|
sedef Kandemir
|
 |
« Yanıtla #6 : Temmuz 01, 2009, 17:15:40 ÖS » |
|
Değerli fikirleri ve sözleriyle bizlere bıraktığı her anlam için teşekkürlerimizle. Güle Güle Kemal Özer...
SALİHLİ ŞİİR İKİNDİLERİ’NİN ONUR KONUĞU KEMAL ÖZER’LE SÖYLEŞİ
İsmail Mert Başat
Soru: Sevgili Kemal Özer, değerli Ağabey; okurlar için biraz sizden sözetmek ve kimi konularda da görüşlerinizi, değerlendirmelerinizi almak istiyorum. Siz benim için hem üretkenliğin, hem de direnmenin simgeleri oldunuz. Yapıtlarınız sıralandığında, müthiş bir döküm çıkıyor karşımıza. İlk şiiriniz on altı, ilk öykünüz on yedi yaşınızda iken yayınlanmış; sonrası, rüzgâr kanatlı.. Yirmi şiir kitabına bir öykü, yedi deneme, dört gezi ve günlük, on çocuk kitabı ile beş derleme, bir söyleşi kitabı ve üç de antoloji çalışması eşlik ediyor. Bunlara on iki kitap çevirisi de eklemişsiniz. Nedir bunca yapıtı gerçeklemenin sırrı? Nasıl bir serüven bu?
KÖ: Yanıtlara başlarken önce sorularınızın dayandığı gözlemler ve yargılara teşekkür etmeliyim. Kolay rastlanmayan bir dikkat ve dile getirilirken sakıngan davranmayan bir incelikle yazılmış oldukları için. Yapıtlarım için yaptığınız dökümün bir gizi varsa, bunu dünya görüşümün yönlendirdiği değerler arasında aramak gerekir. “Yaşanan”la iç içe olmayı, ama bununla yetinmeyip hem bir estetik anlayışa bağlanmayı, hem de tanıklık etmek kadar, tanıklığın ötesine geçmeyi, bir anlamda -denebilirse- müdahaleci ve ufuk açıcı bir yol izlemeyi seçtim. Hem toplumla hem kendimle ilgili, iki yönlü bir gerekirlik içinde olmamı sağladı bu da. “Yaşanan”la iç içe olmak, bir tanıklık gereksiniminden kaynaklanıyor, ama onunla yetinmiyor. Altında bir kavga yatıyor çünkü. Yazmak, bu tanıklıkla eşanlamlı olduğu kadar, kavgayla da iç içe. Dolayısıyla bu anlamda çok alanlı ve sürekli olmayı da gerektiriyor. Bir zamanlar “Yaşamı bütün alanları ve olanaklarıyla kucaklayan bir şiir” olarak vurgulamıştım yazmak istediğimi. Sözünü ettiğiniz toplam, bu doğrultuda ancak alçakgönüllü bir sonuç sayılır.
Soru: Başkaca üretkenlik ve ilgi alanlarınıza geleceğim ama şair ve yazar kimliğinizin dışında, adınız anılınca akla gelen dergiciliğiniz var bir de. Bildiğimce dergiciliğiniz de öğrenciliğinizde başlatıp-sürdürdüğünüz bir eylemlilik; 1956-60 yıllarında a dergisi, 1966-68′de Şiir Sanatı, 1972′de Yeni a’nın yayınlanışı var; 1983-90 arasında ise Varlık’ın yönetimi. Ürünlerini okur ile buluşturmak diye bir sorunu da bulunmayan birisinin, o dönemlerin bunca çileli, çoğu zaman parasal katkı da gerektiren dergicilik ile uğraşmasının ardında, söyleyecek sözünüzün olması kadar, bazı tez’lerinizin de bulunduğu düşüncesine kapılıyorum. Diğer yandan, bu dört derginin yayın politikalarında var idiyse, örtüşen ve ayrışan belirgin çizgiler nelerdi, öğrenmek isterdim. Yine, bugünün amatör ya da kültür endüstrisinin patronluğundaki dergicilik anlayış ve tutumlarını, eski deneyimleriniz ışığında nasıl değerlendirmektesiniz?
KÖ: Dergi çalışmaları sözkonusu olunca, üzerinde ilk durmam gereken, en başta yaşadığım o şanslı dönem. 1950′li yılların taşıdığı özellikler bu şansın bir yanını oluşturuyorsa, öbür yanı da içine girdiğim arkadaş çevresi. Soğuk Savaş koşulları, bizi yönlendirmekte ana etkendi. “Yazma tutkusu” ise bir ortak payda çevresinde toplanmamızı sağladı. Bunların kesiştiği ortamda a dergisi bir şansın adı oldu aynı zamanda. Daha yolun başında bir araya gelmenin ve ortak üretimin tadını duyurdu bize. Sonraki bütün çalışmalarımda beni hiç bırakmadı bu duygu.
Şiir Sanatı‘nı çıkarırken ve Varlık‘ı yönetirken, sorumluluğu tek başıma üstlendiğim halde, bununla yetinmekten uzak durup birlikte üretime yönelmek istedim hep. Paylaşım ve ortak üretime özendirmeye çalıştım benimle ilişkide olanları ya da ilişki kurduklarımı. (Ama ne denli başardınız derseniz, yazık ki istediğim ölçüde diyemeyeceğim.) Yeni a Dergisi ise yıllar önceki ortak paydanın bir yeniden doğuşu gibiydi. Değişen dünya görüşleri ve yürünen sanatsal yön doğrultusunda.
Üzerinde duracağım ikinci nokta, yazmakla üstlendiğimiz görevin içinde yazılanları yayınlamanın da yer alması. Sanat yapıtı, yazmakla ancak başlayan bir süreç. O sürecin okurla, okurun yeniden üretimiyle sonuçlanacağı düşünülürse, yayıncılığın önem verilmesi gereken bir halka olarak görülmesi kaçınılmaz. Dergicilik, yazılanı okunana çevirmenin temel taşlarından biri. Ama bunun ötesinde, yeni yazanlar ve yazılanlar için de bir mutfak oluşturmasıyla ayrıca önemli.
Bugünkü dergicilik, bir yönüyle gereken özveriyi gösteren, ama etkililiği sürdüremeyen bir görünüm sergiliyor. Bir yönüyle de, sözünü ettiğiniz o “kültür endüstrisinin patronluğu” açısından, bugün içine sokulduğumuz neoliberal ortamı olumlamaya ve yeniden üretmeye yarayan sonuçlarıyla tehlike oluşturuyor. Edebiyat ortamındakiler bu tehlikeyi görüyor ve önemsiyorlarsa, yalnız kendi başlarının çaresine bakmak isteyen anlayışlardan ya da ne zararı var deyip küçük fantezilerinin ardında koşmaktan vazgeçip (hâlâ olanakları tümüyle ortadan kalkmamış) birleşik ve etkili bir dergiciliği gündeme getirmeleri gerekir diyeceğim.
Soru: Şairlik, yazarlık, çevirmenlik ve dergiciliğin dışında, Uğrak Yayınevi ve Yordam Yayınları gibi, yazın ve kültür yaşamımızı zenginleştiren kitaplarla anımsadığımız yayınevi emeğiniz de var. Ama kimi okurunuzun bilmediğini sandığım, fotoğraf ve sinema sanatları ile olan ilişkiniz; bir de müziğe düşkünlüğünüz ile hemen her kezinde şiirlerle döndüğünüz gezginliğiniz.. Tüm duyargalarınızı, tüm pencere ve kapılarınızı hem bireysel, hem toplumsal, hem de evrensel hayata açıp onu soluyan ve şiire dönüştüren bir tutum diye algılıyorum bunu. Kuşkusuz yaşamın devinen gerçekliklerine başka başka açılardan, başkaca estetik dillerden bakmak, şiirinizi de zenginleştiriyor. En yalın şiir diline isteyerek çektiğiniz dönemde bile şiirlerinizde, görselliği ve iç müziği feda etmeyip, geliştirmeye özen gösterişinizin ardında da bu çok yönlülüğün payı olmalı. Kendi adıma şiirin, salt şiir alanında kalınarak veya bireyin kendi içine salınmakla yetinilerek çok verimli yerlere ulaşamayacağını düşünenlerdenim; bu konuda siz ne dersiniz? Biraz daha açmak için, şöyle de sorabilirim: sınırsızca nesne ve ilişkinin kısıtsızca sorgulanmasından damıyan, imgelemin dilinde harmanlanıp estetiğine kavuşan bir bileşkeler bileşkesi midir şiir?
KÖ: Dergicilik bağlamında söylediklerim, yayıncılık için de geçerli. Yazmanın içinde, yazılanı ulaştırmanın bulunduğunu belki erkenden görmüş olmam, benim için başka bir şans oldu. Uğrak Yayınları’nda, bu şans genel anlamda (toplumcu bir şiirin yazılmasına kaynaklık edeceğini düşündüğüm kitapları yayınlamak için) beni yönlendirdiyse, Yordam Yayınları’nda da kendi özelimde bütün üretimimi (bir çeşit ‘külliyat’ düzeniyle) ortaya koymaya cesaretlendirdi.
Fotoğraf ve sinema sanatlarıyla ilgimin kaynağında ise, kendi dönüşümümü içinde barındıran yıllar vardı. Bu yıllarda bir yandan kitapçılık ve yayıncılık yapıyor, bir yandan da ‘nasıl şiir yazmalı’nın yanıtlarını araştırıyordum. Fotoğraf ve sinema sanatlarıyla ilgilenmenin boyutları, bir izleyici olmanın ötesine geçti o yıllarda. Sinematek çevresinde bu sanatlar için gerekli bilgilenmeyi yaşarken, bilgiyi üretim aşamasında kullanma çalışmaları da yaptım. Belki bu çalışmalar, ortaya çıkacak yetkinlikte ürünlere götürmedi beni, ama görsellik konusunda kimi eğilimlerim olduğunu öğretti. Bu eğilimler de görsel anlatımın hem şiirde önemli olduğunu ortaya koydu, hem benim şiir anlayışıma, bu anlayışın estetik boyutuna yön verdi.
Sözünü ettiğim estetik boyut, şiirin imge yapısına ilişkindi. Özetle bu yapının organik olması gerektiğini düşünmeye başladım. Şiirdeki imgeler, birbirini geliştirerek bu yapıyı kurmalı ve şiirin bitiminde bütüncül bir ana imgeye ulaşmalıydı. Sonradan bu düşünceyi geliştirerek, tek tek kitaplar için, sonra da toplum basımlar için benimsedim. Kitapları oluşturan şiirler bir araya geldiklerinde o kitabı da bütüncül bir imgeye ulaştırmalıydı. Tek tek kitapların bir araya geldiği toplu basım aşamasında ise ozanın bütün emeği bir bütüncül imgeye dönüşmeliydi.
Yurt dışına çıkmanın önemini anlamam, daha ilk gezide, insanın yalnız yurt dışına değil, aynı zamanda kendi dışına çıktığını görmemle başladı. Kendi ülkenizin dışına çıktığınızda, kendinize (koşullarınıza, ürettiklerinize, hatta düşlerinize) dışarıdan bakabiliyordunuz. Bir benzetmeyle söylersek, uzaya çıkanların ilk kez dünyayı dışarıdan görmesi gibi.
Geziler, sözünü ettiğim bakışın önemiyle birlikte, başka ülkeleri, o ülkelerin insanlarını, o gezilerde tanıdığınız/tanıştığınız yaşam ve sanat serüvenlerini size katıyor. Onları anlamak, bir bakıma kendinizi anlamayı ve değerlendirmeyi de içeriyor. Gezilerin sosyalist ülkelerle başlaması ve sanat etkinlikleriyle ilgili olması, benim dünya görüşümü ve sanat anlayışımı hem yeni boyutlarla zenginleştirdi, hem de yeni sorgulama fırsatları bulmama olanak verdi.
Başka sanatlarla şiirin işbirliği için de aynı şeyi söyleyeceğim. Amaç “yaşanan”ın tanıklığıysa, bu tanıklık üzerinden sözünüzü söylemekse, değindiğim işbirliği buna hizmet eden ürünler vermeye yöneltiyor sizi. Çok katmanlı, çok boyutlu olmayı, sanatsal dilin başka dillerle ve olanaklarla zenginleşen bir söyleme ulaşmasını sağlıyor.
Soru: Gençlik yıllarımda, şiirinizin direnen sesi beni de diri tutan, direncimi besleyen önemli bir kaynaktı. Sizin, ideolojik tutumu öndeleyip-bayraklaştırmayan, ama güç, şiddet ve sömürü ilişkilerine karşı şiirinizin geri planına yedirilmiş politik ve ödünsüz tutumunuz, yetmişli yıllarda başlayan kendi şiir serüvenimde beni aynı zamanda sloganlaşmaya ve şiir dilinin dışına kaymaya karşı koruyan dayanaklardandı da. KavganınYüreği’nden (1973) bugüne, insanileştirilmiş bir dünyaya ve toplumsal yaşamda alttan alta çalıştırılan; kan, şiddet, gözyaşı ve kirli para üreten mekanizmalara karşı tutumunuzda ve direncinizde değişiklik olmadı. Üstelik bu tutum şiirinizin yükseliş yolunu kesmedi, şiirlerinizde artan zenginliği ve giderek eriştiğiniz mükemmelliği engellemedi. 1980 sonrası aksi yöndeki tüm “telkin”lere karşın şiirin, toplumsal yaşamla iç-içe, insana ve yaşama sahip çıkarak kalıcı bir zenginliğe gidebileceğine dair önemli bir kanıtı da sizin şiiriniz sağlamış oldu. Bunlar benim değerlendirmelerim; sizin düşüncelerinizi alabilir miyim?
KÖ: Vurguladıklarınız bana, gezilerin kazanımları arasında saydığım bir sanatçıyı, Fahri Erdinç’i anımsattı. Onun bir buluşmamızda söylediği bir sözü. Alnına parmağıyla dokunup “Buraya adresleyerek yazarız” demişti. Alnının gerisinde bulunan bir yer vardır yazan herkesin. Hedeflediği bir yer, ulaşmak istediği bir hedef.
Bu hedef doğrultusunda yazmayı sürdürmek, hem yapacağınız seçime, hem de o seçim doğrultusunda kendinizi oluşturmaya bağlı. Üstelik bu da bir süreç. Gelişmelere, değişen koşullara karşın hedefi yitirmemek ya da şaşırmamak, bu oluşumun sürekli sınanmasına bağlı. Tutarlı olmak ise, önce bu sınamayı göze almakla, sonra her sınamada kendinizi yenilemek, yeniden üretmekle olanaklı.
Soru: Hayata karşı değişmeyen konumlanışınız ve sürekli yükselen şiir çizginiz, dedim.. Peki geriye baktığınızda bugüne gelen şiirinizde belirli dönemeçler ya da yönsemeler yok mu? İlk üç kitabınız ile sonrası arasındaki paranteze ayrıca geleceğim ama Tutsak Kan’dan bugüne uzanan şiir çizginize, estetik tutumunuza dair değerlendirmelerinizi bizlerle paylaşır mısınız?
KÖ: Çeşitli soruları yanıtlarken bunları da içeren açıklamalarda bulundum. Temelde iki dönemden söz açılabilir. İlki, içgüdü kaynaklı ilk şiirlerden sonra İkinci Yeni’yle tanımlanabilecek, benim bilinçli dönem dediğim ve içinde ilk üç kitabımın yeraldığı 1955-63 arası. İkincisi, 1970′ten başlayan ve bugüne sürüp gelen toplumcu dönem. İki dönem, iki ayrı estetik anlayış demek aynı zamanda. İkinci Yeni’den ayrılış yılları için bu iki estetiğin birbirinden nerde ayrıldığını, niçin birinden öbürüne geçildiğini (bir sonraki soruya yanıt verirken) açıkladım.
Şimdi de sürmekte olan şiir anlayışım, estetik yapılanma açısından bir yanılgıyla başladı. İkinci Yeni estetiğiyle toplumcu içeriğin daha başarılı verilebileceği yanılgısıydı bu. Kavganın Yüreği kitabında buna örneklik edebilecek şiirler vardı. O şiirler gösterdi ki, ancak ’söylediğiniz’den ödün vererek söyleyebiliyorsunuz sözkonusu yaklaşımla. Yaptığınız seçime göre, ’söylediğiniz’ önemli; ama bunu ’söyleme biçimi’nizi de bulmanız ve geliştirmeniz gerekli. İşte Kavganın Yüreği bu arayışın ilk ürünüydü. Ardından gelen Yaşadığımız Günlerin Şiirleri‘nde arayış yeni bir aşamaya geldi. ‘Söylediğiniz’i yalın, açık, anlaşılır ve aynı zamanda anlatımcı bir deyişle söyleme diyebiliriz buna. Bu iki kitaba, dediğim doğrultuda bir ‘tez’ / ‘karşı-tez’ yorumuyla bakabiliriz. İkisinin deneyimiyle oluşan bileşim, üçüncü kitapta (Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya) ortaya çıktı. Bu bileşimi; imgelerle gelişe gelişe bir bütüncül imgeye doğru ilerleyen, ama ’söylenen’in anlaşılırlığına, iletisine engel olmayan organik bir yapı anlayışı olarak tanımlayabiliriz.
Bu anlayış bugüne değin sürüp geldi. Tek tek kitaplara bakıldığında, değişik içerikleri verebilmek için ’söyleyiş’ değişiklikleri görülebilir. Ama yapı anlayışı, söylenen/söyleyiş dengesi kurmakta daha da belirginlik kazandı.
Soru: İlk üç kitabınızdaki estetik tutumunuzu irdelediğinizi ama yadsımadığınızı, kendi sorgulamalarınız sonucunda farklı bir izleğe yöneldiğinizi biliyoruz. Kabaca, İkinci Yeni’den, toplumcu şiir izleğine geçiş, diye de özetlenilebilir. O döneminizde estetik tutum olarak bir ozan tasarımı’nda bulundunuz ve “savaşımcı ozanlar geleneği” içinde konumlandınız. İdeolojiden arıtılmış bir bilimsellik, duygusallıktan arındırılmış bir bilinçlilik, usçuluk peşine düştünüz. Bu noktada, İkinci Yeni şairlerinin kimi tutumlarını sorgulayan değerlendirmeleriniz de oldu. Biliyoruz ki, düşüncenin diyalektik bütünlüğünde duygu, bellek, ilkel benlik gibi uzamlar da rasyonel akıl kadar yer alıyor. Öte yandan İkinci Yeni’nin aynı zamanda modern şiirin bizde ürkekçe aralanmış kapılarını açtığını da görebiliyoruz. Ki, siz de hep modern şiirin içinde oldunuz. Geriye baktığınızda özellikle duygu ve akıl ikiliği açısından o günkü eleştirilerinizi koruyor musunuz? Bugün İkinci Yeni’ye dair değerlendirmelerinizde belirli farklar var mı?
KÖ: İkinci Yeni’yi doğru değerlendirmek için, genel ve özel fırsatlar var elimizde. Geneli üzerinde dururken, önce bir edebiyat içi bakışla sınırlamamak gerekir diye düşünüyorum. Bunun için de toplumsal ve siyasal koşulların (birbirinden bağımsız olmayan) iç ve dış halkalarını göz önünde bulundurmalı. Daha açığı, Soğuk Savaş’ın belirleyiciliğine gereken önemi vermeli.
Özeli üzerinde dururken, kendi yaşamışlığımı temel alarak bakıyorum ve İkinci Yeni’nin bir çözüm getirdiğini görüyorum. Her fırsatta vurguladığım bir bunalımdan bu vesileyle bir kez daha söz etmem gerekirse, Soğuk Savaş yılları ve ülkemize de yansıyan koşulları içinde yazmaya başlayan bir ozan adayı olarak kendi serüvenime değinmeliyim.
İçgüdü kapsamlı yazdıklarımın sonucunda bir bunalımla karşılaşmıştım. Bu bunalımın kaynağı da yazdıklarıma “benim” diyememek, bir bakıma dönemin şiir ortalamasıyla yetinememekti. Aradığım çözümü, yazdıklarıma kendi yaşantımı koymakta bulmuştum. Kendimi ve kendi yaşantımı tanımlamam gerektiğinde ise, ancak içinde bulunduğumuz koşulların elverdiği/yönlendirdiği bilgi ve bilinç düzeyiyle yapabilmiştim bunu. İşte beni bunalımdan çıkaran ve yalnız benimle sınırlı kalmayarak o dönemin değişik nedenlerle kendi bunalımlarını yaşayanlarını da kapsayan bu çözümün adı İkinci Yeni oldu.
Sonradan İkinci Yeni ile yolların ayrılması, bu çözümün değişmesinden kaynaklanmadı. Çözüm, yine kendimi, kendi yaşantımı yazdıklarıma koymaktaydı. Değişim bu çözüme götüren tanımlarda oldu. Kimliğimi ve yaşantımı tanımlarken, bilgi ve bilinç düzeyim aynı değildi, değişmişti çünkü. Yeniden tanımladığım kendi kimliğim ve yaşantımla dünyaya bakmak, bakılanı görünür kılmak istiyorsam, yazdıklarım bir niyet olarak kalmamalıydı. Niyetin gerçekleşmesi gerekiyordu. Bunun için de estetiğin değişmesi gündeme gelmişti. İkinci Yeni, söylemek istediğinizi doğrudan söylemenize, bakılanı görünür kılmanıza uygun bir yazış biçimi değildi. Tam tersine, sözcükler arasında olsun, imgeler arasında olsun, yalnız çağrışımsal ilişkileri önemseyen, dolayısıyla organik bir anlam ve anlatım bütünlüğüne tümüyle karşı çıkan bir anlayışa dayanıyordu.
Bugün baktığımda, İkinci Yeni için temelde yine bunları söyleyebilirim. Her anlayışta nasıl olduysa, İkinci Yeni’de de zamanla bir ortalama oluştu. Tıpkı Garip gibi İkinci Yeni’de de öncü sayılanlar bu ortalamanın ilk fırsatta dışına çıktılar. Geride o ortalama havuzunu bırakarak. Havuz hâlâ kullanılıyor. Hatta 12 Eylül sonrası, yeni koşullarla birlikte bu ortalama, 1970′lerdeki körelmenin ardından yeni bir “itibar” kazandı. İşin ilginci, öncü sayılanlar bu havuzdan sanıldığı oranda rahatsızlık duymadılar. Çünkü onun varlığı “meşruiyet” sağlıyordu onlara.
İkinci Yeni’yi doğru değerlendirmenin fırsatları her dönem olduğu kadar bugün de var elimizde. Yeter ki oluştuğu koşullar ve taşıdığı özellikler gerçekçi bakılarak değerlendirilsin.
Soru: Bezekçilik anlamındaki imge avcılığı ile, kurulan imge çatısının altından şiirin bütünü içinde gerçekleştirilen imge konusu bana önemli gelir. Görüşünüzü bilmek isterim. Yine, alımlayıcının imgelemi yolu ile algı aralığının genişletilmesi, nesne ve ilişkilere bakıştaki farkındalığı artırmak açısından “savaşımcı ozan”a ne gibi olanaklar sağlayabilir?
KÖ: Önceki yanıtlarda belirttiğim gibi, benim yaklaşımım imge konusunda ’söylenen’ açısından belirleniyor. ‘Söylenen’in nasıl iletileceği, söylenen/söyleyiş dengesinin nasıl kurulacağı gibi sorulara yanıt aramayı içeriyor. Yapısal bir bütünlük ortaya konacaksa, imge bu bütünlüğün öğelerinden biridir. Ama şiirin içinde hiçbir imge bağımsız olmamalı. Merdivenin basamakları gibi, tek başına işlev üstlenmeden, birbirini hazırlayarak ve geliştirerek ilerlemeli. (Bana göre, şiirdeki şu imge ne kadar güzel dendi mi, bu bir övgü değil, aksaklığın habercisi.)
Tek şiir için düşündüğümü, kitap kapsamında da düşünüyorum. Kitabı oluşturan şiirler de, tıpkı şiirdeki imgeler gibi, birbirini bir bütüncül imgeye doğru geliştirerek art arda gelmeli. Çağrışımlara yaslanan yığma (inorganik) yapı yerine organik yapının getirdiği bütünlük, kitaplar için de geçerliyse, okurun algılama alanı daha da genişletilmiş olacaktır.
Şunu da eklemeliyim; “savaşımcı ozan”ın yaklaşımı, “yaşanan”a bakışta, bakılan nesneyi/kişiyi/olayı görünür kılmak için, onları bir ilişkiler toplamı olarak ele almaya dayanır. Yaygın deyişle söylersek, tekilde tümeli, özelde geneli dile getirmek amacını benimser. Bu da nesne ve ilişkilere bakıştaki farkındalığı sağlayan en önemli özellik sayılır.
Soru: Bugünün, zihinselliğimizi kuşatan ve küresel bir zihin kuruculuğuna yönelen uluslar-öte kapitalin mekanizmaları karşısında savaşımcı ozan geleneğinin, genelde ise direnme kültürünü besleyen bir sanatın olanaklarını değerlendirir misiniz?
KÖ: Sözkonusu olanakların ipuçları, bu geleneğin halkalarına baktığımızda değişik tutumlarla ama aynı direniş yolculuğunun konakları olarak karşımıza çıkıyor. Hem eylem anlamında, hem yazış biçiminin oluşturulmasında. Yaşadığımız çağın, içine girdiğimiz koşulların özelinde önce eylemlilikle sanat arasındaki kopukluğu gidermekten, sonra da direnme kültürünün yeni davranış dilini bulmaktan geçiyor bugün yapılacak olanlar da. Geçmişten farklı olarak bugünkü değişik eylemlilik yollarını da kullanarak.
…
Değerli, sevgili Kemal Özer ağabey, çok teşekkür ediyorum. Yeni yeni yapıtlarınızı bekleyerek..
(Salihli Şiir İkindileri’nin İZ dergisi güz 2008 sayısında yayınlanmıştır)
|