsiz Korku’su bu rayda öykülerden oluşacaktı…
Ben ise bu görüşlerin karşısına insanlığı, insancıllığı, çağa tanıklığı çıkaran, ‘Dansöz Kıvırmaları’, ‘Istakoz Büyüsü’ ve ‘Kimlik No 666’yı koyacak, farklı bir iz düşmeyi hedefleyecektim:
Politik, sosyal, hukuki, ekonomik yapıların, grupların ve bireylerinin çoğunlukla yozlaştığı, dansöz gibi kıvırdıkları, kurumsal görüş ve düşünce etiketlerinin birbirine karıştırıldığı, 12 eylül, 28 şubat süreçlerinin, Ortadoğu sorunu dinamizminin sürdüğü, bilişim ve internet çağının başladığı bir dönemde yazılan ve bunlara da değinen ekitap olarak yayımıyla Türkiye’de ilklerden, Adana içinse ilki sayılabilecek ‘Dansöz Kıvırmaları’ romanımda; toplumların ve dolayısıyla bireylerin psikolojilerini elinde tutan ulusal düzeyde derin devletin, uluslarüstü Derin Dünya Devletinin uydusu olduğu, okyanus ötesinden atılan bir taşın başka ülkelerde, kentlerde nasıl bir tusunami oluşturduğunu, artık mücadelenin elektronik ortama ağırlıkla kayacağına işaret ederek, yepyeni kavramlar ortaya koyacak, çağın çok sesliliğine uygun birçok tema ve biçim deneyecektim bu romanımda…
Afganistan’dan sonra Irak’la devam eden Ortadoğu işgalinin başladığı bir dönemde, Irak’ın şer güçlerince ele geçirilmesini savunan bir kısım medyayı; ABD’den aldığı para karşılığı iş çıkaran Körebe Medyasında, bir kısım yazarları, gazetecileri; Özdal ve Cesi’de somutlaştırarak psikolojik savaş lejyonerliğini, lejyonerlerini kıyasıya eleştirirken, Koalisyon güçlerinin uygulamalarıyla; Saddam dönemi Irak’ı ve 12 Eylül Türkiyesi arasında bazı paralelliklere vurgu yapan ‘Istakoz Büyüsü’ romanımda, ‘Dansöz Kıvırmaları’ndaki gibi kapalı, imalı anlatım tekniğini kullanmayacaktım. Bu romanım, A.Ömer TÜRKEŞ gibi önemli roman eleştirmenlerince irdelenecekti…
Küresel gücün, tüm görüş ve yapıları kendi yararına kullandığı gibi eğitim alanında da bu amaçla hareket ettiği ana düşüncesinden hareketle, ‘Kimlik No 666 ‘yı yazmaya başlayacaktım. Adana’da bulunan hayali; varoluş felsefesi ılımlı İslam olan Zihdar Koleji ile Uluslarası Küremperist Eğitim Birliği arasındaki organik bağ; Osmanlı’nın devşirme sistemi arasında yer yer karşılaştırma yapılırken, Fatih Sultan Mehmet’le çocukluk döneminde onunla birlikte eğirim alan zalim Kazıklı Voyvoda’yla kardeşi Radu, ABD’nin önceki dışişleri bakanı Condoleezza Rice ‘ı çağrıştıran Kontes Princ, olumsuz eğitim enerjisini istem dışı yüklenmiş Behram ve Hacı Bektaş-i Velinin ″Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyi iyidir…″ sözünü temel yaşam felsefesi yapılmış Akil ana karakterlerine yer verilmiştir bu romanda…
09.01.2010-Adana-Söke Buluşması
Bahattin YILDIZ---------------
Bu sunumum, Söke Öykü Roman Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2010, 3. sayısında, "Adana'da Öykü, Roman" adlı dosya kapsamında yayımlanmıştır.