|
sedef Kandemir
|
 |
« : Şubat 28, 2009, 14:49:05 ÖS » |
|
Bu Bir Ölüm kalım Meselesi... Size güvenebilir miyim?
— Başı ağırlaşmıştı adeta, çan ve trampet seslerinin birbirine karıştığı, geceden kalma uğultular geliyordu kulağına. Bir süre başını yastıktan kaldırmadan öylece boşluğa baktı. Ardından usul usul kendine gelmeye başladı...
Bir öykü yazmaya karar verdim ve işte yukarıdaki sözlerle başlayıp, öyküde geçecek olayları kurgulamayı düşündüm. Öykü kahramanımın yattığı yerden kalkmasından itibaren, gün içinde nelerle karşılaşacağını ve sonrasında başına neler geleceğini anlatacaktım. Kahramanımın gözü, henüz yatağından doğrulup, yerinden kalkmaya hazırlandığı bir esnada elbise dolabının kaplamasındaki derin bir çatlağa ilişebilirdi, bu çatlağın oluşturduğu koyu çizgiye daldığında, hayalleri onu yıllar öncesine götürebilir ve kaplaması ceviz ağacından yapılmış, eski bir ahşap elbise dolabı canlanırdı gözlerinde; o elbise dolabı hep eskiydi o zamanlar kendini bildi bileli. Ağacın doğal budaklarıyla desenlenmiş yüzeyine gereksiz yere, uzun bir süre bakıldığında; loş odanın içinde dolaşan gölgeler kabarırdı yer yer. Görülmeyen bir el tarafından kapısı usul usul aralanıyormuş gibi gelirdi ona; birazdan içinde saklı hayaletler odaya doluşup, canını acıtacak, anlayamadığı birşeyler yapacakmış gibi kapıldığı korkularını anımsardı. Belki dolaba kapatılmakla tehdit edilen bir çocuk, belleğinde hayata dönebilir, anılarında kaybolup, yitebilirdi öykü kahramanım.
Ya da, yüzükoyun yattığı yatağından kalkmak için kıpırdanırken, birden odada bir gariplik olduğunu fark edebilirdi. Yatağın kenarına doğru sarkıttığı kolunu uzatarak, eliyle yeri yoklamaya çalışır, zeminin yerinde kocaman bir boşluk olduğunu görüp, dehşete düşebilirdi. Gerçekten odanın tabanı olması gereken yerinde değildi. Zeminin yerinde, karşıda olması gereken oda duruyordu. Bir an ne yapacağını düşündü. Usulca eğilip baktı, soğukkanlı olmaya çalışıyordu. Oda hala karşıdan göründüğü gibi duruyordu ama aşağıdaydı. O zaman kendi bulunduğu yer, tavanın olması gereken yere doğru yükselmiş olmalıydı. Ama yine de gariplik vardı, tüm eşyalar yerli yerindeydi ve yine yattığı odayı olduğu gibi görebiliyordu, ayakta dururken göründüğünden farksızdı her şey. Yastığının yumuşaklığını hissedebiliyor, kendi ellerini görebiliyordu. Birden bir rüya içinde olduğunu anladı ve aniden uyandı. İçini çekerek doğruldu yerinden, saniyeler öncesi çıktığı kâbustan uzaklaşmak için, terliklerini giymek üzere ayağa kalktı ve yumuşadığını hissetti bastığı zeminin. Böylece kendisinden sürekli uzaklaşan odaların boşluklarına doğru, hızla düşmeye başlayabilirdi öykü kahramanım…
Ne karanlık çatlakları ahşap dolabın, ne derin kâbusların boşluğu, sıradan bir güne de uyanabilirdi. Tembelce gerinir, tuvalet, banyo ve ardından bir kahvaltı sonrası yetişilmesi gereken sınav için telaşla giyinip, okula gitmek üzere çıkabilirdi evinden. Kasvetle buğulanmış, is kokulu havayı derin derin içine çekmemeye çalışarak, ilerdeki otobüs durağına doğru ilerleyebilirdi. Yol üzerindeki büfeden bir paket sigara alır ve caddenin karşısına geçmek için trafik ışıklarında beklemeye koyulurdu.
Az ilersinde duran bir kadın da beklemekteydi yeşil ışığın yanmasını. Trafiğin oldukça yoğun olduğu sabah saatlerindeydiler henüz. Bu şehri giderek daha fazla sevdiğini düşündü. Geçen yıl üniversite tercihi yaparken sadece buradaki okulları yazmıştı ve nihayet buradaydı. Doğup büyüdüğü şehirde ömrünün sonuna kadar kalmak olasılığı bile yok olmakla eşdeğerdi onun için. Asla sonuna kadar orada kalmayacağını biliyordu. Gerçekleşmesini beklediği hayallerinin geçeceği şehir burası olmalıydı. Öykü kahramanım; etrafını saran yoğun kalabalığın çoktan hayallerini yitirmiş olduğunu fark etmeyecek kadar gençti henüz. Trafik, tüketim, kısaca hayata dair ne varsa, başına canavar sözcüğü eklenecek nitelikte ezici bir hızla ilerliyordu; zamanla yarışarak. Ama onun düşlerinin umurunda bile değildi bu. Cep telefonuna taktığı kulaklığını alıp kulağına yerleştirdi, müziğin sesini yükseltti. "A matter of life an death...May ı count on you.. (Size güvenebilir miyim?)” diyordu şarkı sözleri... ""Bu bir ölüm kalım meselesi"
Aynı anda omzuna birinin dokunduğunu hissetti. Bir arkadaşı olmalıydı. Hafif bir tebessümle başını çevirdi. Kendisinden oldukça iri yapılı, oldukça traşsız ve kötü kokan ve yine oldukça karanlık bakışları olan, tanımadığı bir adamla yüz yüzeydi. Bir eliyle kulaklığını çıkartırken şaşkınlıkla adama baktı. Adam, onun omzundan elini çekmeden "Para ver!" dedi kısaca. "Hay allah" diye düşündü "Şu evsizlerden biri" olmalı. Elini cebine atıp sigara parasının üstünden kalan bir kaç bozukluğu çıkarıp, uzatırken " Fazla yok" dedi. Adam omzundaki elini biraz daha sıkarak, "Hepsini ver!" dediğinde, diğer yanında birisinin daha durmakta olduğunu gördü. Aynı anda beline sert bir nesnenin dayandığını ve diğer adamın avucunda tuttuğu bıçağı fark etti. İri avuçlarının arasındaki sustalıyı hafifçe ileri doğru iten adam, konuşmadan onun yüzüne bakıyordu. Diğeri çantasını çıkarmasını söylediğinde, sırtından akan teri fark etmedi, tüm vücudunu saran buz gibi bir duyguya kapıldığını, dizlerinin bağının çözülür gibi olduğunu, ellerinin titremesine mani olamadığını da henüz hissedemiyordu. Çaresizlik içinde omzundaki çantayı indirirken, yan taraftaki kadınla bir an gözgöze geldi, kadın başını öbür yana çevirdi ve trafiğe aldırmadan hızla koşarak caddenin karşı yönüne doğru uzaklaştı yanlarından. "Bakın para yok içinde" dedi adama. "Toplam otuz lira harçlığım var, onu alın. Çantada ders kitapları var, işinize yaramaz" derken bir yandan da "Okula geç kaldım" gibisinden, karşısındaki adamları çok da ilgilendirmeyen sözler söylemeye çabalıyordu. Çantayı şöyle bir karıştırıp geri uzatan adam "Telefonunu ver!" derken aynı anda uzanıp, telefonu çoktan almıştı bile cebinden.
Diğer adam, onun beline dayadığı bıçağı tutarak, hiç konuşmadan öylece dururken, diğeri " şimdi şu arka sokaktan çekip gideceksin" dediğinde " Olmaz, ben durağa gitmeliyim, okula geç kaldım" diyecek kadar direnebildi. Bunun üzerine " Bana bak!" dedi adam "Şu karşıdakileri görüyor musun? Onlar bizden. Yanlış birşey yapma" diye devam etti "Anladın mı orospu çocuğu"... "Orospu çocuğu" sözünü dişlerini sıkarak, güçlü bir nefret duygusuyla, hiddetle söylemişti. Bu söz, davranışının haklılığına destek verircesine vurguluydu. Orospu: Büyük tehlike, en kötü şey, hatta kötülüklerin anası olabilecek bir sözcük. Geleceğin tehdidi dahi sayılabilir bu adam için. Bu adama, yaşama amacındaki hedefini yerle bir edecek kadar güçlü bir tehlike oluşturabileceğini hissettiriyor olabilir bir orospu. Artık bu sıfatı taktığı bir diğerine karşı, her türlü eyleme girişebilme hakkını kendinde bulabilirdi. Öykü kahramanım, eli bıçaklı kahramanların(!) arasından sıyrılıp, o yoğun trafiğin arasından nasıl geçtiğini anlayamadan, duvar üstünde oturmakta olan üç karanlık adamın önünden hızla koşarak ve onların hemen ilersinde, kaldırım kenarına park etmiş, toplum polisi’ne ait beyaz araca aldırmadan, ilerdeki durağa koşabiliyor olabilirdi öykünün devamında...
" Yeni bir güne uyandığında" diye başlayıp, yerinden kaldırabilirdim öykü kahramanımı. Geçmiş anıların derin çatlaklarından sızan ölümcül hayaletler arasında ya da düştüğü dipsiz kuyularda örgülenmiş kâbuslar içinde kaybedebilirdim onu. Ya da öylesi, herhangi bir gündelik yaşam içinde geçen ve artık ne yazık ki sıradan sayılan aşk acılarını ya da gerilimli bir anının içinde yaşanan daha farklı bir öyküsünü de anlatabilirdim. Oysa öylece oturup parmaklarımın arasında duran kalemimi seyrediyorum; ince ve zarif. Onun gerçekliğini hissedebiliyorum. Kucağımda duran defterin beyaz Sayfalarını da görebiliyorum. Gerçek sandığım tüm katı maddeler yumuşamadan, görüntüler değişip, yok oluyormuşçasına etrafımda salınmaya, dalgalanmaya başlamadan bir şeyler yapmalıyım. Çevremi saran hayaletler, gözlerimin içine dik dik bakarken, kâbuslardan kâbus beğenmek zorunda kalabilirim. Hangi boşluğa savrulacağımı bilmiyorum. Sisli bir dünya bu; sayfaları ruhumu sarıyor… Neden olması gereken yerinde değil hiçbir şey? Diye sayıklamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Her şey dağılıp, saçılmış. Aklım karışıyor. Ben bu öyküyü yazmaktan vazgeçmeyi düşünüyorum…
Sedef kandemir 2009
İmece Dergi- Urla
|