Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 46
|
 |
« Yanıtla #3 : Eylül 14, 2009, 16:28:07 ÖS » |
|
OLGUN ÖYKÜLER/ALÇAK ÇOCUK
Ofisin telefonunun çalması ardına, arayanı sekreteri bağladı. Baro personeli idi. Yeni Ceza Usul Yasası’yla öngörülen mecburi müdafilik sistemi gereğince, sıranın kendisine gelmiş olması sebebiyle avukat Ekrem’e görevini tebliğ ediyordu. Çaresiz, büro işlerini erteleyerek Adliye’ye gidecekti. Çünkü; yeni yasa yaşı küçük şüphelilere avukatlık görevini zorunlu yüklüyor, karşılığında, devlet, sembolik bir ücret takdir ediyordu. Takdir olunan ücret ise, serbest koşullarla kıyasladığında işin angaryalık kısmı ağır basıyordu. Diyeceği fazla bir şey yoktu. Savunma hakkının kutsallığı gereği herkese bir savunman gerekliliğine olan inancından, sistemin kurulmamasını yıllarca eleştirmişti. O ve arkadaşları... Zaman kaybını kazanca çevirmeyi düşündü, “Ara da diğer bir ceza dosyamı incelerim”, dedi. Savcı doğrudan tutuklanması talebi ile küçük şüpheliyi sorgu hakimliğine sevk etmişti. Sorgu Hakimliği’nde idi. Bayan Hakim, hazırlık evrakını incelemişti, dosyadan dolayı olsa gerek her zaman güleç yargıcın bu kez suratı asıktı. O da dosyayı inceledi üstün körü, fiili livata isnadı, tatsız bir konuydu elbet. Yasalarının sağladığı gerekçe göstermeden işi almama, ret etme hakkını anımsadı, ancak kendini mecbur hissetti, şüpheden elbet sanık yararlanır kuralı vardı, hem katillerin, kalpazan ve dolandırıcıların, hatta kadın satıcılarının olduğu gibi, şüphesiz tecavüzcülerinde savunma hakkı kutsaldı.Bu kurallarla ve halen de temsil ettiği bazı kişileri düşündü.Kendini rahatlattı. Şüpheli çocuk, içeri alındı; koca kafalı, ince boyunlu göbeği raşitistler gibi şiş, ufak tefek yaşını göstermeyen bir sabiydi daha. Atılı suçu işlediğini düşünmeyi bırakın, bu suçun mağdur objesi olabilirdi, cinsel konulardan bihaber hali vardı. Bu Koca Kafalı’nın er suyu ne zaman akmıştı? Şüpheli, Hakimin sorularına da cevap veremiyordu, kelime hazinesi kıttı, karmaşayı kasıtlı yapıyorsa eğer altın portakal ödülünü hak edebilirdi. Anlatımından zorlayarak anlayabildikleri; yaşı küçük mağdura parmakla livatada bulunmuştu. Söz verildiğinde, basma kalıp tutuklamama nedenlerini sıraladı, şüphelinin yaşının küçük olduğundan dem vurdu, tecavüz suçlaması ile sübyan koğuşuna konulduğu takdirde kendini koruyamayacağını ve daha büyükler tarafından bu kez şüphelinin istismara uğrayabileceğini söyledi. Netice değişmedi, şüpheli tutuklandı. Avukat Ekrem, tutuklama kararı sonrası dosyayı daha dikkatlice inceledi, zorunluluk doğmuştu, tutuklamaya itiraz etmesi gerekiyordu. Kendince sağlam hukuki gerekçeleri olan itirazı da, suçun vasıf ve mahiyeti, delil durumu, tutuklama tarihi gibi sebeplerle reddedildi. Tutuklu dosyaların işi tez görülürdü, kısa bir süre sonra, dava ağır ceza mahkemesinde açıldı.Duruşma gününü beklemek gerekirdi. Ekrem, tutuklama kararına itirazlarının kapsamını olayla ilgili konularla daha da genişleterek duruşma sırasında değerlendirilmek üzere tahliye talebinde bulundu.Deneyimleri, duruşma öncesi evrak üzerinde tahliye talebinde bulunmasını nafile bir çaba olduğu olgusunu edindirmişti. İlk duruşmaya, mağdur çocuk ve şikayetçi annesi de gelmişti, sanığın yaşından dolayı oturum içinde gizlilik kararı verilmiş, salon boşaltılmıştı. Şimdi alakadarlar başbaşalardı... Ekrem; mağdur çocuğa ve annesine baktı, elma yanaklı güzel bir çocuktu, altı yaşlarında olmalıydı. Bu yaş çocuklar melekler gibi cinsi latif olurdu, cinsiyeti olmazdı daha, yaşıt olan kendi çocuklarını hatırladı, yaşlardan dolayı kurduğu paralelliği kafasından öteledi, yüzünü buruşturdu. Tatsız bir işti işte, öncesinde öngörmüştü. Kimliklerin tespiti akabinde sanığın savunması alındı. Sanık rol yapmayı bırakmıştı anlaşılan, ifadeleri daha düzgündü, anlatımının samimiyeti kuşku doğurmuyordu, elbet bu da başka bir oyunun rolü ise, daha önce iliştirilen ödüle adaylığı söz konusu olabilirdi. Sanık, özetle kuzu gösterme bahanesi ile okul bahçesinde oynamakta olan mağduru, nöbetçi öğrenci kulübesine götürmüş, şortunu çıkarıp parmağı ile çocuğu istismar etmiş, ağlayıp bağırdığında korkup bırakmıştı.. İddiasına göre mağdur, küçük kardeşini dövmüştü. Ekrem, bu anda bir tiksinti hissetti, savunduğundan değil hani, hadisenin kıvılcım gibi parlayıp aklına getirdiği insanlık ailesinin bayağılından doğan büyük yangından, fotoğrafın tam karesinden. İnsan oğlunun kötü tarafı, cinayetler, tecavüzler... Şüphesiz sanıkta insanlık ailesinin aksayan tarafındandı, insanlık ailesi öz olarak kabul etmese de, sakınca duymaksızın üvey çocuğu olarak evlat edinebilirdi, kendi aşağılık tarafındandı. Adli Tıp raporu daha ayrıntılı ise de, durumu tam izah edemiyordu, malum yerde, saat kadranı beş istikametinde hafif bir zedelenme tespit edilmiş ise de, ağır bir lezyon veya bulguya rastlanılmadığı belirlenmişti. Bu rapor sanığın anlatımı çerçevesince ikrarı dikkate alınarak lehine sayılırdı. Diğer rapor, sanığın yaptığı eyleminin sonuçlarını ayırt edebilecek olgunlukta olduğuna işaret ediyordu, bu tespit aleyhe idi şüphesiz. Ekrem, diyeceği sorulduğunda savunmaya katılmış, aleyhe olan tutanak, rapor ve kayıtları kabul etmediğini beyan etmişti. Şimdilik bu kadarı yeterdi. Bu, mecburiliğin getirdiği nezaketen savunma yapma ölçüsünü aşkın bir savunmaydı doğrusu. Şikayetçi annenin konuşmasını izledi. Olayı görmemişti, ev civarında olan, yaz olması sebebiyle eğitime ara verilen okulun bahçesinde oynayan oğlunu, aynı sokakta oturan şüpheli, istismar etmişti, boyutunu bilemezdi elbet çevrelerinde en kötüsünün olduğu dillendiriliyordu, sabi en hafif niteleme ile damgalanmıştı bir kere. Anne, “alıp başımızı başka bir diyara gidip, başımıza geleni unutturmamız gerekiyor”, diye düşünüyordu, ancak kocası genç yaşta, bir maç sevincini paylaşmak için çıktığı bisikletli turda, sarhoş bir otomobil sürücünün kurbanı olup, ölmüştü. Kime nereye sığınacaklardı.Evlere temizliğe gitmesi karşılığı aldığıyla, ancak oturdukları barakanın kirasını verebiliyor, ekmekle karınlarını doyurabiliyorlardı. Bir ara yandan gördüğü sanık çocuğa baktı, gözlerinde nefret açıkça okunuyordu, bıraksalar parçalardı. Diyebilseydi, “Ben” diye başlayacaktı, “Hakim bey, genç yaşımda dul kaldım, kocama kaçmıştım, ilkin ailem peşimize takıldı.Sözde yüzlerine vurduğum kara lekeyi temizlemek için, oysa rahmetli kocam istetmişti beni ailemden, namuslu dürüst ve yakışıklı bir adamdı ve gönlümü çalmıştı, yine de vermediklerinde kaderime razı olacaktım, ta ki köyden yaşlı bir adama ikinci karısı olarak satmayı düşündüklerinde, Hüseyin’e “Beni kaçır” dedim”.O anı bir kez daha yaşadı, ruh hali ve şu anda yüzleşmekte olduğu izin verse tebessüm ederdi, halbuki kocasını elinden tutup, o kaçırmıştı. Aile meclisi, bir süre sonra vur emrinden vazgeçmişti lakin affedilmemişlerdi, dışlanıp sürgün yemişlerdi.Olsundu kocası ile mutluydu; o, amelelik yapar kimseye muhtaç etmezdi karısını ve aslan parçası dediği oğluşunu. Sonra kötü günler gelmişti, sahipsiz genç dul bir kadındı, pek güzel de sayılmazdı, lakin zamparalar için fark etmezdi, boyunlarından aşağı kadınların hepsi birdi nasılsa, kaçak et kesmenin, dost tutmanın cazibesinin dayanılmazlığı, erkek muhabbetlerinde itibarı ve kahvehane lakırdılarında bitmez havası vardı, bu nedenle bir süre sonra kocasının selamı sabahı olan arkadaşları tarafından, önce kibarca “Yenge bir şeye ihtiyacın varsa söyle, sen bize arkadaşımızdan yadigarsın” şeklindeki sözlerini duyar oldu, umut veren bu teklif son cümle ile kirlenirdi bir anda “Artık neye ihtiyacın varsa her konuda yardımcı olurum” aşağılık bir gülümseme ve gizli kaş göz işaretleri. Yardımı geri çevirirdi, ima edilen karşılığından dolayı, Yine de anlamamazlığa gelir, razılık dilerdi, kapının önünde sık turlamaların, gidiş ve dönüşlerde tesadüfen karşılaşmaların yerini, bir süre sonra, akşam geç saatlerde kapı civarında nara atmalar, kapıyı tıklamalar...Semtin kaşar kadınları aracılığı ile teklifler almıştı, “Kraliçeler gibi yaşatırız” gibi... Bunlara alışmıştı ama çalışmalıydı, yapacağı en temiz iş, evlere temizliğe gitmekti. Doğası, toprağa uğurladığına sadakati ve yüreği gibi elleri de temiz ve tertipliydi, bu kez temizliğe gittiği evin genç beylerinden kart öküzlerine kadar sarkanlar oldu, sarkıntılığa uğruyordu, elle değil buna izin vermezdi gözle ardından bakmalar, en bol kıyafetlerini giymesine, başını örtmesine rağmen, gerçek gibi duyumsadığı, sadece ağızlardan da salgılanmayan akıntılı gözetlendiği hissi. Sarkıntılığın dozu artma eğilimine girdiğinde elindeki süpürgeyle savunurdu kendini, çoğu kez temizlik ücretini almadan hışımla çıkar, emeği sömürülürdü. Civar, top yekun bu dul taze için seferberdi sanki, toplumun bir kesimi olan kalabalık, onun yiyeceğinden, giyeceği entarisine, çocuğunun sandaletine kadar, hatta beşerin sosyal olduğu kadar cinsi ve fikri ihtiyaçlarını gidermeye adamışlardı. “Hakim bey” dedi, “bu benim öksüzümün başına geleni görmedim, anlattıklarını nakledebilirim ama bir kahırım var, sizlere değil kuşkusuz, yazgıma, ben kendimi esirgedim, rahmetli kocamın hatırasını kirletmedim, kuru ekmek bulamadım, namusumla ayakta dik durmaya çalıştım, en kötü günümde aslan parçama sarıldım, varlığından kuvvet aldım, saflığı yüzümü güldürdü, aşkımın armağanı çocuğumla teselli oldum, onun için de üvey baba muamelesi görmesin diye evlenmedim. Ben ırzımı korumamın bu hayatta kendim, erkeğim ve oğlum için kafi olduğunu düşündüm, ne var ki; temizliğe gittiğim evlere götüremezdim, temizlik işi çıktığında, oğlumu çaresiz bir başına bıraktım, Tanrı’dan erimi aldığından bu yana ümidimi kesmiştim, bizi kollayacak olsa kocamı almazdı, bu yüzden oğlumu önce kendine emanet eder, sıkı sıkıya tembihlerdim, “evden mümkünse çıkma” diye Oyun çocuğu işte, bağlasan durmaz sokağa atar kendini, dışarı çıkarsan göz önünde ol, meme kesik Hayriye teyzeye, diğer komşu kadınlara emanet ederdim, iyi erdemli insanların geneline emanetti, onlardan çok olmadığını biliyordum, yaşadıklarımdan dolayı insan oğluna belki güvenmemem gerekirdi ama o daha bir çocuktu, cinsel bir obje olamazdı, neyse hadi ben ergin bir kadındım, çocuğuma uçkur çözen olmaz diye düşündüm. Bakın görün ki, biricik evladımın başına neler geldi”. Bu celsenin hükmünü hiç kimse veremezdi, olan veya olduğu söylenen, yüksek adalet dağıtıcıları heyet, ne karar verirse versin olmamış sayılmayacaktı, tutanaklar üzerinde oynanabilir, kayıtlarda çıkarma yapılabilirdi, ancak duyan bilen eşrafın hafızası silinemez, kafalardan oluşan imge, çocuğun yediği damga kazınamazdı. Çaresiz çocuğuna sarılacak yarasını tedavi edecekti, lakin ruh yarasına merhem olabilir miydi ana sevgisi? Bu tür durumlarda, insanlık, namus abidesi kesilirdi, en iyisi yüzüne acıma duygusu ile bakardı, ip hazırlardı, darağacı kurardı, linç etmeye kalkışırdı ırz düşmanını, kötüsü “murdar olmuşlar” diye temizlik işi de vermezdi. “Adaletinize sığınıyorum, şikayetçiyim” dedi. Ekrem; bu konuşma üzerine davadan çekilip, üzerindeki cübbeyi çıkarıp dışarı kendini atabilmeyi diledi, hatta bir de bunun hayalini kurdu. Genç annenin yanına gidip, bu dünya salt kötülüklerden ibaret değil, iyi olanlar da var, aynı şefkatle aynı esirgeme duygularıyla evlatlarını sevenler var, bazen iyiler de gerçek olabilir, diyecekti. “Bacı” demeyecekti, “bacı” diye hitap edenlerin gerçek niyetleri ortada idi, “Hanımefendi” de diyemezdi, uygun düşmezdi, “İnsan kardeşim, bende insanım”, diyecekti, ne statü, makam sınıf, ne erkek ne dişi ayrımı yapacaktı, “Suretimiz yetmiyor, ben de senin gibi sadece yaratılış gayesine uygun olarak insan olmaya geldim.” diyecekti. Kötülük baskın gelecekti, karşısında kaynayıp gidecekti, bu dileğindeki samimiyetinden kuşku duyulacaktı.Soluk alan iki ayaklı şeytanların çoğu da, melek pozlarıyla yaklaşırlardı. Somut vakada, bir çocuğun merak duygusu kaşınmıştı, koyun postu içerisinde kuzu gösterme bahanesi. Mağdur çocuğa hitaben “Yavrucuğum anlat, bu abi sana ne yaptı” diye soran Reis, ancak torunlarına soracağı sorularda, bu yoğunlukta şefkati çağrıştırabilirdi. Reis için de sıkıntı vericiydi, vereceği kararı dosyadaki delillerden çıkarabilirdi, sanığı ortalıkta salıverip sallandıramazdı şüphesiz. Çocuk anlattı, sokaktan duyduğu kelimeleri kullandı, başına geleni safiyane anlatma uğruna. “Kuzu var” demişti abi dediği, nöbetçi kulübesine soktuğunda kuzu olmadığını fark etmişti, avazı çıkana kadar, “Anne Hayriye nene”, diye bağırmış, öteki, şortunu sıyırmış, arkasında hırlamış, bu anda daracık yerde köpek var da ısıracak zannedip bir an korkup susmuş, sonra boynunun sıkılan yerine akan salyadan ve bacaklarına akan kıvamı ağır sıvıdan iğrenerek bağırmıştı. Şimdi “Anne” diyerek duruşma salonunu inletiyordu, annesinin kucağına sığıvermişti, kucağa nispetle artık, iki misli çocuk. Savcı “Atılı suçun vasfı, öngörülen cezanın alt sınırı, yarattığı infial dikkate alınarak sanığın tutukluluk halinin devamı ile iddia makamı olarak, esas hakkında mütalaasını hazırlamak üzere süre talep etti”. Ekrem; savunma yaparken, zabıt tutan Naci ile göz göze geldi, hükmü veren kalemi verseler kendine, kıracaktı, hatta verdiği idam kararının infazında hazır bulunup, celladı arkalayıp, iskemleye zevk duyarak tekmeyi atacaktı, “Ekrem’e bu adi kişiliği neden savunuyorsun” der gibi bakıyor, bıyıklarını yiyor ve gözlerinde kızıl ateşler çakıyordu, bakışlarından garez ve düşmanlık açıkça okunuyordu. Ekrem, “Suç vasfı değişebilir”, dedi, “raporlar bulgular eylemin ırza tecavüz yada tam teşebbüsten ziyade ırza tasaddi olduğunu gösteriyor”. Benzer hadiselerle ilgili Yüksek mahkeme kararlarını sundu. Reis “İnceleyelim bakalım, bu aşamada başka diyeceğiniz var mı Avukat bey?” diye sordu. Ekrem; sadece “delil durumu ve dosya kapsamı dikkate alınarak, uygun görülecek şekilde sanığın tahliyesi ”diyebildi. Sanığın tutukluluğunun devamı ile, savcıya talep ettiği hususta süre verildi, oturum ertelendi. Ekrem çıkarken sanık kendine bakıyordu, verilen ara kararları anlayacak kapasitedeydi, yine de can kurtaran gibi gördüğü avukatını süzüyordu. Oralı olmadı, çok istemesine rağmen mağdur tarafa da sokulmadı.Bu görüntü, gayet insani olmasına karşın konumu ve üstlendiği görev bakımından yakışık almazdı. “Mesleğin cilvesi” dedi, “Bunlarda olacak”, lakin içi yine de rahat etmiyordu, yüreğine koca bir yumruk gibi bir sıkıntı inmişti, soluk alamıyordu. Gün boyu sıkıntılı ve dalgın hali devam etti.Öğleyin yemek yemedi, görüşme taleplerini geri çevirdi, telefonlara çıkmadı, masasında duran dosyalara el atmadı. Tarif koyamıyordu, bir şey yapmıyordu madem, erken çıktı evine gitti. Apartman bahçesinde oynayan çocukları, bu saatte gelmesine şaşırdıkları babalarını karşıladı, “Nazlım” dediği kızını kucağına aldı, aniden bir tehlike hissetmiş gibi ense tüyleri ürperdi, baktı apartmanın maskotu olan köpekle göz göze geldi, köpek yabanıl düşüncesini anlamış olmalıydı hırladı, Ekrem aldırış etmedi köpeğe, alçaklık insanoğluna özgüydü, çevresini dikkatli ve şüpheli bakışlarla taradı, sapık aradı, aradığı erişkin olmayıp daha çocuk da olabilirdi, çocuklarının oyun arkadaşlarını süzdü, yüzleri güleç ışıklı çocuklardı, simalarından anlaşılmayan kafalarının içinde bir kuytuda, kara bir kötülük gizlenmiş miydi acaba? Aklına gelenden, kucağındaki çocuğunu göğsüne bastırdı, kızı anlam veremedi bu boğuntuya. “Baba nefes alamıyorum” dedi. Ekrem; “Orçun, hadi yukarı”, diye seslendi. Oğlu ve kızıyla artık evinde idi. Eşi Nurdan karşıladı, “hayrola erkencisin”, diye sordu. Ekrem suratının asıklığını gevşetmeye, tebessüm etmeye çalıştı, başarılı olamadı. “Tadım yok biraz”, dedi. “Hasta, rahatsız mısın?” diye endişeli bir yüzle soran karısına “Tasalanma öyle bir rahatsızlığım yok” dedi. Banyoya geçerken “Çocukları aşağıya indirme, bu günlük yeter.” dedi. Orçun “Daha yeni inmiştik, hemencecik yukarı!” Belli ki memnun değildi sonuçtan. Nazlı abisine nazaran daha uysaldı, boynunu büküp bebeğiyle oynamaya yöneldi. Ekrem’in durgun hali akşam boyu sürdü, gözleri çocuklarını seyrederken dalıp gidiyordu bir yerlere. Karısının, bu haline anlam veremediği ortadaydı. “Yatayım” dedi, birazdan ışıklar söndü, karısı da geldi yatağa, sarılıp koynuna girdi. “Nurdan”, dedi, “çocukları aşağıya oyuna gönderdiğinde başlarında ol, aksini yaparsan beni felaket kızdırırsın, bu dediğimi sakın ihmale getirme”, diye uyardı. Gece sıkıntılı geçti, birkaç defa sigara içmek için balkona çıkıp ara verdi dinlenmesine. Sabah erken kalktı, çıktı ofisine gitti, yeni gün, biriken işler sıkıntısını dağıtmış ertelemişti. *** Karar duruşmasına gitti, erteli, erketede duran sıkıntı yüreğine yine gelip çöreklendi. Savcı da, olayın mahiyetinin ırza tasaddi olduğu görüşünü paylaşmıştı. Hüküm; bu suçtan kuruldu, takdiren üç yıl hapis, yaş tenzilatından bir yıl altı ay, yaşı ve sabıkasızlığı dikkate alınarak, bir daha suç işlemesinden sakınacağı dair oluşan kanaatten dolayı cezanın infazının ertelenmesine karar verilip sanık tahliye edildi. Ekrem, kararı temyiz etmedi, bu şartlarda bundan iyisi can sağlığıydı. Aradan altı ay kadar geçmişti, bir gün ağır ceza mahkemesi duruşma salonunda olan bir dosyaya bakması gerekti. Salona girdi, zabıt katibi Naci hakimin verdiği, yanında duran müsveddeye bakarak, bir kararın gerekçesini daktilo ediyordu. Göz göze geldiklerinde, Naci’nin gözlerinde, daha önce de gördüğü kızıl kıvrımlar dolanmaya başladı. Ekrem, içselinden “Hala mı bana kızgın bu?”, diye geçirdi. Naci “Avukat bey seninki, bu sefer başarmış” dedi. “Benim ki mi? Kim?” diye sordu. “Savunduğun, şu, aşağılık livatacı, ırz düşmanı” dedi.“Ancak heyetten, bu kez kurtulamadı, o şerefsiz evladı, yandı büsbütün.” Fiili livatacı çocuk, salıverildikten kısa bir süre sonra, başka bir çocuğa sarkmış ve kirli emelini bu kez gerçekleştirmişti. Talihsizliğinden tanıdık aynı mahkemeye, hafızası diri heyete düşmüş ve yasa hükmünün en üst sınırından ceza almıştı. Ekrem, yine darmadağın oldu, içi bunaldı, “Alçak çocuk!”, diye fısıldayabildi. İşi gücü bıraktı, evine, bahçede oynayan çocuklarının yanına koştu. Alçak çocuk da; varsın cezaevinde, kafasını değil, kendini asıl yöneten bilmem neresini artık, duvarlara sürelesindi.. . Ocak/2007 Kemal OLCAY
|