Çok değerli gördüğüm bu yazınızı kutluyorum öncelikle. İyi bir şiir okuyucusu olduğuma inanarak kendi adıma aydınlatıcı, doğru bulduğum bir yazı olduğu kadar, Kimseye üstünlük taslamadan da fikir paylaşımı nasıl yapılırın örneği olan poetik bir yazı olduğuna inanıyorum. sevgili Oresay ben sizin çok beğendiğim bir yazınızı da bu sayfanızda paylaşmak istiyorum, izninizle teşekkürlerimle. Bay Z de değerli bir yazı, şiir nasıl yazılır olduğu kadar, şair nasıl olunur hakkında sizden öğreneceğim doğru yollar var
"Kötülüğü temsil eden itibar evreni gözlemleyerek basit bir eleştirinin başlığı altında aklın sentezini kolayca yapabilmektedir.
Hayranlığın getirdiği en büyük tehlike sıra içi olan kötü kopyalar üretmesidir." gibi...Teşekkürler paylaşımınız için.
Dostlukla Kalın sevgili Oresay
SedefKelimeler, Cümleler ve Bay Ze
Dün akşam parkta, yıllardır kelimeleri kandırdığını zanneden ama sinsice kelimeler tarafından kandırılan Bay Ze ile karşılaştım. Mavi boyalı bir banka oturmuş, küçük boy bir kâğıdın pürüzsüz yüzeyinde salınan hasarlı ikinci el düşüncelerini yüksek sesle okumaya çalışıyordu.
Hemen yanı başındaki ağacın yetişkin bir dalını kendine mekân seçen şehirli bir saksağan ise olanca gücüyle Bay Ze’ ye bağırıp çağırıyordu. Besbelli rahatsız olmuştu.
Yabancı bir varlığa karşı korunma içgüdüsüyle gösterilen bu tepki ve belki de sınırlı tehdit, diğer canlıları gülümsetiyordu. Bu etkileşim, güzelliğini biraz da akşam serinliğinin mekâna hediye ettiği sıradan bir rahatlığa borçluydu.
Okunan kelimeler ve cümleler, Bay Ze’nin tenini terk ettikçe anlamlar havaya karışıp, belirginsizleşiyordu ki açıkça lafla peynir gemisi yürütmek işte buna denirdi. Belki de saksağan kelimelerin güneş gibi parlayamaya çalışan bayat yolculuğundan rahatsız olmuştu.
Bay Ze sıradan bir kediydi. Bu parkı kendisine mekân olarak seçtiğinden beri mekân ve hemen ardından da zaman, ona bir kişilik kazandırmıştı veya o böyle olduğuna inanıyordu.
Ancak büyük bir olasılıkla bu inanışın tarihsel birikimi, başka bir kuyudan kopyalanmıştı. Bu nedenle anlamı içinde barındıran söylem, sürekli olarak kendisine “özlü söz” temelli süslü varyasyonlar arıyordu.
Gerçekte bu durum, kaçırılmayacak bir fırsattı. Bu nedenle de Bay Ze, her defasında ilginç bulduğu kelimeleri cümlelerinin içine yamalar, yapıştırır, “Ne de güzel oldu, bakın ey ahali!” Demeye getirirdi. Üstelik diğer bütün kediler de bu girişimi canı gönülden destekler, ölçüsü olmadıklarına inandıkları yamalı cümlelere indirilmeye çalışılan darbeleri korumaya çalışırken, ölçüsü olmayan bir takım değerlendirme ölçütlerini de bu işin dayanağı olarak ileri sürerlerdi.
Görüntüler aynaya hüzünler doğuracak sonları müjdeleyecek bir biçimde yansırken, söyleyiş birlikteliği kaybolmuş, cümleleri birbirini itiveren, parkın sakinlerinin ilgisini çekmek için ortaya konulan iç dökümün yetim çocuğu kopya imgelerle yaşamı savunmaya çalışmanın bütün yakalara imitasyon bir broş olmaya aday estetik gücü içindeki kuru ve ezber bilginin kurbanı olmuş böyle boş girişimlerle kendine bir paye biçmeye çalışan Bay Ze’ ye karşı kızgınlığım iyice arttı.
Çünkü bu “ben olma” savunmasının anlamsızlığı duygu ve düşüncelerimin birlikteliği üzerinde çatlaklar oluşturmaya başlamıştı. Sabrın da bir sonu vardı.
Daha önce defalarca kendisini uyarmama rağmen o hâlâ bildiğini okumaya devam ediyordu.
Oysa kelimelerin birlikteliği, bir durumun gelip başköşeye oturmasına hizmet etmeliydi. Ben büyülü bir dünyaya ulaşma yolunda kelimelere giydirilen deli gömleğinin terzisinin Kaf Dağı’ nın ardındaki olmayan şehirde oturduğunu biliyordum. Söylediğim gibi daha önce bu durumu Bay Ze‘ ye defalarca anlatmama rağmen, söylediklerime hiç aldırış etmemesi sinirlerimi iyice kabartmıştı.
Ki orada kelimeler, orada dizeler yaşamı ayaklar altına serdiğinde yazının aradığı barışın ve sevginin ilk ışıklarını da yanıyordu. Boş zamanları değerlendirme sözcüklerinin bu şehirde işi yoktu. Hele bu parkta hiç yoktu. Elbette bu büyük yalnızlığın duygulanımı herkese söz hakkı verebilirdi.
Ancak bu hakkın ifadesi, Bay Ze’ nin cümleleri canının istediği gibi koşturmasına ayrı bir hak tanımıyordu (yine) ki yazının ne olamayacağı konusunda bir bilgi birikimi, bütün doğruluğu ve gerçekliyle zaten kitapların içine saklanmıştı. Onları okumayan eylem, parkın az gelişmiş gören ördeklerinin ayak izleriyle dolu olan yolun kapısını aydınlığa açmıyordu.
Yine dayanamadım, hemen yanına oturdum ve “Yaşamın anlam yoğunluğundan, doku zenginliğinden yoksun. Belirgin bir biçim ayrıklığı içinde yazdıklarının içinde yaşamakta inat ediyorsun. Bu durumda az sözcükle yoğun anlamların nehrinde yitip gitmek kolaylaşır. Sıra dışı söz dizimlerinin eksikliği, seni kolayca öldüren bir sıradanlığa dönüşür. Anlam ve duygu yükünün yaratıcısı dilin azgelişmişliği bu parkın sakinlerine satılmaya çalışılan korsan bir aldatmacadır.
Senin imrenerek baktığın imgesel düğün, sözle zihinlerimizde canlandırılmaya çalışılan bir zenginliktir. İşte senin kuru eylemin ile bu kurgusallık dış dünyaya yansıtılmaz. İşe önce okumayı öğrenmekle başlamalısın.
Zamanın bahçesinde birikmiş olan kelimeleri, cümleleri yaşama dönüştürme gibi bir yetkinliğe ulaştığında dalında çiçekler senin için de açmaya başlayacaktır. El izi, yaşama anlamlı bir bütünlük kazandırmalıdır. Sanmanın tezgâhındaki kelimeler, kendini bir “şey” hisseden dizelerin çöplüğüdür yalnızca. Bulaştırıcı, kışkırtan, harekete geçirici, okuyanı çekim alanı içine hapseden bir rüzgârı üflemek için boş konuşmak yerine çok çalışmak gereklidir. “ Dedim.
Dediğim gibi de yerimden kalktım ve parkın içinde olanca gücümle bağırdım: “Ey yazan, sözcüklerinin etkileşiminden yeni anlamlar çıkıp gelmiyorsa, çağrışımlar yeni dünyaları ortalığa salmıyorsa yazma… Yazıyorsan, adını boş bırak.”
Bir taraftan bağırırken bir taraftan da göz ucuyla saksağanı izlemeye çalışıyordum. Konuşmam bitince kafamı kaldırdım ve saksağana baktım. Susmuştu. Bu sırada Bay Ze hiçbir şey olmamış gibi kâğıtlarını topladı, çantasına koydu ve iyi akşamlar dileyerek parkı terk etti.
Siyah bankıma oturdum. Bir süre etrafı seyrettim. Sonra kalktım, ışıkları söndürdüm.