Google Reklamları
Öykü ve Hikaye
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 24, 2012, 01:27:48 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Öykü ve Hikaye  (Okunma Sayısı 1033 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ruşen Ergün
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 16



« : Aralık 31, 2008, 19:23:17 ÖS »

Öykü ve Hikaye

Öykü ve hikaye kavramları birbirlerinin yerine kullanılmalarına rağmen bu kavramları birbirinden ayıran önemli ve bariz noktalar bulunmaktadır. Hikayenin doğuşu edebiyatımızın sözle icra edildiği yıllara denk düşer. Bu dönemde hikayeler bir anlatıcı tarafından dinleyicilere aktarılmaktadır. Hikaye bir anlatım işidir. Yazıya geçilen dönemde de sözlü anlatım döneminin etkisi devam etmiş, okura verilmek istenenler anlatılarak verilmiş, dilden dile aktarılmıştır. Tanzimatla beraber yeni biçim arayışları ile hikaye, anlatma boyutundan çıkıp gösterme ve sezdirme sürecine girmeye başlar. Bu değişim sürecinde biçim ve biçem aynı paralellikte değişim gösterir. Bu dönem için, hikayenin kristalizeleşerek farklı bir türe dönüştüğü, yani öyküye geçişin başladığı dönemdir, diyebiliriz.

Hikaye bir şeyi ayrıntılarıyla anlatmayı esas alır. Bilgilendirme, açıklama ve betimleme gibi anlatım tekniklerinden yoğun biçimde yararlanır. Hikayede olay ve olaylar zinciri vardır. Anlatıcı belli bir sıralama ile bir hikaye örüntüsü oluşturur ve bunu doğrudan anlatır (tahkiye eder). 

Ömer Lekesiz’in “Kuşadası’nda Öyküye ve Şiire Yolculuk” isimli kitabında yer alan “Hikaye / Öykü İçin Etimolojik Çerçeve” isimli yazısına bakalım. Lekesiz bu yazısında  hikaye ve öyküyü tarihsel ve etimolojik anlamda tanımlarken aralarındaki ayrımı açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
“Hikaye sözcüğü arapçadır.
(…)
Hikaye, Türkler’in İslam’la tanıştığı günden itibaren, yabancılığını da unutturacak kadar Türkiye Türkçesine yerleşivermekle kalmamış, “tahkiye” içeren tüm edebi türlerin de ortak adı olmuştur. Bundan olmalıdır ki Şemsettin Sami rivayet, kıssa, mesel, masal, roman sözcüklerine hikaye maddesi içinde yer verirken, Diran Kelekyan da ondan mülhem olarak “tarikıyle/’ ala tarik-il hikaye” ve “mebni ‘ale-l hikaye”ye Kamus-ı Fransevi’sinde “en simple narration/sans commentaire” ve “phrase qui fait allusion a un evenement” karşılıklarını düşecek kadar hikayeyi Türkçeden saymıştır”


Bu paragraftan da anlaşılmaktadır ki hikaye, tahkiyeyi yani anlatmayı esas almaktadır, anlatılabilmekte, aktarılabilmekte ve masal, mesel, kıssa, roman gibi diğer türlere dönüştürülebilmektedir. Oysa öykü bir gösterme, bir sezdirme işidir. Yani anlatma işi (tahkiye) ya hiç kullanılmaz ya da en aza indirgenerek gereken yerlerde minimum düzeyde kullanılır. Dolayısıyla öykü anlatmaz ama okuyucunun anlamasını, görmesini ve sezinlemesini sağlar.Üstelik öykü anlatılamaz, aktarılamaz ve özetlenemez.

Hikaye okuru ile öykü okuru da birbirinden farklıdır. Hikaye, okurunu dinleyen konumuna indirgeyerek her şeyi ilk elden anlatmayı seçer. Bu durumda okur, bir kenarda oturarak anlatılanları dinlemekle yetinen biri konumundadır. Metinle arasında belli bir mesafe vardır ve hikayeci onu metne çok fazla yakınlaştırmamaktadır. Çünkü tahkiye, okuru bir kenara iten hatta “sen hiçbir şey anlamazsın, en iyisi her şeyi ben kendim anlatayım” diyerek bir anlamda okuru öteleyen bir anlatım biçimidir. Yazarla okur arasında kurulacak bağ için bir handikaptır da aynı zamanda. Oysa öykü, okurunu metnin içine çekerek okurun satırlar arasında gezinmesini, sözcüklere ve söz dizilerine yerleşik, katmanlar halinde bulunan anlamları keşfetmesini ve gerçekliğe kendi elleriyle ulaşmasını sağlar.

Gerçek öykü okurunu temsil eden kitle, nicel bir azınlık olsa da, elit ve ne istediğini bilen bir azınlıktır, okuma eylemini bilinçli bir şekilde gerçekleştirir. Bilgilidir, donanımlıdır ve daha önce pek çok öykü çözümlemiştir. Sözcüklerin salt ön yüzünde değil arka taraflarında da dolaşması gerektiğini iyi bilir. Anlam katmanlarını kaldırarak gerçekliğe erişmesi gerektiğinin farkındadır ve okuma süresince bu kıstası esas alır. Kısacası cin gibi bir okur isteyen öykü, gerçek okurunu bu azınlıkta bulur.

Öykü yazımında okur ve yazar ortaklaşa çalışırlar. Yazar, susku noktaları ve boşluklar bırakarak okurun bu boşlukları okuma sürecinde doldurmasını sağlar. Yine, anlamları gizleyerek okurun gelip saklandıkları yerden çıkarmalarını bekler. Öykü, yazarla okurun işbirliği içinde olduğu bir türdür.

Nitelikli öykü okurunun cin gibi olduğundan söz etmiştim, hemen bu konuda bir saptamada bulunmakta yarar var:. Nitelikli okur zekidir ama bu özelliği, onun müneccim olduğuna işaret etmez. Yani nitelikli okurun okuduğu öyküyü anlamlandırması da bir yere kadardır. Bu yüzden de, yazarın öyküsünde nerelerde boşluk bırakacağı, nerelerin üstünü örteceği, nasıl bir dil kullanacağı bu noktada büyük önem taşıyor. Tamamen kapalı öyküler okuru zorlayabileceği gibi anlamlandırmanın tam anlamıyla yapılmasına da engel olacaklardır. Sonuçta öykü bir iletim işidir. Yani her öykünün bir iletisi vardır. Okur bu iletiyi alamayacaksa yazmanın anlamı nedir?



Ruşen Ergün
Beşparmak Kültür ve Sanat Dergisi, sayı 146, Temmuz-Ağustos 2008
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!