|
Bahattin YILDIZ
|
 |
« Yanıtla #17 : Temmuz 08, 2010, 18:23:35 ÖS » |
|
NUH’UN GEMİSİ VE NEO-OSMANLI.CON GEMİSİ SEYRU SEFERDEYKEN “MEDENİYETLERARASI DİYALOG VE HOŞGÖRÜ”, GÜVERTEDE SOYUNDU…
Gündüz de olsa karanlıktı… Gözgözü görmüyordu. Kimin elinin, kimin cebinde olduğunu bulmak uzman dedektiflerin göreviydi, onların ise gözleri millenmişti sanki. Görmeyenler, göremeyenler hadi neyse, görenlerden göstermeyenler çoğunluktaydı… Ak-Deniz, Kara-Deniz olmuş, kendisini karartanlara dalga boylarıyla isyan ediyordu. Rotası aynı iki dev gemi, bağrını yara yara ilerlerken, Neo-Osmanlı.Con gemisinin açtığı yaraları, Nuh’un Gemisinden aldığı enerjiyle kapamaya çalışıyordu Akdeniz…
Her iki gemide bulunan yolcular her milletten, her kültürden az ya da çok sayıda insanlarla doluydu. Dünya’nın değişik renk ve seslerinden temsil edilmeyeni yoktu yani… Renk ve ses armonisi, gözalıcı, ruh ve kulak okşayıcıydı her ikisinde… Parlayan giysileriyle daha bir görünür olan yolcular, kendi dinlerinde, dillerinde ilahiler, dualar seslendiriyor, kutsal kitaplarından ayetler, bölümler okuyorlardı. Din bağı olmayanlar ise kendi görüşlerine uygun kitabi okumalarıyla, söylemleriyle onlardan geri kalmıyordu. Her bir grup barındırdıklarıyla olan hasbıhalle yetinmiyor, diğer gruplarla da teşrik-i mesaide bulunuyordu. Gemiler içi dalgalanmalar mı Akdeniz’i etkiliyordu yoksa Akdeniz mi gemiler içi dalgalanmaları etkiliyordu bilinmez ama, dalgalar birbiriyle uyumluydu.
Muhteşem tablonun sırıtır tarafı, iki geminin yolcularının arada güvertelerine çıkarak, birbirlerine kuşkuyla bakmalarıydı… Bunun nedenini ise en iyi bağrı yaralı Akdeniz biliyor olmalıydı…
Neo-Osmanlı.Con gemisinde görülmedik bir hareketliliğe, Akdeniz, dalgalarını pısarak tepki verdi. Sessiz olmalı, sesleri duymalıydı… O, kulak kabartırken, hilal görünümündeki ay ve sayısız yıldızlar görünmez oldu… Türkiyeli Bir İmamla Vatikan Papası ruhani şekilli seslerle birbirleriyle diyalog kuruyorlardı. Akdeniz, Türkiyeli İmam’ın kimliğini merak etti. Heba ettiği bir damlası, ağır çekimde Türkiyeli İmam’ın nemli gözlerine vardı, oradan, onun ceketinin iç cebindeki cüzdanına kaydı. Kimlik bilgilerini elde eden damla, mekanına dönerken, benliğinde kaybolduğu Akdeniz’e iç sesle seslendi: “…….”
Dinlerarası-Medeniyetlarası Diyaloga ve Hoşgörüye daha bir resmiyet kazandırılmıştı. Yüzyıllardır yapılan dinlerarası, medeniyetlerarası savaşı sona erdirmek ve küresel barışı elde etmek için, medeniyetler birbirini tanımalı, birbirlerine karşı saygılı ve hoşgörülü olmalı, bunun içinde aralarında diyalog kurulmalıydı. Mesaj açıktı, açıklama gereksizdi, Akdeniz’in dalga kollarını birbirine çarparak alkış tutması içinse yeterliydi. Anın anlam ve önemi somutlaştırılmalıydı. Heykeltıraşlar göreve hazır, verilecek emri bekliyorlardı. Emir verildi, görev yerine getirildi. Cinsiyeti olmayan, güzel bir kadına benzeyen estetik bir heykel yapmışlardı. Heykel’e ad bulunmakta gecikilmedi: adı Barış, göbek adı: “Medeniyetlerarası Diyalog ve Hoşgörü” olarak konuldu.
Felsefeye uygun hoşamediler, Türkiyeli İmam’ın gözlerinden akan yaşlarla birlikte yaptığı etkileyici vaazlar, söyleşiler, Akdeniz’in yufka kalbine deruni vuruyordu. Akdeniz’in gözlerinden akan yaşlar buharlaşıp bulut oldu, yağmur olup yağdığında Türkiyeli İmam’ın ve muhiplerinin gözlerinden akan yaşlarla birleşip asli mekanına; Akdeniz’e aktı. Barış güzeldi ve gözyaşartıcıydı. Oda ne?... Ortamı zehir eden bir şeyler olmaya başlamıştı; Neo-Osmanlı.Con gemisinde… Irak’lıların bulunduğu kamarayı tamamıyla işgal etmeye çalışan A.B.D başlıklı koalisyon güçlerine karşı direnen, başkaldıran Iraklılardı ortamı geren… Onların direnişine gıptayla bakanlar, öldürülmelerine vicdanı kanayanlar, gözlerinden kanlı yaşlar akıtanlar çoğunluktaydı ve hatta içlerinden bazıları Türkiyeli İmam’ın muhiplerindendi…
Tarihi şahsiyetlerden; Hamzalardan, Osmanlardan, Hüseyinlerden, Ayşelerden, Zeyneplerden, Alilerden, onlara çektirilen acılardan, zulümlerden bahsederken dudakları ve elleri titreyen, gözlerinden Akdeniz kadar gözyaşı akıtan Türkiyeli İmam, mikrofona geçtiğinde, herkes suspustu. Irak’daki direnişçileri “TERÖRİST” olarak damgaladığı anda, üzerinde “Psikolojik Savaş” etiketli gözyaşartıcı bombalar yanıbaşında patlatılmaya başladı. Gözgörü görmüyordu, “Terörizmin, Teröristlerin bizatihi kendisi ve hamileri ise hiç görünmüyordu.” Bu arada, adı Hamza, Osman, Hüseyin, Ayşe, Zeynep, Ali olanlarda dahil birçok Ortadoğulu, A.B.D merkezli koalisyon güçlerince öldürülüyor, tecavüze uğruyor, ibadethaneleri basılıyordu.
Kapısında Lübnan, Gazze, Afganistan ve diğer birçok değişik etiketleri taşıyan kamaralar aynı akıbete uğrarken, “Bu bir haçlı seferidir” diyen Bush’un kabinesinden, Ortadoğu cehenneminin mimarlarından Condoleezza Rice’ı çağrıştıran kapısında “Houston Teksas Rice Üniversitesi” yazılı büyük kamarada, “Boniuk Dinî Hoşgörüyü İlerletme ve Çalışma Merkezi, Houston Üniversitesi A. D. Bruce Dinî Çalışmalar Merkezi ve Dinlerarası Diyalog Enstitüsü'nün” birlikte düzenlediği “medeniyetlerarası diyalog, barış ve hoşgörü” konuşmaları yapılıp, ödüller alınıyor, ödüller veriliyordu. "Çağdaş Dünyada İslam: Fikir ve Aksiyonda Türkiyeli İmam Hareketi" etkinliğinin ruh kardeşliğini ise doğal olarak Türkiyeli İmam yapıyordu. Cehennemi savaştan vicdanı sızlayan muhiplerini ikna etmek kolaydı. Türkiyeli İmam, küresel iktidarını pekiştirmek için, küresel güçlerle barış içinde yaşamalı, hoşgörülü olmalı, karşı çıkmamalı, onlarla olan diyalogundan vazgeçmemeliydi… “Ne zamana kadar?” diye soran bir muhibbe, Türkiyeli İmam’ın yakınlarından biri, “Zamanı geldiğinde,” diye yanıt verdiğinde, ikinci bir soru gelecekti: “Zamanı, ne zaman?”… Akdeniz, dayanamayıp lisana gelecek ve “ba’de harabül Basra” diyecek ve ekleyecekti: “İplerin kimin elindeyse, özgürlüğünde onun elindedir, kaderinizi de o tayin eder.” Akdeniz’in sözleri o gemideki kulaklara ulaşamayacaktı bir türlü… Duyan; cansız kocaman bir çift kulak olacaktı sadece… Bu; adı Barış, göbek adı: “Medeniyetlerarası Diyalog ve Hoşgörü” olan Heykel’in kulaklarıydı. Cansızların bile kendine özgü ruhları olduğu bir kez daha teyit edilecek ve Akdeniz’le, Barış Heykeli birbirlerinin ruh ikizi olacaktı.
Sezinlemişti Akdeniz, Barış’ın dile gelip konuşma isteğini… Bağrından çıkardığı yaşam suyunu, dalga kollarıyla ona fırlattığında, güvertede bulunanlardan biri, yanındakine, “bu gece deniz çok dalgalı olacak” diyecekti.
Yaşam suyunu Barış Heykeline taşımayı sürdüren Akdeniz, bir yandan da Nuh’un Gemisindeki hareketliliği gözlüyordu.
Yan amaçları farklı olsa da, sonuç olarak Hamas iktidarının baskısından, İsrail’in mutlak zulmünden bizar Gazzelilere ihtiyaç madde ve malzemeleri götürerek, İsrail’in insanlık dışı ablukasını kırma girişiminde bulunmaya karar alınmış ve gemilerinin görünür bir yerine, “Rotamız Gazze, Yükümüz İnsani Yardım” pankartı asmışlardı… Akdeniz, dalga kollarından birinin ucuna gözlerini vererek, şaha kaldırdı. Nuh’un Gemisinin güvertesinde tanıdık simaları görünce önce gülümsedi… Nasıl gülümsemesindi?... Güvertesinde Muhammed’i, Davut’u, Musa’yı, İsa’yı, Yakup’u, Yahya’yı, Buda’yı, Bediüzzaman’ı, Marks’ı ve daha nicelerini görüyordu. Ellerindeki dini veya felsefik metinleri kendi kendilerine okuyanlar, çevreleriyle paylaşanlar, namaza duranlar, istavroz çıkaranlar, Davut’un yıldızını güvertenin tahta zeminine çizenler, başı açıklar, kapalılar, dekolte giyinenler her renkten ve sesten insanları görüyordu… Farklı inanç ve değerlere sahip bu insanlar, birbirlerinin sofrasına oturuyor, diyalog kuruyor, değersel eylemlerine hoşgörüyle yaklaşıyorlardı. Onları birleştiren ortak değer ise “her kimden kime yönelik olursa olsun zulme ve zalime karşı olma” insani değeriydi…
Akdeniz’in gülümsemesi, gülmeye evrildi. Yetinmedi, sevinç naraları atmaya başladı.
Sevinç naraları dalgaları tetikledi, İsrail kıyılarına oradan Büyük Okyanus’un Amerika kıtasına değin vurdu.
Deniz mühendisleri, hesap dışı bir şeylerin yapıldığını, küresel düzenlemelerine uygun olmayan gelişmeler olduğunu anlamakta gecikmedi. Olağandışı durumları dahi olağanlaştırma, lehlerine çevirmede üstat düzenleyiciler, Neo-Osmanlı.Con Gemisiyle de irtibat kurmakta gecikmedi.
Küresel güçlerin yandaşı yazarların bile toplumsal tepki nedeniyle suspus olduğu ortamda, kapılar ve pencereler açılmalı, onlara nefes aldırılmalıydı. Koridorunun girişinde Pensilvanya yazılı Türkiyeli İmam kamarasının kapısı Wall Street Journal muhabiri tarafından tıklanmakta gecikmedi. Gerekliydi, inzivası bozulmalıydı…
Türkiyeli İmam, geminin güvertesine çıkmakta gecikmedi… Nuh’un gemisine seslendi. “İsrail’in rızasını almalısınız” diye bağırdı. Sesini megafon yankılı veriyordu: “İsrail’in rızasını!... sını!... nını!!!... Almalı sınız! sınız!!!!” “Otoriteye baş! baş! şşş!!! Kaldırmayınız! nız nız nız!!..” “Gördüğüm şey hiç hoş değil değil değil!!!... Çirkin kin kin kin!!!...”
Türkiyeli İmam, yankılı konuşurken, geminin ardiyesinden üzerinde “Psikolojik Savaş” etiketli gözyaşartıcı bombalardan çıkarılıp patlatılmakta gecikilmedi. Etraf toz dumandı. Toplumsal tepki nedeniyle suspus olan Küresel güçlerin yandaşı camiaya, özelde yazarlara cesaret gelmiş, dilleri ve elleri çözülmüştü. Kendi kendilerine, “hadi marş marş, kan renkli klavyen seni bekliyor” diye telkinde bulunmakta gecikmediler.
Bu esnada, elit aile bireylerinden oluşan ve Türkiyeli İmam’la gönül bağı olan birçok ülkenin okullarında tedrisat gören yüzlerce genç, güvertenin meydanına birikti. Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarının 8.cisi sergilenecekti. Osmanlı döneminde ufak yaşlarda analarının koynundan alınarak, yeniçeri ocağına kazandırılan ve o dönem için küresel güç olan Osmanlı’ya hizmet edenler gibi değildi bunlar, çağdaş gemide, zorlamasız kaydolarak eğitim gören gönüllü eğitim ordusu sisteminin çocuklarıydı bunlar… Üst kesimden insanların birçoğunun çevrelediği meydanda, yabancı dillerinden biri Türkçe olan gençler, Türkçe şarkıları, türküleri özenle söylüyorlardı. Milliyetçisi, dinlisi, din dışısı, her görüşten; özellikle, yabancılara karşı aşağılık kompleksine sahip olan Türkiye izleyicilerinden duygusal anlar yaşayanlar azımsanmayacak sayıdaydı. Göğüsleri kabarmış, başları dikleşmişti… Anonslarda sık sık, “Dünya Türkçe Konuşuyor” ile “Aynı dili konuşuyoruz” sloganları atılıyordu.
Keşmekeş ve kaos farklı dillerde, aynı anlamda kullanılan ve varolan ortamı nitelemeye uygun olan iki sözcüktü. “Karartma geceleri” bir film, roman ismi miydi neydi, neyse de, Akdeniz’in tam bir karartma gecelerini yaşadığı soğuk bir gerçeklikti.
Gerçek olan bir durumda, Akdeniz’in fırlattığı yaşam suyuyla hayat bulan dev Barış Heykeli’nin kendi üzerindeki kırk libası teker teker çıkarmaya başlamasıydı. Yardımcısı ise saray mürebbiyesi değil, yine Akdeniz’di… Akdeniz’in uzattığı her dalga kolu, Barış’ın bir libasını çıkarmaya başladı. Gece, Ademle Havadan beri bürünmediği bir karanlığa gömüldü. Kara kara bulutlar neredeyse geminin direğiyle temasa geçecek denli yoğunlaştı, ziyadeleşti. Akdeniz, dalga boylarını yükseltiyor, bağrındaki canlılara, cansızlara takla attırıyordu. Esinti, nöbetini kasırgaya devrediyordu. Gözgözü görmezken, görünen sadece dev Barış ile üzerinden çıkartılan libasla, ortaya çıkan libası üzerindeki yazılardı. Şimşek, çıkardığı aydınlıkla yazıları gösterirken, aynı zamanda çakma sesiyle okuyordu. Şimşek sesi, bazıları için davudiyken, bazıları içinse İsrafil’in suruydu. Akdeniz ve üzerindekiler kıyameti yaşıyordu. Zaman mahşerdi, mahşeriydi zaman… Kimin kim olduğunun belli olmadığı alameti kıyametin gerçekleştiği zamandı… İşte Barış’ın bir libası daha çıkarılmıştı. Şimşek okumalı çaktı:
“Diyalog, Hoşgörü Uygarca Olmalı.” Büyükçe libasın atımıyla altında kalanlar soluk almakta güçlük çektiler. Her soyunma, bir okumayı getiriyordu. Barış’ın soyunması, benim diyen bir Striptist’in soyunmasından daha sanatsaldı. Soyunmayı seksi, erotik bulan muhafazakarlardan yüzünü kapatanlar bile, parmak aralarından Barış’ı seyretmekten kendilerini alamıyorlardı.
Ortadoğulu kadınların şer güçlerince zorla çırılçıplak soyularak tecavüz edilmeleri karşısında, bu durumu vareden güçlere, ılımlı, hoşgörülü yaklaşıp onlarla en üst düzeyde diyalog kuranlarla birlikte olanların, estetik, sanatsal soyunmaya karşı yüzlerini utanç boyasına boyamalarını anlayamıyorum, diye düşündü Akdeniz. İki yüzlülük foraydı, aslında iki yüzlülük yüzsüzlüktü. Akdeniz, Barış’ın erotik hareketlerinin dozajını yükseltti. Ağzı sulananların ağızlarını dalgalarıyla suladı. Libas çıkarımları heyecanlı, iştahlı sürüyordu: “Zalimin zulmüne hoşgörü, zalime direnenlere hoşnutsuzluk zulmü onaylamaktır!” “Zulüm, otoriter güçten de gelse zulümdür!” “Haksızlık karşısında susan dilsiz Şeytan’dır!” “Zalimlere ılımlı yaklaşım, onların ekmeğine yağ sürmektir!” “Yoksunlara, yoksullara yardıma koşmak, otoriteye başkaldırı sayılsa da çirkin değil, güzeldir!” “Evrensel insani dili bilmeden tüm dünya İngilizce de konuşsa, Türkçe de konuşsa hiçlikle maluldür!” “Neo-Con, Neo-Osmanlı bileşkesi çifte zulmün tanımıdır!”
Barış’ın kırkıncı libasına sıra gelmişti. Akdeniz ve Şimşek az soluklandı. Final muhteşem olmalıydı. Barış’ın ensesindeki ince ip çözüldü, tül inceliğindeki libası ayak uçlarına doğru kayarken, kısa sürelide olsa Akdeniz gündüz aydınlığına büründü. “Rotamız İnsanlık, Yükümüz Pozitif İnsani Değerler” yazısı gözlere ve kulaklara aktı. Akıştan, kalbi titreyenler çoğunluktaydı, çoğunluğun içinde bunu; grup psikolojisi, menfaat ilişkisi, korku, lidere körü körüne teslim olma gibi nedenlerden ötürü dillendiremeyenlerde çoğunluktaydı. Kutsal kitaplarda özellikleri anlatılan bir cennet hurisinden daha güzel bedenli Barış, kollarını yukarıya, gökyüzüne kaldırdı: “Nuh’un Gemisine Gidiyorum, benimle gelmek isteyen var mı?” Neo-Osmanlı.Con gemisinden birçok el havaya kalktı. Bu esnada, gemiye iyice yanaşan Nuh’un Gemisinden bir ses yükseldi: “Nuh’un Gemisi, Mevlana Dergahı Değildir, Kalbi Mühürle Kilitlenmişlere İzin Yok!” Zor durumdu… Kalbi mühürle kapatılanlarla, kapatılmayanları ayırt edecek mihenk taşı yoktu. Ama, zorluk, buluşu tetiklerdi… Kıyamet anıydı… Yer altından çıkacak ve insanların alnına mühür vurarak ne olduğunu etiketlendirecek Kıyamet alametlerinden sayılan Dabbetül Arz zamanın olmazsa olmazıydı… Denizin de bir altı vardı. Akdeniz, iç titreşimle, “Dabbetül Arz” diye nidaladı… Kulağı bu sözleri duymaya hazır ve nazır Akdenizin Dabbetül Arz’ı ikiletmedi… Bir kadının rahminden çıkan bir çocuk gibi, Akdeniz’de oyuk açarak, Neo-Osmanlı.Con gemisine çıktı. Hız, zamanla ters orantılıydı. Göz açıp kapayıncaya kadarlık bir hızla gemide bulunanların alınlarını mühürledi. Mavi mühürlüler, Nuh’un Gemisine binebilecek, kara mühürlüler Neo-Osmanlı.Con gemisinde kalacaklardı. Geçişler kısa sürdü. Sona, Barış kalmıştı. Terk etmeden yapması gerekenleri yaptı ve gemi direğine asılı, üzerinde “Medeniyetlerarası Diyalog, Barış ve Hoşgörü” yazılı bayrağı kapıp, Nuh’un Gemisinin direğine astı. Yetinmedi… Çıkardığı libaslardan beyaz olanının üzerine, kara boyayla, “ROTAMIZ KÜRESEL GÜÇ MERKEZİ, YÜKÜMÜZ PSİKOLOJİK SAVAŞ BOMBALARI” yazarak, Neo-Osmanlı.Con gemisinin direkleri arasına asıp, gerisin geriye kanatlanarak Nuh’un Gemisine doğru uçtu.
Neo-Osmanlı.Con gemisi, rotasını Küresel Güç Merkezine ayarlarken, Nuh’un Gemisi, insanları ve diğer canlıları zalim otoriter tufandan kurtarmak için insanlık rotasına çevirdi ve Akdeniz’in serin sularında seyretmeye başladı.
Bahattin Yıldız Haziran 2010
Not: İlk kez otekileriz.net de yayımlanmıştır.
|