
Muzaffer İzgü
29 Ekim 1933 tarihinde Adana'da doğdu. Üçüncü evliliğini yapan annesinin beşinci ve sonuncu çocuğudur. Doğduğu gün, Cumhuriyetimizin onuncu yılıdır, annesi töreni izlemek için gittiği Saathane alanında sancılanmış ve zor yetişerek doğumunu yapmıştır. Annesinin ilk eşi Fransızların ele geçirdiği sırada Adana çevresinde ölmüştür. İkinci kocasının da veremden öldüğü bilinmektedir. Babası Elazığ'ın Dişidi köyünden çalışmak üzere Adana'ya gelmiş ve Adana Kız Lisesinde hademe olarak çalışmaya başlamış.
Annesinin adı Havva, babasının adı Ahmet'tir ve Muzaffer İzgü bu evlilikten doğan ikinci çocuktur. İki yıl önce doğan ikizlerden Cefa ölmüş, Sefa ise yaşamış ve bugün Avustralya'da çalışmaktadır. Babası daha sonraları birçok işte çalışmış; bu arada garsonluk, ocakçılık, gezgin satıcılık, bekçilik gibi çeşitli hizmetler de yapmıştır. Babasının Adana'da ilk gecekonduyu yapan kişi olduğunu söylemektedir İzgü.
Doğduğu yer Tepebağ'da bir sokak. Sonradan Tosba (Kaplumbağa) mahallesine taşınmışlar. Evler çitten yapılmış kulübeler olduğu için kaplumbağaya benzetmişler. Kışın yağmur yağınca "mahalleden fil çıkmaz"mış, bir çamur deryası, bir yapışkan, bir pis; kendini kurtarsan ayakkabını kurtaramazsın, ayakkabını kurtarsan kendin yapışık kalırsın. Oturdukları evi de Zıkkımın Kökü adlı romanında şöyle betimlemiştir: "Babamın ev dediği şey, kocaman bir avlu, avluda bir nar ağacı, bir okaliptüs, bir de küçücük oda. Odanın üstü çinkolarla kaplı, yanları bozulmuş ambalaj sandıkları ve çamur /../ Bir yatak, bir çul, iki tencere, altı sahan, üç sepet, bir tava, iki tepsi, bir maltız; yastık ve yorganları saymazsak evimize ev dedirten şeyler bunlardı." İlk algıladığı şey, tavandaki kocaman sinema afişi. Öyle bir afiş ki, tüm tavan boyu gecekondunun tepesinde. Afişin üzerinde de bir aslan, annesi onun aslan değil kedi olduğuna inandırmış onu.
Annesinin Şam doğumlu olup Adana'ya Antakya'dan geldiğini, mavi gözlü ve uzun boylu bir kadın olduğunu söylemişti bana. Yedi yaşında iken, "çerle çöple yapılmış" evlerinin çöktüğünü, Seyhan Nehrinin taşması sonucu her şeylerinin zor kurtarıldığını, babasının ağladığını da yazmıştır. Aynı yıl "özel sektör oldum ilk kez" diyor. Eline yarım kilo akide şekeri vermişler, Adana kazan o da kepçe şekerleri satmaya başlamış. Adana'nın o uyuşturucu sıcağında öğle uykusuna yatmış olanları uyandırmış ve bazı olaylarla karşılaşmış. Sekiz yaşında iken babasının hastalığı nedeniyle aç kalmışlar, açlıktan ötürü ağlamış. Yine aynı yıl "manavdan kavun" çalmış, manav da onu karakola götürmüş ve orada dayak yemiş. Kaynamış mısır satmış Adana sokaklarında. Fırın işçiliği yapmış, hakkını alamadığı için patronun gözüne un atıp kaçmış. Irgatlık yapmış, hakkını alamadığı için 22 akrep yakalayıp diri diri kesekâğıdının içine koymuş ve gece yarısı ağanın kapısının altından içeriye salmış. Sonra akrep avcılığı ve satıcılığı yapmış. Eczanelere eşekarısı satıp para kazanmış. Sinemalarda gazozculuk yapmış. Sanat öğrenmek amacıyla elektrikçi çırağı olmuş, elektrik çarpmış, kafasını yerlere çalmış ve günlerce hasta yatmış.
İlkokula mahalledeki İnönü İlkokulunda başlamış ve üç yıl orada okumuş. Çünkü o okul üç sınıflı imiş. Dördüncü sınıfı Gazipaşa İlkokulunda okumuş ve depremde okulun bir bölümü yıkıldığından beşinci sınıfı da İstiklal İlkokulunda bitirmiş. Dördüncü sınıfta okurken paltosu çalınmış, ilk ve son paltosu olmuş. Bu okuma yıllarında durmadan çalışmış, yukarıda belirttiğim gibi çeşitli işler ve bu arada karpuz hammallığı, Yüreğir Ovasında pamuk toplayıcılığı, trenlerde çay, ekmek ve peynir, turşu satıcılığı yaptığı gibi arife günlerinde Adana Asri Mezarlığında Kur'an'ı elinde tutarak yasinler okumuş.
İlkokula nalınlarla gittiğini yazıyor. O yıllarda buz gibi evden ve sokaklardan kurtulmak için Halkevi Kitaplığına gitmeye başlamış. İlk üç gün yalnızca ısınmak için oturmuş; sonra kitap alıp okumaya yönelmiş, ilk kitapları da orada okumuş. İlkokul bitince orta öğrenimini Tepebağ Ortaokulunda sürdürmüş. Ortaokul yıllarında da çeşitli işlerde çalışmalar yapmış; yapılarda tuğla taşımış. Üç yıl sonunda okul sona erince, Ortaokul Müdürü Mustafa Bey çağırmış, "öğretmen olmak ister misin?" diye sormuş. "İsterim" diye bağırarak yanıtlamış bunu ve Öğretmenler Kurulunun "Öğretmen olur" diye verdiği not üzerine ortaya çıkan bu öneriyi kabullenmiş ve Diyarbakır Öğretmen Okulu öğrenciliğine başlamış. "Yatılı, oh devlet babadan. Ulan giysi de veriyorlar, ayakkabı da veriyorlar"; ama yiyecek sıkıntısı çekmişler, 1949 yılında, savaşın olmadığı o yıllarda. Arkadaşları onu seçip Müdür Nusret Karcıoğlu'na göndermişler, bunun nedenini öğrenmek için. Durumu anlatıp yanıt beklerken müdür yüzüne tokatı şap diye vuruvermiş.
Öğretmen Okulunun üçüncü sınıfındayken gündüzlü okuyan Günsel Hanımla tanışmışlar. Okulu bitirince, ona yakın olmak için Diyarbakır'ı istemiş ve Günsel Hanım da okulu bitirince evlenmişler. Diyarbakır'da ev kiraları ateş pahası olduğundan Silvan'ı istemişler. Silvan'da da yaptıkları görev sırasında oğlu Bülent Şahin dünyaya gelmiş. Çoğu Türkçe bilmeyen çocuklara dört yıl boyunca Türkçeyi öğretmişler. Dört yılın sonunda askere gitmiş, Erzurum Kandilli'de yedek tank teğmeni olarak askerliğini yapıp terhis olmuş. Terhisinden sonra gene Silvan'da bir yıl öğretmenlik yapmış, oradan Aydın'ın Akçaova köyüne atanmışlar. Bir yıl sonra da o çevredeki Cincin köyü öğretmenliğine, aynı süre sonunda da Aydın merkezindeki Yetiştirme Yurdu öğretmenliğine getirilmiş; bu görevde iki yıl kalan İzgü, bu kez Güzelhisar İlkokulu öğretmenliğine atanmıştır. Bu arada ikiz kızlarının doğduğunu biliyoruz; Nevin ve Sevin... On bir yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra açılan sınavlara girmiş, iki yıl içinde bu sınavları vererek ortaöğretime geçmiş, Türkçe öğretmeni olarak Aydın Gazipaşa Ortaokulunda çalışmaya başlamıştır. O görevde iken, yirmi altı yıllık öğretmenlik görevinden 1978 yılında emekli olarak ayrılmıştır. Daha sonra emekli olan eşini de alarak İzmir'e gelip yerleşmiştir ve şimdi İzmir'de oturmaktadır.
Yazarlık Yaşamı
Yazmaya Aydın'daki görevi sırasında başlamıştır. Orada yayımlanan Hüraydın gazetesinde ilk yazıları yayımlanmıştır. Küçük küçük öyküler ve röportajlar dediği bu yazılarını, makinesi olmadığı için, elle yazıp götürmüş basımevine. 1959 yılında böylece başlayan yazarlığını daha sonra Demokrat İzmir gazetesinde sürdürmüştür. Bu gazetede çıkan ilk yazısının tarihi 8 Mayıs 1964 olup, adı da "Kanunda Yeri Var"dır. Bu gazeteye gidişini şöyle anlatmıştır: "Aydın'dan taşmak gerekti, zinciri parçalamak gerekti; ama nasıl? Ühüü bendeki inat... İzmir'deki Demokrat İzmir gazetesine gittim, koltuğumda yazı dosyası, kapıdan kovuldum. Gözledim, kapıcı değiştiğinde bir daha gittim, yine kovuldum. Ben giremezsem o kapıdan postacı girerdi ya... Postaladım yazıları, röportajları... Bir hafta sonra Adnan Düvenci'den bir acele telgraf: 'İvedi gelin görüşelim'. Böyle girdim Demokrat İzmir gazetesine." Yazdıklarına gülüyorlarmış o yıllarda, halbuki kendisi ciddi şeyler yazdığına inanıyormuş; "ama ne bileyim, gülmece oluyormuş" diyor.
Demokrat İzmir'den sonra İstanbul'da yayımlanan Milliyet ve Akşam gazetelerinde röportajları çıkmaya başlamıştır. Milliyet'in pazar ekinde öyküleri yayımlanmıştır. Çeşitli dergilerde ürünleri yayımlanırken Demokrat İzmir'in kendisine ayrılan köşesinde yazmaya ve her hafta bir öykü yayımlamaya yönelmiştir. Bu arada Akbaba adlı gülmece dergisine her hafta bir öykü göndermeye başlamış; ama gönderdiği 42 öykü yayımlanmayınca Yusuf Ziya Ortaç'a "Biliniz ki o derginin yazı kadrosuna girinceye dek posta, İzgü'den Ortaç adına çalışacaktır" diye bir telgraf çekmiş. Bunun üzerine Akbaba'nın 26 Ağustos 1964 tarihli sayısında ilk öyküsü "Resmi Hizmete Mahsustur" yayımlanmış. Yusuf Ziya Ortaç da bir mektup göndermiş ve "Çok iyi yazıyorsunuz, çok daha iyi şeyler yazacaksınız" diye yazmış. Gönderdiği 42 öykü de sırayla Akbaba'da yayımlanmaya başlamış ve hepsi de yayımlanmıştır.
İzgü, röportajları ve öyküleri yanında oyunlar da yazmıştır. "Yumuldum, tiyatroyu okudum, tiyatro yapıtlarını okudum. Yazdım olmadı, yazdım olmadı... Sonunda oldu, profesyonel sahnelerde on oyunumu oynattım" diyor.
İlk kitabı Gecekondu'yu eline aldığında çok sevinmiştir. Bunu şöyle açıklamıştır: "Beni en çok duygulandıran, ilk kitabım Gecekondu'yu elime aldığım zaman oldu. Titriyordu ellerim. O gece Remzi Kitabevinin bana göndermiş olduğu otuz kitabı dizdim, geçtim karşısına baktım baktım baktım. Gecekondu'nun ardından öteki kitaplarım geldi". Bu kitabının baskı tarihi 1970'dir; bunu izleyen İlyas Efendi ise 1971 yılında basılmıştır. Fakat, bu ilk kitabından önce de basılan bir çocuk kitabı vardır. Şehit Osman adlı bu kitabını Özyürek Yayınevi yayımlamıştır. Yayınevi böyle bir kitap istememiş ondan, ama oturup yazmış ve yayınevine postalamış. Altı ay sonra postadan yirmi kitap gelmiş.
İlk kitabı olarak nitelediği Gecekondu, Akbaba'da yayımlanmıştı dizi olarak. Dizi bitince İstanbul'un yolunu tutmuş, dosya koltuğunun altında doğru Remzi Kitabevine gitmiş, yapılan konuşmalar sonunda yayımlanmasına karar verilmiş, basılmış. Aynı yayınevi daha sonra İlyas Efendi'yi, bir yıl sonra da Halo Dayı'yı (1972) basmıştır. Daha sonra ise Attilâ İlhan'ın tanıştırması ile Bilgi Yayınevine yönelmiş olup orada ilk olarak Donumdaki Para yayımlanmıştır (1977). Sonraki yıllarda romanları ve öyküleri ile çocuk kitapları bu yayınevince yayımlanmış olup roman ve öykü kitaplarının sayısı 42, çocuk kitaplarının sayısı ise 73 olmuştur.
Gecekondu sonradan oyun olarak da yazılmıştır. Ama onun ilk oyunu Nejat Uygur'a yazdığı İnsaniyettin'dir. Gecekondu'yu oyun olarak Şahin Tek yazmıştır. Başka oyunlar da yazmış ve bunlar çeşitli tiyatrolar tarafından oynanmıştır.
Yazarlık Konusundaki Düşünceleri
Nasıl yazıyorsunuz? diye bir soru karşısında onun yanıtı şu olmaktadır: "Yazacağım öykünün veya romanın önce kafamda çekirdeği oluşur. Sonra bu çekirdek üzerine yoğunlaşırım. Daha çok dolaşırken, öykü veya roman, konusu ve kişisiyle kafamda iyice oluştuktan sonra notlar almaya başlarım. Aslında bu notlar öykünün veya romanın bir planını iyice genişletir, ondan sonra yazı makinesinin başına otururum, artık bu ustalığa, yeteneğe kalmıştır benim için; yazmaya başlarım. Ne zaman biter bilmem. Genel olarak sabahları düşünürüm, o günü altı yedi saat makine başında oturduğum olur. Severek yazdığım için yorulma sözkonusu değil benim için. Yazmak için herhangi bir yer olması önemli değil. Nerede olsa yazarım, yeter ki gürültü olmasın". İzmir'deki Suphi Koyuncuoğlu Ortaokulunun yayımladığı Sesleniş dergisinin 1993 yılında yayımlanan 3. sayısında bunları söylemiş. Başka bir zaman bu konuda söylediklerinden şunları alabilirim: "Yazı makinesini sehpanın üzerine koyarım, hamam iskemlesinin de üzerine otururum, yanımda sigaram, çakmağım, tamam. Tek tutkunluğum yazarken çay içmek. Arada bir oturduğum iskemleden kalkar, çayımı demler, yanıma koyar içerim. Kendi işimi kimseye yaptırmak istemem. Ama şimdi eşim emekli oldu, üç yıldır Günsel yapar çayımı, nasıl da bilir canımın tam çay istediği zamanı. Bir bakarım bizim sehpanın yanına tavşan kanı gibi bir bardak çay konmuş". Böylece yazım işine kendini kaptıran İzgü, yazı işi bitince mutlaka gezecektir. İşçi kahveleri, parklar, pazarlar onun uğrak yerleridir.
Ona göre, yazarlıkta bazı zorluklar vardır. Yaşam biçimi olarak yazarlığı seçenler hep yazma isteği içindedir. Neyi, kime, niçin yazmak ve sanata önem vermek yazarın kafasındaki en önemli düşüncelerdir. Yazar için ekonomik ve siyasal baskıların da ağırlığı vardır. Yazarın çok okuması, yorumlar yapabilmesi ve iyi bir gözlemci olması zorunludur ona göre. Konusu daha çok insan olduğuna göre de toplumsal psikoloji yanında insan psikolojisini, felsefeyi de bilmesi gerekir bir yazarın. Dünyada olup biten gelişimleri ve oluşumları yakından izlemelidir.
Bir gülmece yazarı olarak tanınan İzgü, "gülme öğesi bende bir amaç değil salt araçtır" diyor. Anlatmak istediği konuların içine gülme öğesini katınca okumak daha kolay oluyor, akılda daha kolay kalıyor. Çocuklar için yazdıklarında da bu görüşü benimsemiştir. O, çocukların ağlamasını değil, gülmesini isteyen bir kişidir. Çocuklarla ilgili ürünlerinde uzun tümceler kullanmaz; çünkü, ona göre, "çocuk uzun tümcelerden hoşlanmaz. Çocuk doğa betimlerine çok sık yer veren yazılardan hoşlanmaz, devrik tümceyi o denli sevmez. Durum böyle olunca çocuk edebiyatında çocuğa görelik vardır." Böylece, çocukların ne istediklerini de yakından gözlemiş, onların istedikleri bir yazı biçimine yönelmiştir.
Gülmecede Anadolu'nun, Anadolu insanının sesini vermektedir. Anadolu köylerinin, kentlerinin kendine özgü bir gülmecesi vardır. Ona göre, türkülerinde bile bir coşkunluk, bir eğlence değil acı sezilir. "Sevgilisini elinden almışlar ağıt yakmış, emeğini alamamış ağıt yakmış, türkü yapmış; aç kalmış, işsiz kalmış ağıt, türkü yapmış. Peki bu durum niçin onun gülmecesine yansımasın? Anadolu'nun gülmecesi buruktur, belki gülmece olarak insana kalçalarını tuta tuta kahkaha attırmaz. Ama siz ondaki burukluğu sezersiniz. Bunun için Anadolu'nun kuytu bir kasabasında ellinci yılında unutulmuş memurunun yaşamını ve yaşantısını yazmıştır; karnı aç köylünün köyüne anıt dikilmesini dile getirdiğini yazmıştır. Ortaokulu bulunmayan bir ilçe merkezinde bando takımı kurmak isteyen kaymakamın görüntüsünü ortaya koymuştur. Tapusunu almak için binbir güçlükle karşılaşan köylünün öyküsünü dile getirmiştir. "Düşünün, ağır hastasını hastaneye yatırıp da hastane kapısında sevincinden göbek atan adamın gülmecesi hiç karnı tok sırtı pek insanların gülmecesi olur mu? İşte bu kara gülmecedir." İnsanı burkamayan, düşündürmeyen gülmeceden yana değildir ve olmamıştır. Karısına evlilik yıldönümü için en ucuz olan hediyeyi baklava bilen bir emekli memurun donsuz olarak giydiği pantolonun yırtılması sonucu gösteri yapıyor diye karakola götürülmesi ve cezalandırılması da kara gülmecenin güzel bir örneğidir. Bir konuşmadaki şu durum elbette kara gülmecenin güzel örneklerinden bir başkasıdır: "Bir kadın görmüştüm doğuda, kocasını karakoldan almış, gidiyorlardı. Adamın ayakları dayaktan tulum gibi şişmiş. Adam yürüyemiyordu. Kadın onu yürütmeye çalışıyordu. O ayakla köye yaya gideceklerdi. Ama kadının gözlerinde mutlu pırıltılar vardı. Çok canlı, çok mutlu, kocasına şunları söylüyordu: 'Hele bunnan kurtulduk gurban, ya suçu üzerine atsalardı'..." İzgü, bu gibi durumları gözler ve onları öyküleştirir. Kavun çaldığı gün karakolda onun da başına neler gelmiştir neler? Zıkkımın Kökü'nde bu durumu da okuyoruz.
Ona göre, gülmecenin görevi yalnızca güldürmek değildir. Gülmecenin asıl görevi olaya parmak basmaktır ve basılan parmak iyi bir yere basılmalıdır ve bu olay da bir avuç azınlığı değil geniş bir kitleyi ilgilendiren bir olay olmalıdır. Onun anlayışına göre, "Gülmece, iki kahkaha bir pirzola değildir". Gülmecenin amacının halk düşmanları, politikacılar, kötü yöneticiler ile alay etmek olduğu görüşündedir. Gülmecenin yapısı gereği sınıfsal olması gerektiğine de değinir. Gülmecede gülme öğesi, ona göre bir amaç değil bir araçtır. Gülmece, okuyucuyu edilgen yapmamalı, düşündürmelidir. Gülmece öyküsünün her satırı ya da her paragrafı kasıkları tuta tuta güldüren bir sanat yapıtı değildir ona göre ve yapıtlarında da bu anlayışını buluyoruz. Ayrıntılardan çok bütünü yakalamak, bu bütünün ortaya koyduğunu anlayabilmek, sezebilmek önemlidir.
İzgü, yoksulluğu abartmalara yaslanmadan işler. İnsanların, her şeye karşın yoksulluk ve yoksunluk içinde bile iyimser olabilmelerini de ortaya koyar. Gerçeklerle düşsellik arasında gidip gelen insanların ve özellikle de çocukların dünyasını ustaca aktarır öykülerine, ürünlerine. Onun gözlemlere dayanan ürünleri yanında kendi yaşamını ortaya koyan yapıtları da vardır; sözgelimi, Zıkkımın Kökü ile Ekmek Parası bir bakıma onun yaşamöyküsü gibidir. Bu kitaplarında eksen kişi kendi ailesinin bireyleri ve özellikle kendisidir. O, yalnız eksen kişileri değil çevresindeki kişilerin de durumundaki acımasızlığı ortaya koymaktadır.
Dil konusunda halkın konuştuğu sözcüklerin yanında yeni sözcükleri de kullanmaktan yanadır. Halkın konuştuğu gibi konuşturur kişilerini. Öztürkçeye karşı olanlarla başı hoş değildir.
Kaynak :
http://www.cukurovakitapfuari.com/