Google Reklamları
Bahattin Yıldız Öyküleri
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 23, 2012, 15:51:18 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1 [2] 3 4   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Bahattin Yıldız Öyküleri  (Okunma Sayısı 5574 defa)
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
zeyno
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 700



« Yanıtla #15 : Mart 08, 2009, 20:41:14 ÖS »

Anlatınıza keşke sadece, 'bir kısa öykü işte!'
BİR GÜVERCİN YA DA BİR KAÇ GÜVERCİNİN GÖZÜNDEN, SAVAŞIN ORTA YERİNDE BİR ÇOCUK KASIM.. öyküsü diye bakabilseydim.. Sevgili Bahattin Bey, vücudumdan bir uzvumu kesiyorlar, hem de narkozsuz kadar şiddetli acı hissettim. Bu acı varken kim bakar anlatının cümlelerinin disiplinine kurgusuna örgüsüne örgüsünün bilmem neyine..

Ağız dolusu söve söve lanetlerken çocukların güvercinlerin katillerini.. ağlarken ve A sitttttir.. derken..

Kucaklıyorum sevgi dostlukla. Daha sık yazın..
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #16 : Mart 08, 2009, 20:47:02 ÖS »

Sevgili Zeyno, duygularıma ortak mesajınıza şükranlarımı sunarım. Zamansızlık en büyük derdim. sanırım zamanla olan mücadelemi yakında kazanacağım. En derin sevgilerimle.
« Son Düzenleme: Mart 08, 2009, 20:48:39 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #17 : Temmuz 08, 2010, 18:23:35 ÖS »

NUH’UN GEMİSİ VE NEO-OSMANLI.CON GEMİSİ SEYRU SEFERDEYKEN “MEDENİYETLERARASI DİYALOG VE HOŞGÖRÜ”, GÜVERTEDE SOYUNDU…




Gündüz de olsa karanlıktı… Gözgözü görmüyordu. Kimin elinin, kimin cebinde olduğunu bulmak uzman dedektiflerin göreviydi, onların ise gözleri millenmişti sanki. Görmeyenler, göremeyenler hadi neyse, görenlerden göstermeyenler çoğunluktaydı… Ak-Deniz, Kara-Deniz olmuş, kendisini karartanlara dalga boylarıyla isyan ediyordu. Rotası aynı iki dev gemi, bağrını yara yara ilerlerken, Neo-Osmanlı.Con gemisinin açtığı yaraları, Nuh’un Gemisinden aldığı enerjiyle kapamaya çalışıyordu Akdeniz…

Her iki gemide bulunan yolcular her milletten, her kültürden az ya da çok sayıda insanlarla doluydu. Dünya’nın değişik renk ve seslerinden temsil edilmeyeni yoktu yani… Renk ve ses armonisi, gözalıcı, ruh ve kulak okşayıcıydı her ikisinde… Parlayan giysileriyle daha bir görünür olan yolcular, kendi dinlerinde, dillerinde ilahiler, dualar seslendiriyor, kutsal kitaplarından ayetler, bölümler okuyorlardı. Din bağı olmayanlar ise kendi görüşlerine uygun kitabi okumalarıyla, söylemleriyle onlardan geri kalmıyordu. Her bir grup barındırdıklarıyla olan hasbıhalle yetinmiyor, diğer gruplarla da teşrik-i mesaide bulunuyordu. Gemiler içi dalgalanmalar mı Akdeniz’i etkiliyordu yoksa Akdeniz mi gemiler içi dalgalanmaları etkiliyordu bilinmez ama, dalgalar birbiriyle uyumluydu.  

Muhteşem tablonun sırıtır tarafı, iki geminin yolcularının arada güvertelerine çıkarak, birbirlerine kuşkuyla bakmalarıydı… Bunun nedenini ise en iyi bağrı yaralı Akdeniz biliyor olmalıydı…

Neo-Osmanlı.Con gemisinde görülmedik bir hareketliliğe, Akdeniz, dalgalarını pısarak tepki verdi. Sessiz olmalı, sesleri duymalıydı… O, kulak kabartırken, hilal görünümündeki ay ve sayısız yıldızlar görünmez oldu… Türkiyeli Bir İmamla Vatikan Papası ruhani şekilli seslerle birbirleriyle diyalog kuruyorlardı. Akdeniz, Türkiyeli İmam’ın kimliğini merak etti. Heba ettiği bir damlası, ağır çekimde Türkiyeli İmam’ın nemli gözlerine vardı, oradan, onun ceketinin iç cebindeki cüzdanına kaydı. Kimlik bilgilerini elde eden damla, mekanına dönerken, benliğinde kaybolduğu Akdeniz’e iç sesle seslendi: “…….”

Dinlerarası-Medeniyetlarası Diyaloga ve Hoşgörüye daha bir resmiyet kazandırılmıştı. Yüzyıllardır yapılan dinlerarası, medeniyetlerarası savaşı sona erdirmek ve küresel barışı elde etmek için, medeniyetler birbirini tanımalı, birbirlerine karşı saygılı ve hoşgörülü olmalı, bunun içinde aralarında diyalog kurulmalıydı. Mesaj açıktı, açıklama gereksizdi, Akdeniz’in dalga kollarını birbirine çarparak alkış tutması içinse yeterliydi. Anın anlam ve önemi somutlaştırılmalıydı. Heykeltıraşlar göreve hazır, verilecek emri bekliyorlardı. Emir verildi, görev yerine getirildi. Cinsiyeti olmayan, güzel bir kadına benzeyen estetik bir heykel yapmışlardı. Heykel’e ad bulunmakta gecikilmedi: adı Barış, göbek adı: “Medeniyetlerarası Diyalog ve Hoşgörü” olarak konuldu.  

Felsefeye uygun hoşamediler, Türkiyeli İmam’ın gözlerinden akan yaşlarla birlikte yaptığı etkileyici vaazlar, söyleşiler, Akdeniz’in yufka kalbine deruni vuruyordu. Akdeniz’in gözlerinden akan yaşlar buharlaşıp bulut oldu, yağmur olup yağdığında Türkiyeli İmam’ın ve muhiplerinin gözlerinden akan yaşlarla birleşip asli mekanına; Akdeniz’e aktı. Barış güzeldi ve gözyaşartıcıydı. Oda ne?... Ortamı zehir eden bir şeyler olmaya başlamıştı; Neo-Osmanlı.Con gemisinde… Irak’lıların bulunduğu kamarayı tamamıyla işgal etmeye çalışan A.B.D başlıklı koalisyon  güçlerine karşı direnen, başkaldıran Iraklılardı ortamı geren… Onların direnişine gıptayla bakanlar, öldürülmelerine vicdanı kanayanlar, gözlerinden kanlı yaşlar akıtanlar çoğunluktaydı ve hatta içlerinden bazıları Türkiyeli İmam’ın muhiplerindendi…

Tarihi şahsiyetlerden; Hamzalardan, Osmanlardan, Hüseyinlerden, Ayşelerden, Zeyneplerden, Alilerden, onlara çektirilen acılardan, zulümlerden bahsederken dudakları ve elleri titreyen, gözlerinden Akdeniz kadar gözyaşı akıtan Türkiyeli İmam, mikrofona geçtiğinde, herkes suspustu. Irak’daki direnişçileri “TERÖRİST” olarak damgaladığı anda, üzerinde “Psikolojik Savaş” etiketli gözyaşartıcı bombalar yanıbaşında patlatılmaya başladı. Gözgörü görmüyordu, “Terörizmin, Teröristlerin bizatihi kendisi ve hamileri ise hiç görünmüyordu.” Bu arada, adı Hamza, Osman, Hüseyin, Ayşe, Zeynep, Ali olanlarda dahil birçok Ortadoğulu, A.B.D merkezli koalisyon güçlerince öldürülüyor, tecavüze uğruyor, ibadethaneleri basılıyordu.

Kapısında Lübnan, Gazze, Afganistan ve diğer birçok değişik etiketleri taşıyan kamaralar aynı akıbete uğrarken, “Bu bir haçlı seferidir” diyen Bush’un kabinesinden, Ortadoğu cehenneminin mimarlarından Condoleezza Rice’ı çağrıştıran kapısında “Houston Teksas Rice Üniversitesi” yazılı büyük kamarada, “Boniuk Dinî Hoşgörüyü İlerletme ve Çalışma Merkezi, Houston Üniversitesi A. D. Bruce Dinî Çalışmalar Merkezi ve Dinlerarası Diyalog Enstitüsü'nün” birlikte düzenlediği “medeniyetlerarası diyalog, barış ve hoşgörü” konuşmaları yapılıp, ödüller alınıyor, ödüller veriliyordu. "Çağdaş Dünyada İslam: Fikir ve Aksiyonda Türkiyeli İmam Hareketi" etkinliğinin ruh kardeşliğini ise doğal olarak Türkiyeli İmam yapıyordu. Cehennemi savaştan vicdanı sızlayan muhiplerini ikna etmek kolaydı. Türkiyeli İmam, küresel iktidarını pekiştirmek için, küresel güçlerle barış içinde yaşamalı, hoşgörülü olmalı, karşı çıkmamalı, onlarla olan diyalogundan vazgeçmemeliydi… “Ne zamana kadar?” diye soran bir muhibbe, Türkiyeli İmam’ın yakınlarından biri, “Zamanı geldiğinde,” diye yanıt verdiğinde, ikinci bir soru gelecekti: “Zamanı, ne zaman?”… Akdeniz, dayanamayıp lisana gelecek ve “ba’de harabül Basra” diyecek ve ekleyecekti: “İplerin kimin elindeyse, özgürlüğünde onun elindedir, kaderinizi de o tayin eder.” Akdeniz’in sözleri o gemideki kulaklara ulaşamayacaktı bir türlü… Duyan; cansız kocaman bir çift kulak olacaktı sadece… Bu; adı Barış, göbek adı: “Medeniyetlerarası Diyalog ve Hoşgörü” olan Heykel’in kulaklarıydı. Cansızların bile kendine özgü ruhları olduğu bir kez daha teyit edilecek ve Akdeniz’le, Barış Heykeli birbirlerinin ruh ikizi olacaktı.

Sezinlemişti Akdeniz, Barış’ın dile gelip konuşma isteğini… Bağrından çıkardığı yaşam suyunu, dalga kollarıyla ona fırlattığında, güvertede bulunanlardan biri, yanındakine, “bu gece deniz çok dalgalı olacak” diyecekti.

Yaşam suyunu Barış Heykeline taşımayı sürdüren Akdeniz, bir yandan da Nuh’un Gemisindeki hareketliliği gözlüyordu.

Yan amaçları farklı olsa da, sonuç olarak Hamas iktidarının baskısından, İsrail’in mutlak zulmünden bizar Gazzelilere ihtiyaç madde ve malzemeleri götürerek, İsrail’in insanlık dışı ablukasını kırma girişiminde bulunmaya karar alınmış ve gemilerinin görünür bir yerine, “Rotamız Gazze, Yükümüz İnsani Yardım” pankartı asmışlardı… Akdeniz, dalga kollarından birinin ucuna gözlerini vererek, şaha kaldırdı. Nuh’un Gemisinin güvertesinde tanıdık simaları görünce önce gülümsedi… Nasıl gülümsemesindi?... Güvertesinde Muhammed’i, Davut’u, Musa’yı, İsa’yı, Yakup’u, Yahya’yı, Buda’yı, Bediüzzaman’ı, Marks’ı ve daha nicelerini görüyordu. Ellerindeki dini veya felsefik metinleri kendi kendilerine okuyanlar, çevreleriyle paylaşanlar, namaza duranlar, istavroz çıkaranlar, Davut’un yıldızını güvertenin tahta zeminine çizenler, başı açıklar, kapalılar, dekolte giyinenler her renkten ve sesten insanları görüyordu… Farklı inanç ve değerlere sahip bu insanlar, birbirlerinin sofrasına oturuyor, diyalog kuruyor, değersel eylemlerine hoşgörüyle yaklaşıyorlardı. Onları birleştiren ortak değer ise “her kimden kime yönelik olursa olsun zulme ve zalime karşı olma” insani değeriydi…

Akdeniz’in gülümsemesi, gülmeye evrildi. Yetinmedi, sevinç naraları atmaya başladı.

Sevinç naraları dalgaları tetikledi, İsrail kıyılarına oradan Büyük Okyanus’un Amerika kıtasına değin vurdu.

Deniz mühendisleri, hesap dışı bir şeylerin yapıldığını, küresel düzenlemelerine uygun olmayan gelişmeler olduğunu anlamakta gecikmedi. Olağandışı durumları dahi olağanlaştırma, lehlerine çevirmede üstat düzenleyiciler, Neo-Osmanlı.Con Gemisiyle de irtibat kurmakta gecikmedi.

Küresel güçlerin yandaşı yazarların bile toplumsal tepki nedeniyle suspus olduğu ortamda, kapılar ve pencereler açılmalı, onlara nefes aldırılmalıydı. Koridorunun girişinde Pensilvanya yazılı Türkiyeli İmam kamarasının kapısı Wall Street Journal muhabiri tarafından tıklanmakta gecikmedi. Gerekliydi, inzivası bozulmalıydı…

Türkiyeli İmam, geminin güvertesine çıkmakta gecikmedi… Nuh’un gemisine seslendi. “İsrail’in rızasını almalısınız” diye bağırdı.
Sesini megafon yankılı veriyordu:
“İsrail’in rızasını!... sını!... nını!!!... Almalı sınız! sınız!!!!”
“Otoriteye baş! baş! şşş!!! Kaldırmayınız! nız nız nız!!..”
“Gördüğüm şey hiç hoş değil değil değil!!!... Çirkin kin kin kin!!!...”

Türkiyeli İmam, yankılı konuşurken, geminin ardiyesinden üzerinde “Psikolojik Savaş” etiketli gözyaşartıcı bombalardan çıkarılıp patlatılmakta gecikilmedi. Etraf toz dumandı. Toplumsal tepki nedeniyle suspus olan Küresel güçlerin yandaşı camiaya, özelde yazarlara cesaret gelmiş, dilleri ve elleri çözülmüştü. Kendi kendilerine, “hadi marş marş, kan renkli klavyen seni bekliyor” diye telkinde bulunmakta gecikmediler.

Bu esnada, elit aile bireylerinden oluşan ve Türkiyeli İmam’la gönül bağı olan birçok ülkenin okullarında tedrisat gören yüzlerce genç, güvertenin meydanına birikti. Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarının 8.cisi sergilenecekti. Osmanlı döneminde ufak yaşlarda analarının koynundan alınarak, yeniçeri ocağına kazandırılan ve o dönem için küresel güç olan Osmanlı’ya hizmet edenler gibi değildi bunlar, çağdaş gemide, zorlamasız kaydolarak eğitim gören gönüllü eğitim ordusu sisteminin çocuklarıydı bunlar… Üst kesimden insanların birçoğunun çevrelediği meydanda, yabancı dillerinden biri Türkçe olan gençler, Türkçe şarkıları, türküleri  özenle söylüyorlardı. Milliyetçisi, dinlisi, din dışısı, her görüşten; özellikle, yabancılara karşı aşağılık kompleksine sahip olan Türkiye izleyicilerinden duygusal anlar yaşayanlar azımsanmayacak sayıdaydı. Göğüsleri kabarmış, başları dikleşmişti… Anonslarda sık sık, “Dünya Türkçe Konuşuyor” ile “Aynı dili konuşuyoruz” sloganları atılıyordu.

Keşmekeş ve kaos farklı dillerde, aynı anlamda kullanılan ve varolan ortamı nitelemeye uygun olan iki sözcüktü.  “Karartma geceleri” bir film, roman ismi miydi neydi, neyse de, Akdeniz’in tam bir karartma gecelerini yaşadığı soğuk bir gerçeklikti.  

Gerçek olan bir durumda, Akdeniz’in fırlattığı yaşam suyuyla hayat bulan dev  Barış Heykeli’nin kendi üzerindeki kırk libası teker teker çıkarmaya başlamasıydı. Yardımcısı ise saray mürebbiyesi değil, yine Akdeniz’di… Akdeniz’in uzattığı her dalga kolu, Barış’ın bir libasını çıkarmaya başladı. Gece, Ademle Havadan beri bürünmediği bir karanlığa gömüldü. Kara kara bulutlar neredeyse geminin direğiyle temasa geçecek denli yoğunlaştı, ziyadeleşti. Akdeniz, dalga boylarını yükseltiyor, bağrındaki canlılara, cansızlara takla attırıyordu. Esinti, nöbetini kasırgaya devrediyordu. Gözgözü görmezken, görünen sadece dev Barış ile üzerinden çıkartılan libasla, ortaya çıkan libası üzerindeki yazılardı. Şimşek, çıkardığı aydınlıkla yazıları gösterirken, aynı zamanda çakma sesiyle okuyordu. Şimşek sesi, bazıları için davudiyken, bazıları içinse İsrafil’in suruydu. Akdeniz ve üzerindekiler kıyameti yaşıyordu. Zaman mahşerdi, mahşeriydi zaman… Kimin kim olduğunun belli olmadığı alameti kıyametin gerçekleştiği zamandı…
İşte Barış’ın bir libası daha çıkarılmıştı. Şimşek okumalı çaktı:

“Diyalog, Hoşgörü Uygarca Olmalı.”
Büyükçe libasın atımıyla altında kalanlar soluk almakta güçlük çektiler. Her soyunma, bir okumayı getiriyordu. Barış’ın soyunması, benim diyen bir Striptist’in soyunmasından daha sanatsaldı. Soyunmayı seksi, erotik bulan muhafazakarlardan yüzünü kapatanlar bile, parmak aralarından Barış’ı seyretmekten kendilerini alamıyorlardı.

Ortadoğulu kadınların şer güçlerince zorla çırılçıplak soyularak tecavüz edilmeleri karşısında, bu durumu vareden güçlere, ılımlı, hoşgörülü yaklaşıp onlarla en üst düzeyde diyalog kuranlarla birlikte olanların, estetik, sanatsal soyunmaya karşı yüzlerini utanç boyasına boyamalarını anlayamıyorum, diye düşündü Akdeniz. İki yüzlülük foraydı, aslında iki yüzlülük yüzsüzlüktü. Akdeniz, Barış’ın erotik hareketlerinin dozajını yükseltti. Ağzı sulananların ağızlarını dalgalarıyla suladı. Libas çıkarımları heyecanlı, iştahlı sürüyordu:
“Zalimin zulmüne hoşgörü, zalime direnenlere hoşnutsuzluk zulmü onaylamaktır!”
“Zulüm, otoriter güçten de gelse zulümdür!”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz Şeytan’dır!”
“Zalimlere ılımlı yaklaşım, onların ekmeğine yağ sürmektir!”
“Yoksunlara, yoksullara yardıma koşmak, otoriteye başkaldırı sayılsa da çirkin değil, güzeldir!”
“Evrensel insani dili bilmeden tüm dünya İngilizce de konuşsa, Türkçe de konuşsa hiçlikle maluldür!”
“Neo-Con, Neo-Osmanlı bileşkesi çifte zulmün tanımıdır!”

Barış’ın kırkıncı libasına sıra gelmişti. Akdeniz ve Şimşek az soluklandı. Final muhteşem olmalıydı. Barış’ın ensesindeki ince ip çözüldü, tül inceliğindeki libası ayak uçlarına doğru kayarken, kısa sürelide olsa Akdeniz gündüz aydınlığına büründü.
“Rotamız İnsanlık, Yükümüz Pozitif İnsani Değerler” yazısı gözlere ve kulaklara aktı. Akıştan, kalbi titreyenler çoğunluktaydı, çoğunluğun içinde bunu; grup psikolojisi, menfaat ilişkisi, korku, lidere körü körüne teslim olma gibi nedenlerden ötürü dillendiremeyenlerde çoğunluktaydı.
Kutsal kitaplarda özellikleri anlatılan bir cennet hurisinden daha güzel bedenli Barış, kollarını yukarıya, gökyüzüne kaldırdı: “Nuh’un Gemisine Gidiyorum, benimle gelmek isteyen var mı?”
Neo-Osmanlı.Con gemisinden birçok el havaya kalktı. Bu esnada, gemiye iyice yanaşan Nuh’un Gemisinden bir ses yükseldi:
“Nuh’un Gemisi, Mevlana Dergahı Değildir, Kalbi Mühürle Kilitlenmişlere İzin Yok!”
Zor durumdu… Kalbi mühürle kapatılanlarla, kapatılmayanları ayırt edecek mihenk taşı yoktu. Ama, zorluk, buluşu tetiklerdi… Kıyamet anıydı… Yer altından çıkacak ve insanların alnına mühür vurarak ne olduğunu etiketlendirecek Kıyamet alametlerinden sayılan Dabbetül Arz zamanın olmazsa olmazıydı… Denizin de bir altı vardı. Akdeniz, iç titreşimle, “Dabbetül Arz” diye nidaladı… Kulağı bu sözleri duymaya hazır ve nazır Akdenizin Dabbetül Arz’ı ikiletmedi… Bir kadının rahminden çıkan bir çocuk gibi, Akdeniz’de oyuk açarak, Neo-Osmanlı.Con gemisine çıktı. Hız, zamanla ters orantılıydı. Göz açıp kapayıncaya kadarlık bir hızla gemide bulunanların alınlarını mühürledi. Mavi mühürlüler, Nuh’un Gemisine binebilecek, kara mühürlüler Neo-Osmanlı.Con gemisinde kalacaklardı. Geçişler kısa sürdü. Sona, Barış kalmıştı. Terk etmeden yapması gerekenleri yaptı ve gemi direğine asılı, üzerinde “Medeniyetlerarası Diyalog, Barış ve Hoşgörü” yazılı bayrağı kapıp, Nuh’un Gemisinin direğine astı. Yetinmedi… Çıkardığı libaslardan beyaz olanının üzerine, kara boyayla, “ROTAMIZ KÜRESEL GÜÇ MERKEZİ, YÜKÜMÜZ PSİKOLOJİK SAVAŞ BOMBALARI” yazarak, Neo-Osmanlı.Con gemisinin direkleri arasına asıp, gerisin geriye kanatlanarak Nuh’un Gemisine doğru uçtu.

Neo-Osmanlı.Con gemisi, rotasını Küresel Güç Merkezine ayarlarken, Nuh’un Gemisi, insanları ve diğer canlıları zalim otoriter tufandan kurtarmak için insanlık rotasına çevirdi ve Akdeniz’in serin sularında seyretmeye başladı.


Bahattin Yıldız
Haziran 2010

Not: İlk kez otekileriz.net de yayımlanmıştır.
« Son Düzenleme: Temmuz 08, 2010, 18:41:20 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #18 : Eylül 10, 2010, 12:54:09 ÖS »

DOĞUM VE ÖLÜM

Doğum uzmanın eli boş çıkmamıştı... İlk tokadı sırtına yiyen bebeğin ağlaması, "ööööö lüüüü mmm" nidalıydı. "ben müziksiz ameliyat edemem" diyen doktorun radyosundan yükselen ses Orhan Gencebay'a aitti ve "ben doğarken ölmüşüm" ezgi sözlüydü.

Bahattin YILDIZ
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #19 : Eylül 24, 2010, 19:13:49 ÖS »


Karanlığa bir mum yakıldı, KARANLIK aydınlandı ve sevdalandı... Artık KARANLIK'ta yoktu, AYDINLIK'ta... Hatta HİÇLİKTE... VE DİYALEKTİK sona erdi.

Bahattin YILDIZ
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #20 : Eylül 24, 2010, 23:08:13 ÖS »

Kermo, Mardin'in bir ilçesinin bir köyündendi. Mardin'i Paris bilirdi, birgün Paris'iyle el ele diz dize yüzleşti. "Paris Metrosu nerede?" sorgusuna yanıt alamadı; muhatabı, lal'ı ve le le leyi oynadı. Ayakkabılarında biriken karasularını millerle sınırlamadı, otobüs terminaline topukladı. "Cennet" diye bildiği İstanbul'a varacak, şarıltılı akan ıslak nehirin kıyısında şarabül kevserden yudumlarken hurilerle, gılmanlarla oynaşacak, kökleri yukarıda, dalları yerde ağaçlardan meyvelenecek, hesapsız zamanlar yaşayacaktı. Otobüsün ön koltuğuna kurulmasıyla yerinden kaldırılması bir oldu; yer sahibi yerini, hostes kestirmediği biletini istiyordu. "Paran yoksa, binemezsin!" sözleri Cehennemden gelen zebani sesi oldu ve çınladı kulaklarında...

Bahattin Yıldız
« Son Düzenleme: Eylül 24, 2010, 23:10:01 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #21 : Ekim 08, 2010, 14:17:49 ÖS »

RÜYA KADIN

Her gece, kırk gece önce rüyasında tanış olduğu o kadını sarmalamak ve sarmalanmak için, henüz kuşlar susmadan dalardı yatağına... Bir günün bir vaktinde gerçeğiyle karşılaştı... Bir kafede henüz kahvelerinden birer yudum alırlarken, kadından izin istedi... Evine dönüşü son süratti ve döşeğine uzanışı çırılçıplaktı... Gerçeğinden kaçtığı o kadınla bütünleşmek için derin uykuya hepten teslim oldu...

Bahattin Yıldız
08 Ekim 2010  
« Son Düzenleme: Ekim 08, 2010, 14:18:35 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #22 : Ekim 12, 2010, 17:55:49 ÖS »

GEL VE WERE KARDEŞLİĞİ

Özürlü arabasına infazı uzatmalı mahkûm Asiye, yine seslendi : "Gelir misin?" diye… Babası cezaevinde, annesi temizlik şirketinde, tek başına ip oynar Berfu, dört gündür yeşil sabun değmemiş perçeminin altından yine anlamsızca baktı ona...  Asiye, sonraki gün Kürtçesini öğrendi; "Gel"in ve "Were!" diye seslendi olanca sıcaklığıyla…   Berfu, ışık alan gözleriyle yanıbaşına vardığında ilk öğreneceği Türkçe sözcük, ‘Gel’ olacaktı. Dalları uzak ufuklara uzanacak,  kökleri güçlü bir arkadaşlığa milat olacaktı bugün…  Berfu, öğrendiği “gel!”le seslenirken; Asiye, “were!” ile akis verecekti sokak taşlarına…


Bahattin YILDIZ
12 Ekim 2010
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #23 : Ekim 13, 2010, 14:52:51 ÖS »

TV-Dizisel Duygusallık Maskesi 

İzlemekte olduğu televizyon dizisinde, annesinin ilgisizliğinden yakınan kızın yanaklarından süzülen gözyaşlarına ultra-duygusal eşlik ediyordu… İzleyen kadına, kızı yedinci kez seslendi: “Anneeee!  Yemeeeekkk!!!...”…  Ekrandan gözlerini alamadan, “ziftin pekini ye!” diye bağıran annesine ağlamaya başladı… İzleyen kadın TV dizisindeki kıza ağlarken, kızı ise onun kendisini aç bırakmasına ağlıyordu.

Bahattin YILDIZ
13 Ekim 2010
« Son Düzenleme: Ekim 13, 2010, 14:54:14 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #24 : Kasım 03, 2010, 17:23:07 ÖS »

GÜL DİKEN VE EVLİLİK

Anan, baban turşunu mu kuracak demekle kalmaz bir de Kız Kurusu derlerdi.... Aysel'in zayıflığı ise hakikatti... Kırk gün, kırk gece düğün onunda özlemiydi, lakin kırk günü çoktan aşkın bu demelerdi sanki kısmetini bağlayan... Gül dermeye, zamanla volta atmaya gitmişti yine... Her zaman eline batan gül dikeniyken, bu kez yılan dişiydi... Farkındalık ayrıcalıktı; dikenle dişin ayırdında olamadı...  Kanayan eliydi, mezhebi Hanefiydi, 'parmağım kanadı, abdestim bozuldu' dedi, demedi, yanında  bir erkek fidan belirdi, kanayan parmağını öptü, öptü ve öptü... Şafii olsaydı bu kez mahrem erkek teniyle temastan abdesti bozulacaktı... Kan durmuş, davul ve zurna sesi başlamıştı... Parmak öpenle evlilik dansı yapıyor ve gerçekleşen özlemiyle bir kuş olmuş, semada uçuyor buldu kendini Aysel... Aysel, soluksuz yaşıyordu, aslında yaşamadığını... Yılan dişini diken, ölüm marşını davul-zurna, Azrail'i ise zevcesi sanmıştı... Gözü arkada kalmamış, özlemi gerçekleşmiş sanrısıyla veda etmişti yaşamına; veda ettiğini bilmeden... Ölü gözlerinde yaşam ışıltısı sönmemiş, görenlere, 'Allah herkese böyle mutlu ve huzurlu ölüm nasip etsin' dedirten büyüklükte açık kalmıştı.

Bahattin Yıldız
03 Kasım 2010

« Son Düzenleme: Kasım 04, 2010, 16:46:19 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #25 : Kasım 04, 2010, 17:30:07 ÖS »

İMAM-I TURKEY'di, O Bir Ölüağlayıcısıydı, Bir de...

Hitabetinin içeriği ve ses tonu o kadar dramatikdi ki, önce kendisini ağlatırdı...  Önünde 'Hazret' ifadesi muhakkak kullanılan Hamzaları, Alileri, Osmanları anlatırken onlarla yaşıyor ve onlarla ölüyor gibiydi... Duygusallığı kelepçesiz özgürdü. Gözlerinden akan yaşlar susuz çöl kaktüsünün yaprağından süzülen damla şeffaflığındaydı... Hitabet tınısına uydaş titremeleri, seher yeline maruz kavak yapraklarını andırıyordu. Özce; onda duygusallık foraydı yani.

Birgün yanıbaşındaki sahaya hardal gazı atıldı. Önünde 'Hazret' ifadesi muhakkak kullanılmayan Hamzalar, Aliler ve Osmanlar can verirken, o hemencecik ölen bir arının arkasından ağladı... Hamzaların, Alilerin ve Osmanların katilleri EV SAHİBİYDİ-SAHİBELERİYDİ... Ev Sahibi-Sahibesi, önünde HAZRET kullanılan uluların ve daha henüz ölen ARI'nın arkasından ağlamasına içlenmezlerdi, biliyordu... Bir de henüz ölenlerin değil, çoktan ölmüşlerin arkasından ağlamayı görev bilirdi. O, bir Ölüağlayıcısıydı, Arıağlayıcısıydı, kısaca; o bir  İMAM-I TURKEY'di...

Bahattin YILDIZ
04 KASIM 2010


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #26 : Kasım 05, 2010, 19:29:40 ÖS »

"boş masanız var mı?" diye sorduğu şef garson, "bilinmeyenlerden" mırıltısıyla sırtını döndü...  Otelde, barda, tarihi mekan ziyaretlerinde, birbirlerini zor buldukları sevgilisiyle oturduğu nikah masasında, sanık tutulduğu mahkemede, yani herbir yerde BİLİNMEYEN kılındı. O Görünmez İnsan olmuştu. Hayır, hayır kırk defa hayır!... Görünmez Adam, eylemleriyle, varettiği esintisiyle, teknoloji doğurmuşsa uygun gözlüklerle   görünür kılınabiliyordu... Kendisi ise görünürken, görünmez etiketliydi... Duyularından birşey kaçmaz DOĞA'nın çatlayan taşının adı : Sabır'dı... Doğa, davet etti... Davete icabette HAYIR vardı, BİLİNMEYEN Hayırsızlığa küstü ve kendisini DOĞA'nın sıcak kollarına bırakıverdi. DOĞA, insan doğası yasasını hiçleyenlerin duyularına estetik vuruşlar yapacaktı, en güçlü yasadan kavi talimatnamesini barındırdıklarına tebliğe çıkardı. Hiçbiri BİLATEBLİĞ iade olmadı, tebliği alanların artık kolları sıvalıydı. Dağlar, taşlar, nehirler, dereler, okyanuslar, bulutlar, ormanlar, gök katları, hatta cansız sayılan canlılar hep bir ağızdan bir hafta boyunca, yetmezse haftalarca aynı sesi vereceklerdi...  Sesler, duymazlık gösterenlerin de sesi olmalıydı, oldu... TARİH'inde alkış tuttuğu o ses, davudiydi: "O BİLİNMEYEN, BİLİNENDİR VE KÜRTÇE'dir !" Mutlu son, beklenen sondu ve BİLİNMEYEN'le etiketlenen KÜRTÇE'ye sırtı dönüklerin yüzleri DOĞA'ya durdu...

Bahattin YILDIZ
05.11.2010
  

 
« Son Düzenleme: Kasım 05, 2010, 20:01:02 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #27 : Kasım 10, 2010, 19:46:15 ÖS »


Bugünün Nöbetçi mahkeme yargıcıydı. Tutuklanmazı tutuklamak iki dudağının arasındaydı.  Dosyayı incelemeden biliyorum edasındaydı... Memurlara, şüpheliye ve avukata karşı davranışları ve bu etkiyi güçlendirir panter bakışları NÖBETTEYİM etiketliydi. Ağzının ta orta yerinden dökülen kulak tırmalayacı "TUTUKLANMASINA.."  sözcüğü aslında malumu ilamdı. Şüphelinin "AMA..." itirazını; "ne muhatap ediyorsunuz beni, götürün bunu..."yla taçlandırdı... Nöbeti Bitmiş Yargıç, şimdi sıcak mı soğuk mu bilinmez yatağında uyuklarken, mahpus damına niye atıldığını anlamaya çalışan şüpheliyle, sabit ikametgahında şüphelisiz birbaşlarına kalan evin sakinlerini uykusuz geceler törpüleyecekti...

İyi geceler Nöbeti Bitmiş Sayın Yargıcım, tutuksuz rüyalar sevgili şüphelim!...

Bahattin YILDIZ
10 KASIM 2010

"Bu kısa öykü, gerçek dışıdır" demem gerekiyor ve aynen diyorum.

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #28 : Kasım 11, 2010, 20:47:10 ÖS »

Birgün biri doğdu, adını  koymadılar. Değişik dillerde konuştu, "Bölücüsün" dediler. Birgün başını bağladı, "yobazsın" dediler. Birgün "Ali..." dedi, "yolunu şaşırmışsın" dediler. Marks, Mao diye söze başladığında, "ülkemizi Rusya'ya, Çin'e peşkeş mi çekeceksin," dediler. Birgün "Kemalistim" dedi, "Ergenekoncu musun" dediler. Birgün geldi, herşeyden birazcık olunca, "dansöz müsün" dediler. Adı yok O, artık hiçbirşey demedi ve yapmadı; demelerden bıkmıştı nitekim... Şimdi O, artık KİMLİKSİZDİ, lakin bir isme sahip olabilmişti, ön adı : X, soyadı : XX'di. DİYENLER; "3 X, İYİ BİR ÇOCUKTUR" demeye başladılar ve onu çok sevdiler...

Bahattin Yıldız
11 Kasım 2010

« Son Düzenleme: Kasım 11, 2010, 20:49:49 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #29 : Kasım 21, 2010, 18:01:20 ÖS »

Hendero, Kentin delisiydi... Osurmasıyla, gegirmesiyle ve çok konuşmasıyla ünlüydü. Koku ve işitme duyuları tembel işleyenler bile barakasının on metre uzağından transit geçerdi. Mola verenlerle sohbetine, "Osur, gegir, konuş birşeyin kalmaz"la başlardı... Ailesinden, okuldaki öğretmenlerinden, kentin akıllılarından "Hendero'ya kulak asmayın, Osurmak, gegirmek ve çok konuşmak ayıptır"la terbiyelenen iki kardeşten biri doktor, diğeri psikolog olarak mesleğe atılıp, Hendero'nun yaşamının sonlandığı sokağa poliklinik inşa ettiklerinde sıra açılışa gelmişti. Mikrofonu ilk elleyen Doktor'du: "Size Medyanın sağlık programlarında, yazılarında ifade edilmeyen bir bilgiyi vermek istiyorum. İç organlarımızın en büyük düşmanı Kabızlıktır. Alttan ve üstten hava bırakmanın sayısız faideleri vardır," ana mesajlı konuşmasının ardından, "ruhsal sağlığınız için konuşmaktan çekinmeyin, düşünce ve duygu kabızı olmayın," diyen ise Psikolog'du... Sıra  üzeri siyah bir çuvalla örtülü büstün açılışına gelmişti. Ululardan birinin büstünü görmeyi uman mahalleli, ölümünden memnun, hafıza defterlerinden bile sildikleri altında "Osur, gegir, konuş birşeyin kalmaz" yazısı asılı DELİ HENDERO'nun büstüyle karşılacaklardı. Doktor ve Psikolog dışında alkışlayan iki kişi daha vardı, biri; osuruğunu tutmaktan bizar 5 yaşındaki çocuk, diğeri; gegirmemek için kendisini sıkan 65 yaşındaki bir ihtiyardı...    

Bahattin YILDIZ
21 Kasım 2010

« Son Düzenleme: Kasım 21, 2010, 18:03:19 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3 4   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!