Google Reklamları
Latif Köybaş öyküler...
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 24, 2012, 03:57:17 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Latif Köybaş öyküler...  (Okunma Sayısı 461 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
latif
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 33


« : Ekim 22, 2009, 01:45:50 ÖÖ »

YANGIN KUŞLARI

Gidecek mi oraya? O soğuk; buzlu rüzgârlarında astımların gezindiği, fırtınası hırçın yere.

Gitmesin!Bırakmasın beni. Akşamüstü hüzünlerime sevinçlerin karıştığı sesiyle gelsin. “Tombişim” desin. Kuş çığlıkları karışsın bitmemiş oyunlarıma.
Kelebek yorgunu yumuşak ellerinde ısınsın yanaklarım.

Uzun ipeksi saçlarında durgun rüzgârların pusuya yattığı, gizli sevdalarında güvercinlerin kanat çırptığı Behiye Ablam, gitmesin kalsın!

“Yoksulluğun gözü kör olsun, dikenli gömlek! Nereye gider, nerede kalır, kimlerle karşılaşır, zaman da kötü anacım... bilmem ki!”

Alnındaki derin çizgilerde, dinlenmeyi unutmuş yorgun kervanlar, şimdi de biricik kızını alıp götürecek miydi Nimet anadan?

“Kim dedi, nasıl aklına soktular bu Almanya gurbetini! Gitmese, yine böyle devam etse, akşam ezanlarından sonra bir beklediğim olsaydı yine. Ölümümü bile göremez artık. Gelmez, gelemez buralara... Oralara gidenin gölgesi kalıyor. Bir de bitmeyen hasreti: Dokunulmayan, kucaklanmayan, gözlerimizi yaşlı bırakan sevgisi...”

Dert yüklü yanık yüreğini sık sık serinletmeye koştu bize. Yalnızlık korkusunun koyu gölgeli tortusunu dağıtmak için anlattı durdu neneme anneme. Çin malı porselen fincanlarda içilen kahvelerde avuttu üzüntüsünü. Dibi kara fincanın bahtına benzerliğinden dem vurdu. Nenemin fal açarken okuduğu dualarla ısıttı ayaz karanlığı umutlarını.

Çocuk yüreğimin küçük dar yollarında biriken sevinç kırıntıları, o’da giderse ne yaparım diye arada bir yokluyordu zihnimi. Konfeksiyon mağazasında işi bitip eve döndüğü zamanlarda, bir başka görünürdü gözüme. İşyerindeki kıyafetlerini çıkarmış; ev halinin kendine has sadeliğinde sanki bir masal kızı oluverirdi. Kapının girişindeki çeşmede bulaşık yıkarken hali, konuşurken, kireçleri dökük duvarlarda begonya gölgesi hüzünlerin serinlettiği sesiyle, daha biraz önce sokakta gördüğüm Behiye Ablamdan başka birini çıkarırdı karşıma.

“Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini...” Behiye Aksoy’un kadifemsi sesi duyulurdu arada. Ne kadar çok dinlerdi! Benim göremediğim, aklımın ermediği bir yerlerde, yüreğinin gizlisinde sakladığı bir inci tanesi, unutamadığı bir ışıltının yanıtı olmayan, aldatan sevdası mıydı? Unutan kimdi, unutulan... gözlerinin rengi... ya da unutulmayı bekleyenler?

Gitmesin kalsındı. Yine bulaşık yıkasın, onu evlenmek için istemeye gelenleri o istemesin beğenmesindi. Yeni moda giyimlerden, makyaj malzemelerinden bahsetsin, artık yaşın geldi evlenmeyecek misin diye soranlara dudağının kenarında biriken mahcubiyetle yanıtlar verip içinde ulaşamadığı özlemlerin üzerine çöken yolsulluğunu gizlesindi... gitmesindi.

Bir gün elinde sarı bir zarfla çıktı geldi. Yağması beklenen yağmurla sel sularına karışması kaçınılmaz bir evden başını alıp gidecek o muydu? Narin parmaklarıyla beyaz kâğıtlara yazdıkları, değiştirmeye çalıştığı yazgısının ardında bırakacak olduğu anası için zehir acısı bir ferman çıkmazıydı. Anasının  suskunluğu, yemeden içmeden kesilen ağzında, sessiz bir ölüm mührüne dönüştü. Nenemin yanına geldikçe titreyen sesine, acıdan damıtılmış ateşler sıçrıyordu sanki. Boyası solan bir tualin solgun resmiydi yüzü. Gri yolculuklara yürüyen  kayıp bir gece ısızlığı.

“Beni dinlemedi... dinletemedim, tuttuğum bir dalım vardı onu da kıracak bu gurbet. Açlığından ölen mi var? Ne olacak sanki oralara gidip de. Bak bekçi Rafet’in oğlu sakat döndü. Yarım,  ayakları kötürüm oldu. Herkes dayanamaz böyle şeye. Bu zaten küçükken bi zatürree atlattı. Ondan korkarım, daha da beter olacak; derdimi kime yanayım!”

Nenemle annemin suskun halleri, çaresiz kalmış bakışlarında donuyordu sanki. Nimet ana kızı için söylenip yakındıkça, onu avutmak adına biriken sesizliğin duvarını yıkacak sözcükler tükenmişti artık.

Mahallenin dar sokağında akşamüzerleri çıkıp gelen, durgun bir suyun üstünde sesizce duran nilüferleri anımsatan Behiye Ablam, bir daha ne zaman göreceğimin belli olmadığı; adına Almanya denen o yerden dönebilir miydi? Dönse bile ellerinde biriken soğuk rüzgârlara kelebekler konar mıydı? Yanağıma dokunan yumuşak parmakları, hangi acının nasırıyla örselenecekti? “Tombişim” diyen dilinde hangi sözcükler üşüyecekti?

Birgün Nimet ananın yoksul evine açılan tahta kapının menteşelerindeki gıcırtı sustu. Bahçesindeki duvarın dibinde duran pembe gül soldu, begonyanın gölgesi kayboldu, Behiye Ablamın meleksi yüzüne, uzun kirpiklerinin arasından baktığı ayna, kahverengi hüzünlerle lekelendi. Oturma odasındaki yer minderinde buldular cansız bedenini. Ağzında yarım kalan dualarla, avucunda boşlukta duran tespihi ve bir de duvardaki gömme cam vitrinde uzaklara bakan kızının fotoğrafıyla; duran yaşlı yüreğini hangi yangın kuşları nerelere götürdü bilinmez.


Latif  KÖYBAŞ                                                                             




Moderatöre Bildir   Kayıtlı
latif
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 33


« Yanıtla #1 : Ekim 22, 2009, 01:49:22 ÖÖ »

SOKAK KEDİSİ


Yine geldi, rüyama. Hep rüyalarımda; başkası mümkün mü? Yüzünü gördüm bu sefer. Mahzun, utangaç yüzünü. Anlamını bakışlarının gerisinde gizleyen gizemli yüzünü.

Dün gece gördüm. Hızla geçip gitti yanımdan, güleç yanakları al al, dudakların da utangaç bir tebessümle. Mahallenin dar sokaklarından birindeydik, ben eve doğru yol alırken birden karşıma o çıkıverdi. Sağda solda yine tek katlı yoksul evler... Kül renkli yanık tenli bir hüznün yüreğimi yalayıp geçtiğini hissetim.

İlk kez yüzünü görüyorum düşümde. Oysa mahallenin yollarında taban çürüten benim gibi bir "sokak kedisi" seni görmek için begonyalı, küpe çiçekleriyle süslü pencerenizin ardındaki perdeyi aralasa seni görmek mümkün, ancak nerede ben de o şans. Bırak perdeyi, evinizin önünden geçmek bile bir sorun. Dedikodu aldı yürüdü. Adım boş gezen "sokak kedisi" olduktan, yazdığım mektuplara cevap gelmedikten sonra...

Senin de hoşuna gidiyor, biliyorum. Güzelliğinin kulu kölesi bir sokak kedisi mektuplarıyla etrafinda dört dönüyor. Her mektupta, belki de aynanın karşısına geçip uzun uzun kendine bakakarak güzelliğini aynayla tescilliyorsundur. Akşamları bir kez daha okuyup sol yanındaki kuşun kanat çırpıntılarını heyecanla hızlandırıyorsun. Hülyalara dalıp benim gibi birisiyle olmayacağını bile bile, güzelliğini tescilleyen beni ve mektuplarımı şımarıkça yaşadığın mutluluk adına çekiyorsun. Öyle olmasa iki satır da sen yazar yan komşunuj kızı Nuran'a verirsin. Yazdığım her mektupta Nuran aynı sözleri tekrarliyor: "Kerim ağbi vaz geç bu Canan'dan. Muhsin Efendi onu sana yar etmez." Alıştım artık, olsun; ne mahallenin dedikodusu, ne babası Muhsin Efendi, ne de dünya. Her şey bir yana."Seni seviyorum Canan!"

Dün geceki rüya tuz biber ekti üstüne. Bir an kendimi gerçeğin içinde hissetim. Yanımdan geçişin, tebessümün, saçların... Caminin arkasındaki şadırvanlı kahveye gidip yine bir mektup yazmalı. Başka türlü geçmez bu rüyanın yangını. Bu kaçıncı rüya? Ben de unuttum sayısını.

Anam erkenden kalkmış yine. Yeşil seccadeyle beyaz tespihi tahta divanın üstünde. Yaşlı, yorgun gözlerindeki soru işaretli bakışları durumumun vehametini anlatmaya yeterli. O bakışlardaki sorular, bazen yakınmalar halinde gece yarılarına dek üzerime geliyor. "Ne zaman çalışacaksın? Baban öleli hani oluyor, onun emeklisi olmasa bak açız be evladım. Ablan el elinde, elin oğlu bakar mı bize? Bak mahallede adın sokak kedisine çıktı, Canan der durursun, Canan sana varır mı be evladım? Muhsin denilen adam varlıklı, bize mi düşer o kız, yoksa varlıklı birine mi? Unut gitsin, baska kız mı yok. Baban olsa düşürmezdi burnunu yere, tenezzül etmezdi o nemrut adama. Hiç öyle bakma bana, aklından bile gecirme, ben onun kapısına varıp da kız istemeyi biırak, aç kalsam ekmek bile istemem"

"Mutfakta çorba var, hadi git iç çorbanı, ondan sonra ne yapacaksan yap"

"İstemem" dedim. Nasıl giyindim, bilmiyorum. Dar sokağın sonundaki, perşembe günleri odun pazarı kurulan alanın köşesindeki bizim bakkal Hafiz'a yöneldim. Sinek pislikleriyle kaplı, ölgün sarı ışığın aydınlatmaya çalıştığı, bir izbeyi andıran, bakkal dükkânından çok, terk edilmiş bir harabe görüntüsü veren bu "karanlık köşede" raflardaki mallar olmasa, kim uğrar buraya? Karısı Rukiye hanım, kara çarşafin içinde. Çarşafın yüzünü çevreleyen kısmını çenesinin altında iğneyle tutturmuş. Hafız her zamanki rahat haliyle kasanın önünde. Etekleri eprimiş yağlı yün yeleğinin beline gelen kısmın da göbeği patlayacakmışçasına şiş ve gergin.

Dudağımdaki sigarayla selamladım, Hafiz ile karısını. Elimi cebime atarak aynı anda: "Bana bir şişe İzmir, bir de tuzlu leblebi" dedim. Anladı, hemen rafa yöneldi, şişenin üzerindeki tozu eliyle sildi Gözlerinde beni kücümseyen ancak gizlemek için zorlanan halini gördüm. Bakmadım fazla, “olsun” dedim içimden. Karısı da kesekağıdına hazırda duran leblebiyi boşalttı. Parayı uzattım, hemen çıktım. Arkamdan ne dedikleri bellidir. Karısı: "Bu Kerim bakalım ne kadar sürtecek böyle, tam bir sokak kedisi." Hafiz da: "Muhsin Efendinin kızına tutkunmuş; sen kim, Canan kim be oğlum, aklını başına toplasana sen, aptal herif." demiştir. Sonra da hinoğlu hince gülmüştür riyakar Hafiz.

Tuzlu leblebi İzmir şarabı! Hep Ahmet'le Hamit geliyor aklıma. Onlar da olsaydı şimdi, deyme keyfine. Olsun, şimdi de Canan var. Sigarayı tazeledim. Şadırvanın suyuna küçük ziyaretçiler geliyor. İçen Tanrı'ya bakıyor. Ben de ne zamandır bakıyorum ama nafile! Darı kusları, kumrular... Tedirgin, gergin, ürkek ve heyecanlı. Kanatları her an uçmaya hazır, yarı açık, her an bir şey olacakmış gibi. Birazdan ben de uçarım. Tuzlu leblebinin acımsılığına, kırmızı şarabın sirkeli ve kekeremsi tadı karışacak, ardından yutarcasına çektiğim bir iki dumanla ciğerlerimle yüreğime çöreklenen sevdanın uykulu, miskin hüznü çiçek açmaya başlayacak.

Böyle zamanlarda oluyor ne oluyorsa; her düşün ardından Canan zirveye ulaşılması güç bir dağ olup önüme dikiliyor. Ne babası, ne mahallenin dedikodusu, ne de yazgı, her şeye lanet! Tutturmuşlar bir varsıl yoksul, öyle olmaz böyle olur, bu uygun bu değil. Hepinizin canı cehenneme! Daraldım, bir yudum daha çektim ciğerlerimin şerefine. Aktı gitti boğazımdan sirkeli zehir, sonra leblebi, yeniden bir duman daha sonra. "Çek oğlum Kerim çek dumanı, bundan sonrası tufan." Yavaştan birikmeye başladı sözcükler. İçi sözcük ve soru işaretleriyle dolu, toprak bir küp gibiyim sanki. Canan'a gidecek olanlar belli, isyan için kullanılacaklar beklemede. Bu sevdayı icad edenin köküne kibrit suyu ulan!

Şadırvanın etrafı boşaldı. Kahvenin tahta masaları tenhalaştı. Bir iki nargile tüttüren yaşlı var. Kimi sessizliği dinliyor tüten dumanlarda, kimi sohbetlerin koyusunda yaşamı tüketiyor. Birazdan ezan okunur. Ardından akşam olacak. Kalkmalı, yollanmalı. Tüm akşamkuşları kafamın içinde, yuvalarını arıyorlar. Cıvıltılar, kanat sesleri;bir hengame.

Sokağın başındaki Nedime Hanımın evinden yayılan hanimeli kokusunun buğusunu, Adile Hanımın sesi yırttı: "Nerden gelirsin be Kerim?"
"Oooo! Adile teyzem, nasılsın?"
"İyiyim be anacım, sen nasılsın? Anacın da iyidir inşaallah."
"İyi, bildiğin gibi."
"Bana bak, harap etme kendini, hey! Duyuyor musun beni? Muhsin nemrutunun kızı için değmez be oğlum, dünyada kız mı kalmadı?"
(...........)

Haydi iyi akşamlar deyip hanımeli kokusunu ardımda bıraktım. Adile'nin ağzına düştüysek bırak gerisini. Dünya duyar. Duyan duysun, ahtım kalır. Hele Muhsin domuzu duyduysa canıma com com.

Bir mektup daha yazmalı. Bir hüzün daha, bir acı daha döşemeli kağıtlara. Bir hasret ardından.

Canan; "Sana bir rüzgâr getireceğim/dağlardan tepelerden. Sana zamanı getireceğim/zamanın bittiği yerden."


Latif Köybaş
« Son Düzenleme: Ekim 22, 2009, 01:50:34 ÖÖ Gönderen: latif » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!