Google Reklamları
Bahattin Yıldız Öyküleri
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 23, 2012, 15:45:52 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2 3 4   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Bahattin Yıldız Öyküleri  (Okunma Sayısı 5574 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« : Kasım 13, 2008, 18:21:10 ÖS »

Bahattin Yıldız Öyküleri
« Son Düzenleme: Kasım 13, 2008, 18:22:23 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #1 : Kasım 13, 2008, 18:26:58 ÖS »


Ben; Ölü Bedende Yaşayan Bir Ruhum!...(/)

Yıl 1978… Batman Ortaokulu ikinci sınıfının ilk yarısı bitince yerimde duramaz oldum… Bir yıl öncesine kadar sürekli kaldığımız Elazığ’ı, arkadaşlarımı ve amcamgilleri özlemiştim. Annem ve babam ısrarlarıma dayanamayıp, Şubat tatilini Elazığ’da geçirmeme razı oldular sonunda...

O kış bir daha ömrümce unutamayacağım bir sömestr geçirmiştim gerçekten. 15 gün göz açıp kapatıncaya kadar geçmiş, geri dönüş günü gelmişti Elazığ’dan Batman’a… Tren yolculuğu uzun, yorucu, tekinsiz; otobüs ise kusmalarımı azdıran bir beşikti benim için… Çözüm sonradan bulunmuştu; evlerinde kaldığım amcamların komşusu, tankeriyle Batman Petrol Rafinerisi’nden mazot yüklemek için saat 21.00’de hareket edecekti…

Tankerdeyim… Sürücünün sağındaki çift kişilik koltuğa usul usul yayılmamla kendimden geçmişim… Bir ses ve dokunmayla uyandım: “Yegen, Batman’a geldik…” İnmemi bekliyordu… “Evim çok uzakta ama!...” dememi duymazlıktan geldi önce. Ayakkabılarım zeminle temas ettiğinde, bir karşılık alabildim ancak: “Rafineride sıra kapmam lazım, çok geciktim…”

Üzerinde uçan adam figürlü çantamı, omuzlarıma asıp, yürümeye başladım… Hava ayaz mı ayaz… Yazları daha yoğun hissedilen petrol kokusunu, soğuk soğuk soluyorum… Gökyüzünde hilal haline bile razı olacağım aydan eser yok… Yıldızların “y”si bile okunmuyor; yerde bulunan ve soyadı “Yıldız” olan ben ise bir adım ötemi aydınlatamıyorum…

Yanık olduğu geceler; her ay için bir elin parmakları kadar az sayıda olan sokak lambalarını taşıyan elektrik direkleri bile sisten, pustan görünmüyor… Oyalanmamalıydım… Yolu ne kadar seri adımlarsam, o kadar tez varacaktım sıcak yatağıma…   

Babamın Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nda artık çalışmıyor olması nedeniyle; ücretsiz sinemasından, yüzme havuzundan, çay bahçesinden yararlanmak için birçok yalanlar uydurmama rağmen giremediğim SİTE’nin giriş kapısından yine küskünce uzaklaşıyorum… Bu kez; küskünlüğüm, kapıda duran görevliye değil, tanker sürücüsüneydi… Asfalt yol tükendi… Uzunluğu ve kısalığına göre seçimli iki yol vardı… Ben kısa olanı, tren yolunu tercih ettim. Tren raylarının kenarından; soğuktan ve korkudan titreyen bedenimle yol almayı sürdürüyordum… Çamur yapışkanı zeminde güçlükle ilerleyebiliyordum. Ayakkabılarımın, ayağımdan çıkmaması için özel bir gayret sarf ederken, sol tarafımda bulunan mezarlığa gözlerim kaydı…

Bu yolu tercih ettiğime lanet ettim… Nasıl da düşünememiştim?… Şeytan filmini izlediğimden beri, tek başıma geçmekten ürktüğüm yoldan seyrediyordum… Zifiri karanlık ve puslu havada, mezar taşları nasıl da parlıyordu… Bakmamalıyım… Bakmamalıyım… Gözlerim önümde olmalı, zihnimi temizlemeliydim… Aniden, ensemden uyluk kemiğime kadar hissettiğim bir ürperme oluştu bedenimde… Kendimi yalnız hissetmiyordum, sanki sanki… Sanki ölüler mezarlarından çıkmış, birkaç santimlik mesafeyle beni takip etmeye, soluklarını enseme salıvermeye başlamışlardı…
   
Başımı geri çevirmemeli, yürüyüş dengemi korumalı, adımlarımı cesaretle atmalıydım… Uzaktan gelen tren düdüğü hoş bir melodi oldu; kulaklarıma sıcak sıcak aktı… Kurbağa sesine refleksim; başımı yana çevirmek oldu… Beyaz mezar taşlarının yanlarında, insan siluetinde beyaz çuvalların, bulunduğum tarafa doğru ilerlediğini gördüm… “Rüya görüyorsun!...” dedim; kendimi çimdikledim… “Uyanığım, uyanığım, hayal görüyorum…” Bunlar, psikolojinin “p”sini bilmeden kendi kendime yaptığım doğal telkinlerdi…

Para etmiyordu… Adımlarımı serileştirdim, çamurlu zeminin izin verdiği kadarıyla koşarcasına yürüyordum… Ensemde soğuk soluklar hissederken, sıklaşan soluklarımı havaya savuruyordum…

“Mezarlığı geçtin, güvendesin…”… “Ya ensemden eksilmeyen soluklar?...”… İkiye ayrılmış, birbiriyle konuşan iki insan olmuştum…

Tren raylarının solundaki toprak yola saptım… Titreyen bacaklarımla ilerleyemeyecektim… Bakmalıydım… Takip edenim yoksa; bacaklarıma güç gelecekti… Ya varsa?... Durdum, yüz seksen derece geri döndüm… Başımdan aşağı sıcak kazandan kaynar sular döküldü birden… Gözlerim yuvalarını terk edecek kadar büyüdü…
“Siz?… Siz?...” diye kekeliyordum… Karşımda sivil, resmi kıyafetleriyle, kıyafetsizleriyle birçok değişik renkte, tipte insanı görüyordum… Gözlerimi kırpıştırdım… Gördüklerim, demin yine gördüklerimdi… Sessiz güruh, sessizliğini bozdu… Komut verenler, verilen komutlara uyanlar, müzik CD’si, kitap, gazete, dergi, silah, kadın, uyuşturucu ve para satanlar… Ellerinde değişik siyasi parti amblemlerini taşıyan bayraklarla şov yapanlar, kıvırtanlar ve daha niceleri… Ellerindekileri yüzüme doğru yaklaştırarak “Gel, gel!” diye bağırmaya başladılar… Kitap, gazete, dergi ve müzik sever biri olan ben, midemi zor tutuyordum şimdi… İğrenç kokular geliyordu birçoğundan… İttim, öteledim, kendimden uzaklaştırmaya çalıştım… Kendilerine katılmamı isteyen grupları başımla olumsuzladım…

Korkuyu yeniyor, cesaretimi kazanıyordum ki; kol mesafesi uzağımda bir kadın belirdi… Yüzü; arada güzele, arada çirkine çalan değişimlerdeydi…

“Onlardan birine katılmalısın…”
“Kimsin sen?..”
Kekemeliğim geçmişti… “Kimsin sen?”i pürüzsüz söylemiştim… “Ben Rika!’ dedi aşağılayıcı bir ses tonuyla. “Ben Ame Rika!...”
“Evime gitmek istiyorum, evime… Beni rahat bırakın!...”
“Ölüme mi?...”
“Evime, dedim. Evime…”
“İçlerinden birine katılırsan, ölümsüzleşeceksin…”
“Ben ölmek de, ölümsüzleşmek de istemiyorum…”

Bir sesle kulağım ve gönlüm okşandı: “Onu rahat bırakın!...”… Sesin geldiği yöne baktım… Olamaz!... Başımı öne eğdim… Bir daha baktım… “Onu rahat bırakın!...” diyen bana… Bana benziyordu… Benzemek mi?... Ta kendimdi. Boy aynasında kendime bakıyor gibiydim… Kendini, “Ame Rika” olarak tanıtan kadın, “İnsanlar seçimleriyle; ya yaşar ya da ölür!...” diyerek kenara çekildi…

Bu söz… Bu söz; çok bilmiş Türkçe öğretmenimizin verdiği bir kompozisyon ödevinin konusuna ne kadar da benziyordu…

Bir el değince omzuma, yerimden sıçradım: “Çocuk! Bu saatte burada ne işin var?...”

Gece bekçisiydi… Yüzüme fener tutunca o da beni tanıdı… “Evden mi kaçtın?...”
“Yok amca, eve gidiyordum…”
“Hadi buralarda oyalanma, evine git hemen…”

Uyanıkken gördüğüm kabus beni terk etmişti… Oluşan enerjimle, on dakika sonra eve varabildim… Zile basmak içimden gelmedi… Uykusuzluk ve yorgunluktan bitap düşmüş haldeydim. Annemle, babamla ve sekiz kardeşimle konuşacak güçte değildim… Hele hele üç yaşındaki kız kardeşimin, mutlaka soracağı “Abbe bana ne aldın?” sorusuna verecek cevabım hiç yoktu… Usulca çevirdim anahtarı… Derin bir nefes alıp bıraktım… Lambayı yakıp, pijamamı aramaya koyulmadan, montumu çıkarıp yatmayı tercih ettim…

“Kim var orada?”…Babama ait bir ses olsa da ürkmüştüm… “Baba! Benim!...” diyeceğim anda, babamın arkasında beliren bir siluetle şok oldum. Yeniden kabus görüyordum. Az önce kendisini, “Ame Rika” olarak tanıtan kadın, elinde tuttuğu kartonu bana gösteriyordu. Üzerinde fosforlu kalemle yazılı, “Teröristlere Ölüm!” yazısını okuduğum anda, bir el silah sesiyle yere yuvarlandım…

Evin ışığı yanmış karanlık bitmişti… Elinde silah tutan oğul katili babam, “Terörist var, diyen bir kadın sesiyle uyandım...” diyerek gözlerinden yaşlar akıtırken, annem babamı yumrukluyor, Arapça; “Yadeeee! Zevci katel ibniiii!”* diye ağıt yakıyordu…

* “Ana! Kocam oğlumu öldürdü!” 


(/) kültür sanat yaşamında tavır dergisinin 2008/11, 79. sayısında yayınlanmıştır.
« Son Düzenleme: Kasım 13, 2008, 18:40:17 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
EminEser
ÖKS Girişimcisi
**
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 52



« Yanıtla #2 : Kasım 25, 2008, 21:48:18 ÖS »

   Fizikte bir kural vardır; soğuk suyun içine sıcak bir demir atılınca, demir soğurken su da ısınır... Soğuk salonumda bu sıcak öykünüz de bana aynı etkiyi yaptı... Kalemin tükenmesin diyorum...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #3 : Aralık 03, 2008, 17:30:58 ÖS »

   Fizikte bir kural vardır; soğuk suyun içine sıcak bir demir atılınca, demir soğurken su da ısınır... Soğuk salonumda bu sıcak öykünüz de bana aynı etkiyi yaptı... Kalemin tükenmesin diyorum...

Birkaç gündür üşüyen bedenime bu sıcak sözleriniz iyi geldi. Karşılıklı sıcaklamalara merhaba, hepten hepimizin kalemlerinin tükenmemesine merhaba! 
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #4 : Aralık 27, 2008, 13:58:11 ÖS »

Ölüm; Verdi Hükmünü Ve Mahkemede İnfaz Etti...*

Tutukluydu, duruşması bugündü. Ellili yaşlardaydı. Çevresi Tahliye edilebileceğinden umutluydu.  Jandarma nezaretinde bileğindeki bilezikler çıkarılmış halde, sanık bölümüne alındı. Nefes almakta zorlanıyordu. Eşinin sesini duydu. Ertelettiği terler, şakaklarının gözeneklerinden fışkırırcasına akmaya başladı. Başını geri çevirdi. Eşiyle göz göze geldiler… Dudağı kımıldadı… Yere yığıldı… Mahkeme heyeti, Savcı, avukatı, karşı avukatı ve hazırunlar ‘Bayıldı’ sandılar…

Yığılmanın sonucunu öğrenmekte gecikmediler. Ölüm hükmünü vermiş, infazını gerçekleştirmişti. Ölüm, mahkemenin üzerine çıkmış, ‘Tahliye, Beraat, Mahkumiyet ‘ gibi kararlar vermelerini engellemişti. Tek seçenek bırakmıştı mahkemeye, o da ; ‘Ölüm nedeniyle Sanık hakkında Düşme Kararı,’ verilmesiydi.

Ölenin yakınlarının ilk şoku atlatmasıyla, adliyenin duvarlarını, camlarını, kalın kolonlarını ve orada bulunan insan yüreklerini zangır zangır titretmeye başlamaları aynı anda oldu… Eşi ve diğer yakınlarının feryat ve figanları, adliye dışından bile duyuluyordu…

Yakınlarını teskin etmeye çalışan polisler dahil ölüyü tanıyan, tanımayanların bir çoğu gözyaşlarını tutamıyorlardı.

Adana (   ) . Ağır Ceza Mahkemesinde tabutunu bekleyen ölüyü önce morga, sonra belki adli tıbba, oradan kesin mezara götürecek cenaze arabası adliyenin arka girişinde bir anda var oldu.   

Bir ses duyuldu; kısıktı: ‘Adaletin Bu mu?...’ diye…

Bahattin Yıldız

27 Temmuz 2007

* 27 Temmuz 2007 T. 11.00-12.00 arası Adana Adliyesinde meydana gelen bir ölüm olayından esinlenerek yazılmıştır. 


----
otekileriz.com sitesinin Adliye Öyküleri forum bölümüne 27.07.2007 T.de eklemiştim.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #5 : Aralık 27, 2008, 14:12:23 ÖS »

I/otekileriz.com sitesinin forum-kısa öykülerle merhaba bölümünde yayımladığım kısa öykülerimdir.



Uyku Haram Sana Oğlum!...

 

“Sınavı kazanman için gece gündüz çalışmalısın… Kazanamazsan ne yapacaksın, nasıl geçineceksin?...” uyarılarıyla psikolojik baskının binbir şiddetini uygulayan eşi, inşaat mühendisliğini kazanmasında büyük rolü olan annesini anımsatmıştı... Ödenecek faturalar, ev kirası ve kredi kartı borçlarına ayırdığı maaşından artakalan bir yeteleden gözlerini ayırmadan, “Sabahaaaat! Çocuğu rahat bıraaakkk!… Saatlerdir çalışıyor!... Bırak uyusun artık!…” diye bağırdı…

 

Bahattin Yıldız

13 Şubat 2007

 


***



“KALP KALBE KARŞI DERLER!...”

 

 

Müzik dinlerken, ameliyat etmenin mutluluğunu yaşıyordu. “Yenilikler… Yenilikler…” diye mırıldandı… Mesleğe ilk başladığından son bir aya kadar, “Ameliyathanede çıt bile çıkmamalı…” kabullü kuralı kaldıran yeni yönetime içten içe teşekkür etti. Kendisini daha zinde hissettiriyordu… Dikkati de dağılmıyordu…

Açık kalp ameliyatını gerçekleştirmekte olduğu genç hastasının solgun yüzüne bir an gözü takıldı. Oğlu Salih’e ne kadarda benziyordu…

Sürekli müzik yayını yapan radyo ilk kez ara vererek bir duyuruda bulunuyordu… En sevdiği, “Kederler örüyor kaderin ağı” şarkısını yarıda kesmelerine sinirlendi….

“İlimizin ünlü kalp operatörlerinden Kerim Nazik’in  oğlu ve Ticaret Odası Başkan yardımcılarından Salih Nazik elim bir trafik kazasında…”

Kalbi sıkışıyordu… Ne olduğunu, ne olacağını en iyi bilen kendisiydi… Anestezi uzmanı panikledi. “Hocam, işinize karışmak gibi olmasın hastanın kalbini yanlış…”

“Ölü yo ru…”

 

Bahattin Yıldız

13 Şubat 2007

 

 ***


Bugün İşe gitmiyorum!...

Cep telefonunu açar açmaz almıştı toplu SMS mesajını... Barodan geliyordu... Avukat (      ) nin vefat ettiğini, cenaze töreninin yapılacağı yeri ve saati bildiriyordu. İyi tanırdı meslektaşını... Yaşamını mesleğine tutsak eden, espiri anlayışı bile o alanın dışına çıkamayan profesyonellerdendi. Kaç ev, kaç iş yeri sahibiyim çetelecisiydi... Evden, ofise... Ofisten adliyeye... Düz ve tersten okunur git-gelli yaşamı sonlanmıştı...

Kapı kolundan elini çekti ve "Bugün işe gitmiyorum," dedi kendi kendisine... 

Peki, yarın?...


***

RÜYA GERÇEĞİ...

Zil sesiyle uyandı. Gözetleme deliğinden baktı. Işıl'dı... Gözlerine inanamadı.... Avuşturdu... Bir yıl önce trafik kazasında kaybettiği sevgilisi, son görüşmelerinde üzerinde olan kıyafetiyle mütebessim duruyordu... Kapıyı açmak için atılan eli, beyninin emrini dinlemedi.. Açamıyordu kapıyı... Kan ter içinde kaldı... Yığıldı... Uyandığında yatağının başucunda; Işıl Işıl gözlerle bakan Işıl'ı gördü...

"Sen ölmemiş miydin?..."

"Öldüm ve hala ölümlüyüm..."

Aşşık elini uzattı.... Dokunamıyordu. Işıl, başını iki yana salladı...

"Gerçeğinde yokum!...."

Aşşık, şaşkın bakışlarla süzüyordu.

Işıl, elinin ayasını Aşşık'ın göz hizasına kadar kaldırarak, 'bay bay' işareti yapıyordu.

"Uyumalısın!... Uyumalısın!... Kapıyı açabileceğin rüyanda gerçeğin olacağım..."

Aşşık'ın göz kapakçıları ağırlaştı. Derin bir uykuya daldı... Zil sesiyle uyanan bedeni, bu kez kapıyı açabilecek ve Işıl'ına sarılabilecekti...

 

***

BARIŞ VE KÜS!...

 

       Silahşör uzaktan ok atmayı bırakmış, muhatabına yakınlaşmış, kılınçlar kınlarından sıyrılmıştı.

       Her hamlesini savuşturan gülümser yüzlü muhatabına, sürekli "Barışmak mı istiyorsun?... Barışmak mı istiyorsun?..." diye nara atıyordu...

      Muhatabının, "Bir şey söyleyeceğim..."inin devamını getirmesine olanak tanımıyordu.

      Saldırgan nihayet yorulmuştu. "Seni Engizisyona şikayet edeceğim," diye bağırdığında, muhatap "Bir şey söyleyeceğim..."inin devamını getirebildi. "BEN KÜS DEĞİLİM Kİ, BARIŞMAK İSTEYEYİM..."

      Saldırgan, kalan son enerjisini soluğuna ve bileğine kanalize etti.

     Bir kez daha savuşturulacak saldırısında narası değişmişti.

     "Küs o halde!... Küs o halde!..."

26.02.2007
Bahattin Yıldız



***


'EVET'li YAŞAM...

    'Evet'lerle sür-git bir yaşam sürdürmüştü bugüne değin... Burada olmasının nedeni de buydu. Evlendirme memurunun, '... Eş olarak kabul ediyor musunuz?' sorusuna; 'Hayır' karşılığını vermiş olsaydı şu an kimbilir nerede olacaktı...

    Yargıç bir kez daha yineledi. 'Sizde boşanmak istiyor musunuz?'

    'Evet!' demeyecekti bu kez... Kararını vermişti. 'Hayır!' diyecek gücüde bulamadı. "Evet'lerden bir Hayır görmedim şimdiye kadar... 'Hayır'da hayır varmıdır onu bilmiyorum işte."

   Yargıç, 'Yaz kızım!' demekte gecikmedi. "... Davalının Ruh sağlığının yerinde olup olmadığı hakkında rapor alınmak üzere..."

   "Hayıııırrrrr!!!..."

   Geç gelen 'Hayır'ında hayrını göremeyecekti...

01.03.2007
Bahattin Yıldız


***

    DON SICAKLIĞI / ÖLÜM İYİLİĞİ

     

     

    “Defoolll!...”

     

    Ne yapsa beyhudeydi…

    Yirmi yıllık eşi varlığından rahatsızdı…

    Dayamayacaktı…

    Yüreği, beyni, tüm benliği Sibirya soğuğundaydı…

    Gözlerinden akan birkaç damla gözyaşı terk kararını simgeliyordu…

    Bavulunu aldı…

     

    Gecenin ayazında vardığı ucuzsa da sıcak bir otelin resepsiyonunda, cüzdanını unutmuş birine vaki olabilecek davranışların muhatabı olacaktı… 

     

    Birkaç saatlik gezimin yorgunluğunu ıssız ve kimsesiz bir parkın soğukça bankında giderecekti.

     

    Karın beyaz kristalleri arasından süzülen sarı ışığın huzmeleri, gözlerini okşayan tüylere dönüştü…

    Soğudukça bedeni; yüreği, beyni ve tüm benliği ısınıyor, çözülüyor ve eriyordu…

    İçinden gelen “Donuyorsun!…” uyarısını, eşinin ses rengine benzeterek, kovdu.

    ‘Ne donması? İçin tatlı bir sıcaklığın geniş ve özgür havuzunda kulaç atıyor…’ sesine verdi iç ses egemenliğini; haber sıkıntısı çeken Medyaya, ‘Donmuş bir Ceset’ sürmanşeti vereceğinden habersizce…

     

     Bahattin Yıldız

     04 Mart 2007

     ***



Ölü Soğukluğu

 

Erkenden mezarlık ziyaretine gideceklerdi...

Seslenmesine, sarsmasına karşın uyanmamakta direniyordu sanki.

Yüzünü elledi... Ölü soğukluğu beynine vuruş yaptı...

04.03.2007

Bahattin Yıldız


***

Rüya; rüya içre...

 

Kan ter içinde uyandı. Gözlerini açtı... Anne sesi;  güzel bir melodiydi kulaklarında. O, ölü değildi... 'Oğlum, okula geç kalacaksın!"...  Lisedeydi. Üniversiteye gitmemişti. Askerliğe daha vardı. Evlenmemişti. Çoluk, çocuğa karışmamıştı. Kırkiki yaşında değildi. Babası daha gencecikti. Komidinin üzerine kağıt beşlik bırakmıştı. Lisedeki sevgilisi, aynı zamanda komşu kızıydı. "Hadi okula gecikeceğiz," diyordu. Lavabo aynası tıraşa gereksinimi olmadığını bas bas bağırıyordu. Tüyleri kesilecek kadar sertleşmemişti daha...

Kan ve ter içinde uyandı. Gördükleri geçmişten rüyasına yansıyanlardı. Kırkiki yaşındaydı... "Hadi işe gecikeceksin," diyen eşiydi..



07 Mart 2007

Bahattin Yıldız


***


Sallamalar!... 

Salladı masayı, depremden değildi...

Sallandı masa... Depremdendi...

Sallandı başı... Tansiyondandı...

Salladı başını... Olgun bir adam olmuş, dediler...

Görücü usulü kız istemede; 'Olgun adama verilecek kızımız yok!' dediklerinde; depremi, tansiyonu o an yaşadı bedeni ve ruhu...

Vurduğu ömür bayırında nefes nefese kalırken, kesik kesik söylediği, 'Olgunluk beni bozar!' şarkısını dağa küsmüş tavşandan başka duyanı yoktu...

Çaresi yoktu ; O da dağa küstü...

 

Bahattin Yıldız

13 Mart 2007


***


KEMERDE BİR ÇENTİK!...

 

Öksürdü... Çıkan tükmük balgamdı...

Tıksırdı... Kan ve revandı...

"Dohtor bey! Karnem yohtur" dilde kemandı...

"Param yoh!" cahilce bir sözdü...

"Seninle uğraşamam!..." ölümüne fermandı...

"Dohtor bey, ölüyorum!" ilamı malumdu...

"Vizite, morg ücreti?..." mirasçılara kalan armağandı...

 

Hadi kalın sağlıcakla...

13 Mart 2007

Bahattin Yıldız


***


PRE(ZER)MATURE İLİŞKİ

Cebinden çıkarıp kendisine uzattığı paranın arasına sıkışmış bir objeyi görür görmez yıkıldı... Beyaz yüzü mora çaldı... Çevreyi ve eşini mosmor görüyordu... Daha dün eşinin kendisini aldattığını söyleyen komşusuna göğsünü gere gere sarf ettiği, 'Yirmi yıldır evliyiz, eşim beni hiç aldatmadı,'  sözleri kulaklarına yankılı misafir oldu... Şoku atlatamasa da tepkisiz kalmayacaktı. Prezervatifi uzattı. 'Bakarsın lazım olur!..'

Her ikisini de mor bir gelecek bekliyordu...

Bu kaza, olgun ilişkilerini pre(zer)matureleştirecekti...

 

21 Mart 2007

Bahattin Yıldız


***




« Son Düzenleme: Aralık 27, 2008, 15:01:43 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #6 : Aralık 27, 2008, 15:03:04 ÖS »

II/ otekileriz.com sitesinin forum-kısa öykülerle merhaba bölümünde yayımladığım kısa öykülerimdir.


----------------

Dilenciliği Bırakıyorum!...

 

Sakat bir dilencenin yalvarışlarına dayanamadı. Cebinden çıkardığı bozukluğu uzattı... İki-üç adım atmamıştı ki, arkasından gelen sesle durdu. "Beyefendi, bakar mısınız?..."

Az önce bozukluk verdiği dilenciydi... Topallığından eser kalmamış yürüyüşüyle, kendisine doğru yaklaşıyorduı. Elindeki 10 kuruşu ayaklarının önüne fırlattı. "Al paranı, fabrika kurarsın belki..." dedi büyük bir hışımla..."Sizin gibiler yüzünden dilencilikten istifa ediyorum..."

30.03.2007
Bahattin Yıldız



***


DESEM BİR TÜRLÜ, DEMESEM BİR TÜRLÜ...

 

"Bu kıyafet uydu mu bana?..."

"Uydu..."

"Doğru söyle gerçekten uydu mu?..."

"Gerçek söylüyorum, uydu..."

"Ciddisin değil mi?..."

"Evet!..."

"Nasıl desem beni biraz şişman gösteriyo gibi..."

"İçine sinmediyse başka kıyafetini giy..."

"Beğendinmi sen?"

Çıldırmak üzereydi... Soğukkanlılığını; dişlerini birbirine geçirerek korudu...

"Dur bir daha bakayım... Evet, sanki biraz şişman gösteriyor seni... Başkasını giyin..."

"Doğru söyle ama..."

"Hay senin..."

"Ne dedin?... Çabuk söyle ne dedin?..."

"Biraz kafam ağrıyor, dışarı çıkmasak diyorum..."

"Hep böyle yaparsın zaten... Birlikte gezmemek için türlü türlü bahaneler uydurursun..."


31.03.2007
Bahattin Yıldız



***

ARSLANLARIN HOMURTULARI - 1

 

Gözleri kapalı halde uzanmış Arslanları ölü sandılar... Birbir çevrelediler... Didikleyeceklerdi... Gözler aralandı.... Arslanların gözleri kamera işlevli çekimlerdeydi artık... Kim kimdi ve neciydi?... Çok sürmeyecek;  Arslanların homurtuları, didikleme adaylarının heves kursaklarına,  bir kurşun gibi dökülecekti... 

Bu bir sürek avıdır, sürecekdir...

18.05.2007
Bahattin Yıldız


***


ARSLANLARIN HOMURTULARI - 2

Şeşi-beş gördüler... Pusu altı şapırtılar, az sonra cenaze marşı çalınacak umutlu, kara gün özlemi soslu, sevinç baharatlıydı...

Önce kafaları göründü. Sırasıyla tüm bedenleri... Yokuş aşağı kara çığlar gibi inmeye başladılar...

Onlar indikçe, ağaçlar ardında saklı, şeşi-beş görünenlerin Arslandaşları birbir sükun ettiler...

Homurtular kallaviydi, iş bitimi köpüklü kahve içilecekti...

 

Bu bir sürek avı öyküsüdür, sürecektir...


18.05.2007
Bahattin Yıldız



***


Yeni Bir Aşk Hikayesidir; Yaşananların Ve Olacakların Uzunca Yazılacağı Anı Bekleyen…

 

Bir aydır süregelen buluşmalarla göveren aşk, Aydın’a güven vermişti.  Merakta bekleyen arkadaşlarıyla tanıştırabilirdi… En yakın arkadaşı İhsan’ın sevgilisinden ayrılma gününe denk gelen randevulaşma nedeniyle, dört kişilik masada üçlü oluşturmuşlardı…

 

İçilen rakılara meze olan üçlü espriler, sarhoş ediciydi…

 

Gecenin 24’ü; ‘Artık Kalkın Gonguydu!’

 

Sara, sarhoş peltekliğiyle, “Aydın, canım… Ben önde otursam…” dediğinde, düşünmeden, tartmadan, ‘Bir mahzuru yok canım,’ lı kabul eden Aydın, arka koltuğa, ‘Çık! Çık’lı kuruldu.

 

İhsan, iyi sürücüydü…Sarhoş mahmurluğunda olan gözlerini kapatabilirdi…

 

Urfa türküleri, açık kulaklarında çınlamaya başladı…

 

“Bende türkülere bayılırım…” ; Sara’nın sesiydi…

“Sizle daha önce nasıl olmuşta tanışmamışız?”; İhsan’ın sesiydi…

“Aydın uyudun mu oğlum?” yine İhsan’ın sesiydi…

Karşılık vermeyen Aydın tilki uykusundaydı…

 

CD’den yayılan, “Mevlam Binbir dert vermiş, beraber derman vermiş” ezgisinin 2. ve 3. koristi, İhsan ve Sara olmuştu.

 

Aydın’ın aralanan gözlerine görünen; vites tokmağında erkek eli üzerine kurulu bayan eliydi…

“Mevlam gör diye iki göz vermiş, bilmem ağlasam mı, ağlamasam mı?...”; CD’den değil, Aydın’dan yükselen nağmelerdi…

 

Ses, ağır gelmişti. Vites tokmağından ayrılan ellerin sahiplerinden biri sol tarafa, diğeri sağ tarafa yanaşırken, “Aydın! Sen uyumuyor muydun?...” sorusunu tek ağızda söylediler.

 

“Türküyü beğenmediyseniz, arabeskte söyleyebilirim. Ortama da iyi gider… ‘Durdurun Dünyayı İnecek Var!’”

“Efendim?...”

“Lanet arabanı durdur, inecek var!….”

 

 

Bahattin Yıldız

01 Haziran 2007

 

 
« Son Düzenleme: Aralık 27, 2008, 15:07:28 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #7 : Aralık 27, 2008, 15:10:43 ÖS »


‘Tavada Ciğer’ Ya da ‘Oğul gelmez Oldu…’*

 

Ciğerparesi, tavada ciğer istemişti. Bol salçalı, acı biberli, soğanlı olması isteklerini de sıralamıştı.  Kasaptan en taze ciğeri aldı... Ufak ufak doğradığı ciğeri, kısık ateşte pişirirken, yine dayanamadı… Öpmeye doyamıyordu... Dile kolaydı… Kaç aydır asker oğlunun yolunu gözlemişti.

 

Salona girer girmez, komşu kızlarının neşe dolu bağrışlarına sinirlendi.

“Malikimi rahat bırakın…”

Oğlunun yanaklarına bir kez daha nemli öpücüklerinden kondurdu.

“Anne!... Sen ağlıyorsun?...”

“Soğandan oğlum, soğandan…”

 

Komşu kızlarını kovup, mutfağa yöneldi. Pişim süresi dolmuş, ciğer ‘Piştim’ kokusunu bas bas bağırıyordu, burun deliklerine…

Salondaki yemek masasına servis açtı...  Az sonra anne oğul karşılıklı oturup, yemek yiyeceklerdi. Kalbi küt küt atıyordu…

“Canım benim!”

“Efendim, anne?...”

“Bir şey yok oğlum, hadi elini yıka…”

Zil sesi, çan sesi gibi gelmişti. Anne, ilk kez zil sesinden bu kadar nefret ediyordu.

“Anne, dur ben açarım…”

Malik’in akranı komşu çocuğu Cemal’dı…

“Anne, Cemal gile gideceğim.”

“Oğlum yemek?...”

“Anne en fazla bir dakika…”

“Gecikme oğlum… Bak, bekliyorum…”

Cemal’a için için kızdı…

Yemek masasına kurularak, oğlunun az sonra dolduracağı sandalyeye gözlerini dikti…

Birkaç dakika sonra yakın evden gelen bir silah sesiyle beyninden vurulmuşa döndü… Şok kısa sürmüştü… “Çocuklar mantar tabancası sıkıyorlar…”

Bağırışları, hıçkırıkları, ağlama seslerini ve gelen ambulans’ın siren seslerini kulağına misafir etmedi.

“Cemal, babasının silahını gösterirken ateş almış, Malik’in ciğerine deymiş... Malik öldü… Malik Öldü… Malik Öldü…” seslerini ise yemek masasına dahi yaklaştırmadı…

“Oğlum gecikti. Bir dakika, dedi bir saat oldu…”

Salona doluşan kalabalığı, taziye dileklerini, gerçeği duymuyor ve görmüyordu…

“Bir gündür böyle… Masadan bile kaldıramıyoruz…”

 

Anne; soğanı, biberi, ciğer parçacıklarını işaret parmağıyla tek tek göstererek mırıldanıyordu.

“Bak oğlum soğan azsa çekinme söyle… Biber acı gelmezse bir koşu yenisini alırım… Ciğer bayatsa, kasaba gidip söveyim…”

Baba, yine dayanamadı. Gözlerinden akan yaşları ceketinin kollarıyla silerek, eşine sarıldı.

“Hatice, oğlumuz öldü… Ciğerimiz, ciğerinden vuruldu…”

Anne, sandalyeden gözlerini nihayet ayırdı… Kendisine sarılan kolları, itekledi. “Yalan söylüyorsun Memet… Allah senin belanı versin!... Böyle şaka olur mu?...”

Gözlerinden akan yaşlar, teflon tavanın içerisine; sulak dökülmeye başladı. Hüngür hüngür ağlıyordu. İyice sulanan ciğer parçacıklarını hamur gibi yoğurdu. Ciğer şeklini verdi… İçine karışan kesik biber parçasını çekti… Tümleştirdiği ciğeri göz hizasına kaldırdı… Biberi çektiği yerde oluşan deliğe takıldı gözleri… “Malikimi görüyorum… Malikimi…”

“Hatice… Lütfen!...”

“Oğlum beni çağırıyor… Bakın, bakın!!!!... Oğlum beni çağırıyor…”

Oniki yaşındaki kız çocuğu bağırdı. “Annnneeee!!!...Malik öldü. Öldü… Abim öldü…”

“O ölmedi… Bak beni çağırıyor… Ciğer soğudu, diyor… Ona yeni ciğerler alacağım…”

Ağır ağır ayağa kalktı…

“Hatice nereye?...”

Düşmesini eşi Mehmet engelledi. Belinden kavradı, sarıldı ve Hatice’nin son sözleri kulağından yol alarak kalbine vurdu. “Oğluma ciğer yapmaya gidiyorum… Sende gel!..”

Baba ve anne aynı anda yere yığıldılar… 

 

*Gencecik yaşta gözlerini yaşama yuman bir dostun anısına...

Nur içinde yatsın...


Bahattin Yıldız
----
10.03.2007 T.de otekileriz.com da yayımlandı.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #8 : Aralık 27, 2008, 15:15:12 ÖS »

*BATMAN’DAN İSTANBUL’A YOL UZAR

              (Eylül-1984)

    
On dokuz yaşlarında bir kızın yanına oturması Bahtiyar’ın yüzünü pancar rengine dönüştürdü.  

            Sol yanını omuzu cama iyice gömülünceye değin yaslarken, bacaklarını birbirine yapıştırdı. Yan gözle kaçamak bir bakış daha attı. Evet, yabancı filmlerde bile ender görülen büyüleyici ten, tip ve yüz güzelliğine sahipti...

            Bu çekilmelerin yararsız olacağını anlamak için birkaç saniye yeterli olacaktı… Sıfır bluzlu genç kızın omuzlarından dirseğine değin çıplak kolu, sağ kolunun dirsek kısmına kadar açık olan bölümüne tutkal gibi yapıştı… Kalbi gümlerken, kol tüyleri yün kazakla temasta var olan elektriklenmeyi yaşıyordu. Ama bir farkla, bu kez birkaç saniyelik sürmeyecekti. Hele, genç kız Aksaray’dan önce herhangi bir durakta inmezse otuz-kırk dakikalık bir kent içi yolculukta gerginlik yoldaşı olacaktı.

            Dikiz aynasına gözü kaydı. Sürücü başta olmak üzere dolmuşta bulunanlar kendisinden kaynaksız samimi oturuşlarına itiraz edercesine bakıyorlardı sanki. Soluk alışverişinde zorlanan bir insanın morluğuna dönüşmüş yüzünü görünce panikledi, gözlerini aldı…

Genç kıza odaklanan zihnini dağıtmalı ondan kotarmalıydı… Duygu ve düşüncelerini hatta tüm benliğini yaşanan gerçeklikten uzaklaştırmalıydı. Küçüklük yaramazlıklarına dayakla tepki veren annesine az mı kullanmıştı bu yetisini. Bunu her gerçekleştirdiğinde terlik vuruşlarının kaba kalçasına verdiği acıyı dahi hissetmezdi. Kalçasının iyice ısındığına kani olup yüreği soğuyan Annesi,  ‘Ne çocuk! Dayaktan bile anlamıyor,’ dediğinde sinsi gülüşleri zevkle yayılırdı yumurta beyazı yanaklarına…

Şimdi ise tüm çabalarına rağmen gerçekleştiremiyordu… Yanındaki sanalına da tutkal gibi yapışmıştı, atamıyordu. İstanbul’u anlamıyordu, anlayamıyordu. Yirmi gündür bulunduğu İstanbul sürekli şaşkın ördek figüran rolünü biçiyordu kendisine…

Batman’dayken aynı sokaktan, aynı sınıftan Feride, okul çıkışının akşam karanlığına denk gelmesiyle eve tek başına gitmekten çekinerek, ‘Birlikte yürüyelim!’ isteğini umutla zevkle karşılamışken, dedikodu olur endişesiyle ‘Yolun sağından solundan paralel yürüme,’ koşulu eklediğinde buz gibi olduğunu anımsadı. Hiç tanımadığı bu kız ise rahatlıkla yanına oturmuş, sakınmaktan ikiye katladığı beden sıkılganlığına karşın kolu koluyla, bacağı bacağıyla ara boşluksuz pozlardaydı…

            Neyse ki, az sonra Aksaray durağında inecekti... Oradan Bayazıt’a yaya çıkacaktı. Otobüs servisinin kalkış saatine az kalaya kadar Marmara kıraathanesinin merdiven yukarısı geniş açık alanında oturacaktı. Kaydını on beş gün önce yaptırdığı Hukuk fakültesini barındıran ve önceleri bazı eski kağıt paraların üzerinde bulunan resminden aşina olduğu İstanbul üniversitesinin ana kapısını yutkunarak seyredecekti.

            "Rica etsem, uzatabilir misiniz?..."

            Bahtiyar, uzanan beyaz neredeyse şeffaf elin sahibine başını çevirdi.

            Kendisine rica da bulunan kibar sesin sahibi bir polisti.

            Titrek bir sesle "Tabi Tabi!..." dedi ve parayı alarak sürücüye uzattı.

            Paranın üstünü aldı. Başını geriye çevirerek polise uzattı.

            "Buyur abi!"

            "Teşekkür  ederim, zahmet oldu."

            Rica ve sonrasında zahmet oldu eklemeli teşekkür…

            Bu kadar centilmen bir polisle ilk kez… Hayır hayır ilk kez değildi… Daha ayağının tozuyla yirmi gün önce İstanbul’a ayak basıp, akraba evine ulaştıracak Bahçelievler/Yayla dolmuşuna bindiğinde yanına oturan bayan polis, ‘Havada çok sıcak!’ diye başlayarak kendisiyle muhabbet etmemiş miydi?...

            Batman’da kadın polislerle hiç karşılaşmadığından onun bu sıcaklığını cinsel kimliğine bağlamışken arka koltukta oturan yapılı polisin erkek olması bu yargısını yok etmişti.

İstanbul’daki tüm polisler böyle miydi?... Öyleyse Batman’da yüzleştiği polisler neden farklıydı?...

            Hiçbir gruba ait olmamasına rağmen değişik siyasi grupların kendi aralarındaki kavgalarını dağıtmak için atılan copların sahiplerine, ‘Benim ilgim yok!’ demesine rağmen dinletemediğini… Yanık sigarasıyla sigarasını yaktıktan sonra yere atıp ayağıyla çiğneyen polis memuruna, "Niye attın abi?" sormasına; "Sigara sağlığa zararlıdır!" cevabını beklerken, "Atarım ulan!... S… git! " diyen polisi… Oyun parkı olmadığından mahallenin bir boşluğunda oynadıkları toptan rahatsız olup kendisini uyarmadan tokatlayan polisi…

            Ve diğerlerini...

            Ya burada yüzleştikleri?...

            Yeniden yabancı olma duygusu içini kaplayacakken, sürücünün henüz koyduğu kasetten yükselen bir müzik parçası kendisini bundan alıkoydu.

          

            Batman’da; kahvelerden, bakkallardan, evlerden yükselen parçalardan biriydi. Batman’da sürekli dinlenen, dinletilen müzik İstanbul’da da misafir oluyordu kulaklarına.  

            Yanındakinin hafif kımıldamasıyla dikkati yeniden ona odaklandı. Az kaybolan beden sıcaklığı, kırmızı yanak rengi önceki düzeye geldi.

            "Durakta İndirebilir misiniz?..."

            Yanındaki genç kız dışında başkaları da indi, boşalan yerler doldu. Bu kez yanına yaşlı bir adam kısmet oldu. Bedenini ve başını hafifçe yana çevirerek birlikte bindiği hemen arkasında yer kapmış yaşıtıyla konuşmasını sürdürüyordu.

            Yanındaki adamın, "Ya biri buna dur demeli. Bu kadar yüksek kira olur mu ya?..." serzenişi kulaklarında yankılandı.

            Bir an yaşlı adamın ellerinden öpmek geldi içinden. Ağzından dökülecek, "Amca doğru söylüyorsun…" başlıklı sözcükleri dudaklarında hapsetti

            Aynı nitelikte bir evin Batman’da bir yıllık kirası burada sadece bir aylıktı. Ayrıca yıllık kira bedeli peşin istenmekle yetinilmiyor, bir de depozito isteniyordu.

Dolaştığı  emlakçıların belirttiği rakamlar, annesinin mahalle bakkalı Kör Salih’ten faize alıp kendisine verdiği paranın üç misliyken, üç aylık kirası peşin istenen bir evin rakamını uygun görmüş, yıkıldı yıkılacak görüntülü evi tutmayı kabul etmişken, istenen depozito ve ‘öğrenciye ev veremeyiz’ reddi karşısında düştüğü umutsuzluk ve sinir boşalımının üzerine birde Emlakçının yer gösterme parası istemesine çıldırmış, camlarını indirme tehdidinde bulunduğunu anımsadı…

            Ev tutma inadından istemeye istemeye vazgeçmiş, özel yurtları dolaşmıştı.

Genelde Doğuluların barındıkları yurtlardan ‘geç kaldın!’ yanıtını almış, diğer kentlere ait özel

yurtların bazıları da aynı ünlemde bulunmuşken, bir kaçı da  ‘doğuluları almıyoruz!’ reddini ağızlarını yaya yaya vermişlerdi.

Devletin ağırlığını taşıyan, katı kuralları olan, bir ara içini gezdiğinde aşırı kalabalığı kendisini korkutan AÖS Devlet Öğrenci yurduna başvurmak zorunda kalmıştı. Başvuruların sona ermiş hatta yedekte bile bekleyen birçok öğrencinin olması,  bu zorunlu seçeneği de listesinden silecekti.

Geçici kaldığı akraba evi çocuğunun sözünü ettiği ‘inşaat işçilerinin az parayla barındığı bir han’a dahi gitmişti. Hancı için sürpriz olmuştu. ‘Doğudan çalışmak zengin olmak için gelenleri, artiz olmak için kaçanları misafir ettik, birde öğrenci misafir edelim,’ diyerek, odasını göstermek için takip etmesini söylemişti.  Elektriği bile olmayan, Kelebek filmindeki tutsak hücrelerini andıran tek göz odayı incelerken, koridorda çıkan kavgaya koşmuşlardı… Kirli beyaz atletleri; ağızlarından burunlarından akan kanla bulanmış iki kişinin kavgasına, ‘Arkadaşlar şakalaşıyorlar!’ diyen han sahibinin elini sıkmadan terk etmişti izbe hanı…

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #9 : Aralık 27, 2008, 15:16:33 ÖS »


devamı:

Dört-beş ay akraba evinde idare etmeyi, işportacılık yaparak durumunu düzeltip eve çıkma hayali bu sabah tümüyle suya düşmüştü. Aslında bu gerçeğin yakınlığını ilk karşılaşma gününün soğukluğundan edinmişti. Babasının zenginliğinde komşuluk yaptıkları ve her türlü yardımı esirgemedikleri bu akrabaları, İstanbul’a taşınıp inşaat işçiliğinden müteahhitliğe yükselirken başka gelenekler gibi misafirperverlik adetlerini de dumura uğratmışlardı. Barınacak herhangi bir yer bulduğunda yalvarsalar da kalmayacaktı. Rahat değildi. Tuvalet ihtiyacını giderme, banyosu, hatta önüne koydukları bir oturuşta iştahla yiyebileceği yemekleri bile hep yarım bırakıyordu. Utanıyordu. Ağzına aldığı lokmalar boğazını tıkıyordu sanki. Geçen gece gelen tuvalet ihtiyacını dahi rahatsız olmasınlar diye sabaha ertelememiş miydi?...

 Bu sabah kahvaltısında, ‘Kendine bir yer bulamadın mı?’ sorusuna, ‘Evet, buldum. Bugün taşınıyorum,’ cevabını düşünmeden vermişti. Valizini alarak ayrılmaktan başka bir çıkar yolu kalmamıştı. Kapıda uğurlanırken, ‘Arada ziyaretinize gelirim,’ yalanını salıvermeyi de ihmal etmemişti.

İstanbul, kendisini sevmemişti.

Kenti Kulakları açık gözleri kapalı dinlemiş Orhan Veli’nin İstanbul’unu kendisi beş duyusunu

Olanca gücüyle açmışken, ne görebiliyor, ne duyabiliyor, ne dokunabiliyordu. Başka bir İstanbul sesleniyordu kulaklarına… Bunlar ise dört sözcükten ibaretti; "Paran Yoksa Evine dön!"…

Barınacak yer vermiyordu… Koskoca İstanbul kendisini fazlalık görüyordu. Her gün birçok göçe muhatap olan İstanbul’un gözüne bir kendi batıyordu… İstanbul, bir Batman kadar bile etmiyordu... Batman Meslek Yüksek Okulunu İlçe dışından kazanan öğrencilere sokaklarında tam daire kiraya verilmiş, çocukların durumunun kötü olduğunu anlayan komşuları her akşam tabak tabak yemek taşımış, ev sahibi ‘amca paramız gelmedi,’ özürlerini ‘kafanızı takmayın, paranız olduğunda verirsiniz’ diyerek büyük bir anlayışla karşılamış, ‘Olmasa da okul bitip çalışmaya başladığında ödersiniz’ diye de eklemişken milyonlarla ifade edilen nüfusa sahip İstanbul sadece barınmasına değil her türlü gereksinimine hatta çiş etmesine bile fahiş paralar istiyordu. Batman’da çok değerli sayılan para burada pul parasıydı. Karnını tıka basa doyurmasına izin vermiyordu… İstanbul’da ilk kez lokantaya oturduğunda çeşme suyu yerine şişe suyu masasına konulmuş, verilen üç adet ufak köftenin ancak çok ekmekle doyuracağını bilerek bol ekmek isteğine hep birer dilimle karşılık verilmiş, en son ekmek istemekten yorularak yarı tok kalkmıştı… Sadece iki şişe suyuna birkaç dilim ekmeğe ve istediği bir baş soğana ödediği parayla Batman’da Sofi Barbat’ın ufak dükkanın da üç porsiyon ciğer yiyebilecekken...

Neyse ki Gedikpaşa’da ‘Erzurumlu Bol kepçe Lokantası’ tabelalı bir yer bulmuştu. Genelde müşterileri inşaat işçileri olan bir lokantaydı. Bu kez İstanbul’un kendisini kazıklamasına izin vermeyecekti. Ona bu zevki tattırmayacaktı. Kasada oturan pala bıyıklı adama, "Ben bir çorba içeceğim. Yanında kesilmemiş tam bir ekmek ve bir kuru soğan alacağım. Birde çeşme suyu istiyorum. Bunların hepsi kaç para?... " sorusunu fısıldamıştı.

Pala bıyıklı adam önce şaşkın bakmıştı. Sanki sesleri ağır çekimde algılıyordu kulakları. Birden Erol Taş sertliği veren yüzü Hulusi Kentmen sevecenliğine dönüştü. Kendisini daha fazla tutamamış, attığı kahkahalardan mekânda bulunanların tümünün gözlerinin ilgi odağı olmuştu. Şef Garson yanlarında bitmiş, ‘Abi noluyor?... Söyleyin bende güleyim,’ der gibi bakıyordu. Bahtiyar’ın yüzü, üç gün sonra yinelenecek bir dolmuşta yanına oturan kızdan kaynaklı pancar kızarıklığına dönüşmeyi daha fazla erteleyemedi.   

Pala bıyıklı adam, duvara asılı fiyat listesini gösterirken, kulağa hoş gelen ‘Gönlünden ne koparsa verirsin,’ sözcüklerini sarf etti.  Fiyatlar ucuzun ucuzuydu. Bahtiyar, düşüncesini dışa vurdu. ‘Vay be İstanbul’da böyle yerde mi var?..’

"Kardaş! Nerelisin?.."

"Batman’lıyım!"

"Kardaşıma bak! İstanbul’da aramasını bilirsen İstanbullaşmayan Batman’ıda, Diyarbakır’ıda, Erzurum’uda bulabilirsin. Yeter ki ara!... "

"Çok iyisiniz."

"Hele otur  kardaş!... Doymadan kalkma. Erzurumlu’nun lokantasından aç kalkanlar da oluyor dedirtmem…"

Bir buçuk ekmeği, soğutucudan doldurulmuş bir sürahi çeşme suyunu, bir baş soğanı, masada bulunan sınırsız kullanabileceği baharatı ve önüne konan yarım limonun karşılığında lokantacı, asılı fiyat listesine göre sadece çorba parasını almıştı…

"Her zaman bekleriz," uğurlamasına, İstanbul’dan üç gün sonra ayrılacağını öngöremeden "Her zaman geleceğim," dökülmüştü çorba, soğan kokan ağzından.

Bugünde son kez gidecekti oraya ve yine ‘her zaman bekleriz,’ derse, ‘artık hiçbir zaman!’ diyecekti, İstanbul’un kovduğunu İstanbul’u terk ediyorum da saklayarak…

"Aksaray’da inecek var!"

İrkildi. Durağı kaçırıyordu. Ağır valiziyle aşağı indiğinde derin soluk alışında egzoz kokusunu hissetti.

Karşıya geçti. Yolun sağından Bayazıt’a çıkan yola vurdu. Çevrede kaçışan işportacıların arasında kendisini bulmasıyla kolu güçlü ve kıllı bir zabıtanın bileğine yapışması bir oldu.

"Ulan!. Kaç kez diyeceğiz tezgâh kurmayın diye! Hadi, yürü merkeze gidiyoruz."

Elindeki valizi şimdi zabıtanın elindeydi. Bahtiyar, bağıran yüzün sertliğinde, Batman’da kendisini tokatlayan polisin yüzünü gördü. Batman’da yüzleştiği polis, zabıta kılığında girmiş İstanbul’da karşısına dikilmişti sanki…

"Abi ne yapıyorsun?... Ben öğrenciyim."

"Öğrenci ol!.... Öğrenciler işportacılık yapabilir diye bir kural mı var?.."

"Ama ben sadece öğrenciyim."

Zabıta memuru durakladı. Valizi açtı. Sadece öğrenci valizi olduğunu anlayacak kadar bilinçliydi. İade kaba özürlüydü ve "Buralarda elinde valizle fazla dolaşma," telkinliydi.

Marmara kıraathanesinin kapalı bölüm alanını çevreleyen geniş balkonuna çıkan on basamaklı merdivenleri, ağır aksak çıktı. Bir masanın kenarına çantasını, sandalyeye ise kendisini attığında kan ter içinde kalan biri nasıl pofularsa öyle pofuladı.

Susamıştı. Bir değil ancak üç şişeyle giderilebilecek bir susamıydı. Nasılsa gidiyordu İstanbul’dan. Çevrede dolaşan garsondan üç şişe su istedi. 

Karşısında anıt eser gibi olan duran İstanbul Üniversitesinin ana giriş kapısına gözlerini dikti, gelen suyu bir an önce midesine indirmeye çalışan boğazına hakim olmaya çalışarak.

Elveda İstanbul, elveda hukuk!... Merhaba terk edemediğim Batman!...

Batman’a geri dönüyordu bu akşam otobüsüyle… Her konuşmasına ‘Güneş Doğudan doğar,

doğu neden karanlık!’ diye başlayan Ramo, karşısına geçip ‘Sistemin bizi dışladığını sana kaç kere söyledim, Hawal! Yolun bizim yolumuz olmalı…’ diyerek dağları gösterdiğinde Batıdan alacağı ışıkla doğuya ufak bir aydınlık, en azından ailesine güneş olmak isteyen ben bu kez ne cevap verecektim?... ‘Sistemin değil İstanbul’un dışladığını’ söylediğinde, ‘İstanbul’da sistemin bir parçası,’ demeyecek miydi?...

Ya Babası?... Ölümlü yaralamalı trafik kazasına sebebiyet vermekten gözaltına alınıp, atıldığı nezarethanede ve savcının huzurunda felç oluncaya kadar işkence gören, tuttuğu avukatı bunu bile şikayet etmekten çekinen babasının, ‘İnşaat mühendisi ol!" emrine rağmen, yüzleştiği yargı sacayaklarına olan tepkisinden işkenceye geçit vermeyecek bir yargı mensubu olma isteğini gerçekleştirememenin acısı, felçli babasını her gördüğünde azmayacak mıydı?..

 Babasının, "Çocuğum İnşaat mühendisi Oldu" hülyasını ufak kardeşinde gerçekleştirmek için öğrenim masraflarını karşılayamayacaktı. 

Babaannesinin, 12 Eylül darbesinden sonra gücün, egemenliğin kendilerinde olduğunu bir kez daha kanıtlamış olan ve televizyonda sürekli görünen kurmaylara imrenerek, ‘Torunum paşa olacak’ sözlerini onlarca kez Kürtçe ve Arapça  ifade ettiği yaşıtı kadınların, ‘Paşa olamadı torunun’ diye dalgaya almayacaklar mıydı?...

Tek katlı evlerinin önündeki bir metre yüksekliğindeki geniş balkonda otururken, karşı evin altındaki Tannor’da ekmek pişiren koçer kızının ekmeği yapıştırma esnasında çevreye çaktırmadan kendisine doğru boynunu çevirterek, bir gözünde gülümsemeyi bir gözünde hüznü içeren Leonardo da Vinci’nin meşhur tablosundaki Mona Lisa görüntüsünü vererek, zeytin siyahı gözlerinin soluyla, ‘Yine gözlerimdesin!’ sevincini,  sağ gözüyle ‘büyük adam  olamadın!’ hüznünü birlikte salmayacak mıydı?...

İstanbul’a gideceği gün yaşıtlarına ‘Abem komiser olacak!’ diyen kardeşlerinin, geri dönüşüyle

Gözlerinde var edeceği mahcubiyet silinmez nakışlar gibi beynine işlemeyecek miydi?...

            Ancak yolun sağından solundan yürüyebilecek kadar yakınlaştığı Feride’nin; hukuku kazanır kazanmaz, ‘severim aslında Bahtiyar’ı, kızımı isterse veririm," diyen babasının, bu sevgisi devam edecek miydi?..

            Sigarasını yakmak için ateşini isteyen bir polis yine küfürlü söndürecekti… Bir başkası top oynarken yüzünü tokatla buluşturacaktı.

 

            "Çay içer misiniz?..."

            "Evet!..."

            "Bahtiyar!"

            "Bekir!..."

            Sınıftan arkadaşı Batmanlı Bekir’di bu!!!...

Bekir’in anlatımı pek kısa sürdü. Para kazanmak için geldiği İstanbul’da bu kıraathane de asgari ücretli garsonluk bulabilmişti ancak…

Bahtiyar’ın İstanbul’da bulunuş amacını ve az sonra Batman’a dönüş nedenlerini aktarması üzerine Batman’lı Bekir ayağa kalktı. "Patrondan izin alıp geliyorum," dediğinden dört dakika sonra karşısında garson kıyafetini çıkarmış olarak geldi.

            "Hadi valizini al, gidiyoruz."

            "Nereye?..."

            "Fatih’te iki arkadaşla kaldığımız fakirhaneye…"

            "Neden?..."

            "Neden mi?... Kalacak yerin var artık oğlum… Yoksa belanı mı istiyorsan lan?…"

Erzurumlu bol kepçe lokantası sahibinin "İstanbul’da aramasını bilirsen İstanbullaşmayan Batman’ıda, Diyarbakır’ıda, Erzurum’uda bulabilirsin." dediğini anımsadı. Aramamıştı ama karşılaşmıştı…

            Batman’lı Bekir’in ışıltılı gözlerinde, İstanbul kendisine ‘Hoş geldin," diyordu şimdi.

            Marmara kıraathanesinin merdivenlerinden inerken, asık suratlı insan kalabalıkları şimdi  gülüyordu…

Kalabalığın içinde tanıdık simaları görünce gözleri faltaşı gibi açıldı.

Babası, Koltuk değneklerine tutunarak, ‘Sen olmadın bari kardeşini İnşaat Mühendisi yap’, annesi; ‘Üzülme! Kör Salih’e Ödediğimiz Faiz helal oldu’ Kardeşleri ‘Abem komiser!’,  babaannesi ‘Torunum Paşa Gel!’, Mona Lisam bakışlı Koçer Kızı iki gözünden akan gizemli gülümsemeyle, elindeki ekmeği uzatarak, "Tuttuğun altın olsun," Feride’nin babası, ‘Kızım seni bekler!’ diye seslenişlerini dinlerken, kalabalıkta bulunan bir ağzında yanık olmayan sigarasıyla, diğeri elinde copuyla ve bir diğeri tuttuğu topla başı eğik duran üç polisten, gözlerini arada kaçırarak işaret parmağıyla uzakları gösteren Ramo’dan ve elindeki sopasını sallayan ve babasına işkence yapılması talimatını vermiş Savcı ile işkenceyi ihbar etmeyen avukat’dan ses gelmiyordu.

Başka sesler duymaya başladı… (*)

<hafiften bir rüzgar esiyor;>du.

<Yavaş yavaş sallanıyor>du,<Yapraklar ağaçlar…>

<Uzaklarda,>n<çok Uzaklarda’n duyuyordu / Sucuların hiç durmayan çıngırakları;>nı.

<Kuşlar geçiyor>du.<Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık>

Bayazıt meydanındaki <Güvercin dolu avlu>yu; <Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları>nı içine çekerken seyrediyordu.

Tam o esnada <Bir yosma geçiyor>du Marmara Kıraathanesinin ön<kaldırım>ın<dan.> Kalabalık gruptan bazıları, <Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar> sarf ettiler ona…

Bahtiyar’da iştirak etti onlara, ‘Batmane Batmane… ‘ şarkısıyla…

<Bir şey düşüyor elinden yere> yosmanın. <Bir gül olmalı>ydı.

Söylemekte olduğu şarkının ‘Hey le gule hey le gule…’ bölümünü seslendirirken yerdeki gülü alarak, elinden düşüren yosmaya uzattı dudaklarından dökülen;

<Bir kuş çırpınıyor eteklerinde/ Alnın sıcak mı, değil mi bilmiyorum;/ Dudakların ıslak mı değil mi, bilmiyorum;> dizeleriyle…

Ve elinin ayasını onun kalp göğsüne yapıştırdı. <Bir kuş çırpınıyor eteklerinde / Alnın sıcak…/ Dudakların Islak…> Bunu; <Kalbinin vuruşundan anlıyorum;> diye mırıldandı.

İşaret parmağıyla hava boşluğunda bir ay çizimi yapıp, <Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından> fısıltısını erotik verdi Yosma’nın kulaklarına… 

 

Bekir’in, ‘Sen ne yapıyorsun? Yürüsene!!!’ uyarısıyla irkilmesi kısa sürdü.

<İstanbul’u dinliyorum>

 ‘Yine saçmalamaya başladın… Oğlum sen hiç değişmeyecek misin?... Hukuğu da bitirsen adam olmayacaksın anlaşıldı…’

‘Artık İstanbul’u duyabiliyorum ya o bana yeter!.. Neyse boşver, sen anlamazsın bu işlerden… Yürü gidelim senin fakirhaneye….’

                                                                       Bahattin YILDIZ

                                                                       Temmuz 2006

                                                                   
(*)’ den sonra < > şeklindeki tırnak içine alınmış bölümler Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u Dinliyorum’ şiirinden alıntılar içermektedir.


*Bu öykü; Berfin bahar Dergisinin 103.sayısın( Eylül 2006 )da yayımlandı.

----
Ayrıca; 17.03.2007 T.de  otekileriz.com sitesinde yayımlandı.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #10 : Aralık 27, 2008, 15:17:55 ÖS »

Bir Can, Bir Aşk; Üç YTL’ye!...

 

 

Uyandıran; cep telefonunun çağrı zili, masa saatinin akrep ve yelkovan duruşu uyku mahmurluğunu üzerinden alan soğuk duşu oldu.

 

Gelen ses, içini yakan cinsindendi.

“Günaydın, Avukatcığım!... Mahkeme salonunun kapısında bekliyorum!”

 

Zarife’ydi… Avukat-Müvekkil ilişkilerinin, sevgili ilişkisine döndüğü, başka bir aksilik olmazsa davanın seyrine göre evlilik ilişkisine değin ulaşacağı Zarife’siydi…

 

Beş ay önce gerçekleşen mesleki ilişki, zamanla içten içe aşk ilişkisine dönüşmüş ve ilk kez üç gün önce çıktıkları bir akşam yemeğinden sonra ortak arzuları muradına ermişti.

 

Üç gün önce göz açıp kapayıncaya kadar çabucak geçen o gece; yaşamının en tatlı gecesi hanesine yazılmıştı bile…

 

“Yoldayım geliyorum,” dediğinde yüzü de titriyordu…

 

Saat: 08.45’di. Duruşma saatinin başlamasına, otuz beş dakikalık bir zaman vardı.

 

Tuvaleti kısa tutmalı, yüzüne iki kez su vurmalı, dişini kuralsız fırçalamalı ve hatta kıyafet arama derdine düşmeden dün çıkardıklarını giyinmeliydi.

 

Bunları yaparken, kapıyı kilitlerken, asansörden inerken, otomobilini çalıştırıp ofisinin bulunduğu tek yönlü sokağın köşesine varırken ki ana kadar zihin dağınıklığı istisnasız ikiz kardeşi olmuştu.

 

Trafik kurallarının birçoğunu ihlal ederek, önündeki araçları sollayarak, sağlayarak, kornayla selektörle sıkıştırarak varmıştı…

 

Saatine baktı. Beş dakikalık bir zamanı kalmıştı...

 

Önündeki araç benzin cimrisiydi, ağır aksak ilerlemelerdeydi.

 

Cep telefonunu kaptı… Birkaç dakika sonra Adliye’de olacağını söyleyerek rahatlatmalıydı Zarife’yi…

 

Uzun uzun çaldırırken, otomobilin sağında beliren otopark görevlisinin, “Otoparkımıza buyur!” işaretini gördü. Ayağını gazdan çekti… Frene asıldı.  Az ileride iki araca yeter boşlukta park yeri görünce vazgeçti. Park ücreti 5 YTL’yken, yolun kenarında park ederek, yaşlı değnekçiye vereceği bedel, 2 YTL’ydi. ‘Ne gereği var,’ diye düşündü?... Bugün pintiliği üzerindeydi. ‘Damlaya damlaya göl olur!’ ; sabah sabah hit atasözü olmuştu aniden. Para kolay kazanılmıyordu… Üç YTL’nin bile yeri geldiğinde ne kadar önemi olduğunu kendisine öğreten acılı bir geçmişe sahipti.   Cep telefonu çalıyor, cevap verilmiyordu... Kapadı...   

 

Davetini olumsuzlayan selamını Otoparkçıya verip, kah duran kah ilerleyen otomobile yetişti… 

 

Dört metre ilerisindeki boşluğa varmayı ters yönden giren bir otomobilin, önündeki araçla burun buruna gelmesi engelledi. Ve olanlar oldu…

“Ters yoldan niye giriyorsun?...” bağırtısına karşı taraftan sert yanıtlar gelince, sözsel muhabbet; yumruksal, tekmesel ve hatta kafasal muhabbetlere dönüşmekte gecikmeyecekti.

 

Kerem'in  bir an önce bitirilmesi amaçlı araya girdiği ve bir yumruk sıyrığıyla kurtulduğu kavgayı, civardaki esnafın araya girmesi sonlandırdı.

 

Bir grup birini, bir grup diğerini tutarken, biri de kendisini çekiştiriyordu.

Kerem, adamın ellerini kendinden uzaklaştırırken, “Kardeşim kavga edenlerden biri değilim. Ben ayırmaya çalışıyordum!” diye bağırıyordu.

 

Kerem, değnekçiyi gözünü kestirdi. “Ya şuna söyle de otomobilini çeksin, duruşmaya yetişmem lazım!” derken, cebindeki bozukluklardan 2 YTL’yi uzattı. Değnekçi uzatılan parayı alır almaz, gerekli yönlendirmeyi yapmakta gecikmedi.

 

Kerem, saatine baktı. Duruşma saatini beş dakika geçiyordu.

Ters yönden giren aracın geri geri gidişinin, önündeki aracın sonrasında kendisinin de arabasını park edişinin kaybettireceği süre ise iki dakika olacaktı.

 

İyi ki, çantasını yanına almıştı. Aksi halde ofise gir-çıkla daha çok kayıp dakikaları varolacaktı. Çantasını kapmasıyla koşar adım yürümesi bir oldu.

 

Dakikaya bile dikkat eden bir mahkemede duruşmasının bugün olması şansızlığını yaşıyordu. Önemli, bir davaydı ve en önemlisi Zarife’nin yargılandığı bir davaydı… Zarife yurttan izin alarak aynı fakültenin aynı sınıfını paylaştığı kız arkadaşının evinde kalırken, yapılan bir polis baskınıyla önce şüpheli sonra sanık damgasını yemişti. Evde örgütsel dokümanlar ele geçirilmiş, X örgütünün hücre evi olduğu tespit edilmişti. “Bilmiyordum… Bir geceliğine kalmaya gitmiştim… Hiçbir şeyden haberim yok…” savunmasına itibar etmeyen savcılık; beş seneden on seneye kadar hapis istemiyle cezalandırılmasını istiyordu.

 

Neyse ki, öğrenciliği kurtarıcı olmuş, tutuksuz olarak yargılanmasına karar verilmişti. Kocaman klasörlü dosyaları dün gece yarısına kadar bir kez daha devirmiş, savunmaya yönelik beş sayfa dilekçe hazırlamış, hatta kişisel araştırmalarıyla birde tanık bulmuştu. Tanıktan, Zarife’nin haberi yoktu şimdilik. Sürpriz yapacaktı… Mahkemenin karar duruşmasıydı. Tanığın önceden ismini vermenin bir takım sakıncaları olacağından önceden bildirmemişti… Dinlenmesini talep edecekti… Talebi kabul edildiğinde, ‘Efendim, tanığımız şu an koridorda!’ diyecekti…

 

Riskli bir davaydı. Dinleteceği tanık olmasa, ceza alıp almayacağı yarı yarıya olasılıktaydı.

 

Adliyenin kapısından henüz girmişti ki, bir el silah sesi kulaklarına vuruş yaptı. Üst katlardan gelmişti… Yine kavga vardı… Alt katta bulunan polis noktasından acil hareketlenmeler gördü. Elindeki telsizle yardım isteyen Başkomiser merdivenlere doğru koşuyordu… Zarife’si yukarılardaydı. Kör bir kurşun hedefini şaşırarak Zarife’sine erişebilirdi. Asansörü beklemedi… Başkomiserin peşinden merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya başladı… Telsizden gelen bir ses, ter atan bedenini buza döndürdü.

“Bir kadın, kendisini vurdu!...”

Bir kadın?... Hangi kadın?... Zarife olamazdı…

Zarife, beraat edecekti. Zarife’yle evleneceklerdi… Daha çok akşamlar birlikte yemek yiyecek ve su gibi akan gecelerde birbirlerinin kulaklarına aşkı fısıldayacaklardı.

 

Zarife’nin duruşmasının yapılacağı mahkemenin bulunduğu üçüncü kata ulaşmıştı. Başkomiserin bir üst kata çıkmaması rengini attırmıştı. Koridorun köşesini döndüğünde, insan kalabalığından rahatsızlaşan gözlerine; bir polis memurunun Başkomisere söylediği “Mahkeme 10 yıl ceza verince dayanamamış polis arkadaşlardan birinin silahını kaparak, kendi kendisine sıkmış…” sözlerini duyan kulaklarının acısı eklendi.

 

Çantasının elinden düştüğünü fark etmedi bile… Kalabalığı nasıl yardığını… Bir polisin, ‘Avukat bey lütfen’ deyişini… Hiçbir şeyi göremiyor ve duyamıyordu; yerde upuzun yatan Zarife’nin görüntüsü ve ağlamaklı mırıldanmaları dışında…

“Keremciğim ge ç kal dın!...” Zarife’nin son sözleriydi…

 

 Bahattin Yıldız

30 Mart 2007 T.de otekileriz.com da yayımladım.
« Son Düzenleme: Aralık 27, 2008, 15:18:32 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #11 : Ocak 01, 2009, 18:02:11 ÖS »

            BAKİYEMİZ YETERSİZ!


   Otobüs kartını bir kez daha okuttuğunda sonuç değişmedi, yine o mekanik ses duyuldu: ‘bakiyeniz yetersiz!’…
   Kontörü bitik kişiyi anımsıyordu… Dün ve önceki günde bakiyesi yetersiz kartına rağmen otobüse binme teşebbüsünde bulunan, binmesine izin verdiği kadındı bu… İşsiz, parasız zamanlarının birinde, çantasından bozukluklarını aldığından habersiz eşinin; kızıyla birlikte bindiği dolmuştan nasıl indirildiğini ağlayarak anlattığı günün anısına ‘kartsız geçişe izin vermeyin’ kesin kuralını ihlal etmeyi göze almıştı…
   Ücretsiz geçişlere izin verdiği, ayrıca reklamları içerir VCD’yi izletmediği şikayetleriyle kendisini sorgulayan kentiçi otobüs işletme müdürünün gözleri, dikiz aynasından gördüğü zabıta memurunun gözleri olmuş kendisine pür dikkat bakıyordu.
   Park, bahçe işlerinden anlamayanları müdür, şef yapan Belediye’ye; Ziraat Mühendisi diplomasıyla müracaat etmesine ve araya aracı koymasına karşın ancak otobüs şoförlüğünü elde edebilmişken riske girmemeli, eşine ve çocuk yaşlarındaki kızına, yalvarmalı gözlerle kendisine bakan kadının düştüğü bu durumu yaşatmamalıydı…
   “Hanımefendi, Lütfen iner misiniz!...”
   Kadının inip kendisine hakaret etmesiyle, hareket etmesi bir oldu… Ağır giden önündeki halk otobüsünü yol vermesi için kornayla uyardı.
   “Şoför bey! Televizyonlar niye açık değil?...”
   Kafasına balyozla vurulsa bu kadar sarsılmazdı…
   Normal bir yurdum insanına işkence gibi gelen reklamları izlemek isteyen yolcuda kişilik bozukluğu yoksa, içerik reklamlardan biriyle doğrudan ya da dolayısıyla ilişkisi olmalıydı.
   Müdürün, ‘reklamları zevkle dinleyecek yedekte bekleyen o kadar çok sürücü adayı var ki…” tehdidi beyninin içinde yankılandı.
   “Unutkanlığıma verin,” diyerek VCD’yi çalıştırdı.
   Yirmi adet civarı reklamların herbiri yine mızrap olup cehennemi ezgiler çalacak ve kurşun gibi kulaklarına akacak ve sinir tellerine sert vuruşlar yapacaktı …
   <I.kursu başarıyla bitirenlere, İngiltere’de II. Dil kuru bedava…> ; yurtdışında yüksek lisans yapma hakkını kazandığı halde parasızlık nedeniyle gidemediğini,
   <Kalp tedavi merkezimizi sık sık ziyaret etmelisiniz…>; kalbinin son günlerde şüpheli tiktaklarını,
   <İnsanca Yaşam Yardım Vakfına kurban derilerinizi bağışlayınız!> ; bir hafta sonra gelecek Kurban bayramını yine ailesiyle kurbansız geçireceğini,
   <Mağazamızda indirimli günler başladı. X Karta on taksit…>; ailesine bayramlık alamayacağını, ödemesi gecikmiş kredi kartı borçlarını,
   <20 TL’yle; bir kilo pirzola sizden, mangal, kömür ve salata bizden…>; çoğunlukla etsiz ev yemeklerini, zenginlerden bazılarına bile kısmet olan, ama kendisine bir türlü yapılmayan kömür yardımlarını, hatırlatıyor, bunlar ve diğer reklamlarla alt beyin mezarlığına gömdüğü gerçekler bir bir hortluyor, karabasanlar gibi üzerine üzerine abanıyor ve kendisini soluksuz bırakıyordu…
   “Allah Kahretsin!...” dedi…
   “Efendim?...” Kartını, kart okuyucuya tutan adam üzerine almış olmalıydı…
   “Size değil efendim, otobüse dedim…”
   “Otobüste bir sorun mu var?”
   “Yok, yok! Merak etmeyin…”
   <Çiling, Çiling!...> mekanik sesleri kulaklarında ötmeye başladı. Yine takım kıyafetli sefer taslı adam biniyordu… Sarımsakla, lahana kokusu burnuna otağ kurdu… Memur tiplemeli adamın bugünkü öğlen mönüsü sarımsaklı lahana sarması olmalıydı.
   Onun arkasından, ‘ne eder eder, kadın yanında oturur’ diye etiketlediği yaşlı adam, ‘yine geciktiniz!’ hayıflanmalarıyla bindi…
   Aslında ardı ardına iki adam değil, iki büyük problem binmişti otobüse… Gecikmediler…
   Sefer taslı adam, yanındakinin, “Kardeşim, bu yemek kokusunu çekmek zorunda mıyız?” demesine diklendi, Başbakan tavrı gösterdi. “Beğenmiyorsan, iner taksiye binersin!”
   ‘Ne eder eder, kadın yanına oturur’ etiketli adamın yanındaki kadından tiz sesler yükseldi.
   “Bacağınızı çeker misiniz?”
   “Bacaklarımı omzuma mı alayım be kadın! Ne demek istiyon?...”
   Yemek kokusuna hassas adamla, bacak tacizinden dertli kadının koltuklarını terk etmeleriyle sorun kendiliğinden çözüldü…
   Olanlara için için içerleyen gözleri kararmaya, an zamana ait seslere kulakları kapanmaya, <Pirzola, dilde II.kur, indirim, kalp tedavi, mastır, vakıf, kurban, bayram, kredi kartı, kömür, bakiyeniz yetersiz, çek bacağını, bu ne koku, hani reklamlar, zevkle! Dinleyecek! Yedekte! Bekleyen! o kadar! Çok! sürücü adayı! Var-ki!... Çillin-çilling! Sarımsak, lahana, dolma, sefer tası, memur tiplemeli, ne eder eder! Kadın! yanında oturur! Başbakan tavrı! Beğen-beğenmezsen-in!...> sözleri beyninde ulumaya başladı…
   Zihninde, dudaklarında ve kendi gerçeğinde o şarkı çalıyordu : ‘Dünya mı karanlık, yoksa ben mi görmüyorum! Yaşamak azap oldu, sürünüyor ölmüyorum!...’
   Güneş gözlüğünü çıkardı… Karanlık aynıydı ve çalan yine o şarkıydı…
   Dize dize dizilecek yeri kalmamış yol kenarındaki ışıklı bil boardlara yapıştırılmış, üzerinde kan rengiyle yazılı, “Bu vatan bizim! Ya sev, ya terk et!” afişlerine gözleri takıldı…
   Okuduğu yazı, anlamıyla güfte olmuş, bestelenmiş, beyinçalarında yüksek volumde çalıyordu:
   <Vatan oldu Sahipli, Sahip’in adı: ‘Bizim'… ‘Bizim’ adlı Sahip'i sevmeyen, tasarruflarını beğenmeyen kölelerimiz, terk etmeli mamelekimizi…>   
   Başının tepesinde ‘duracak’ ışığı yanınca, durakta durdu…
   Sinmiş gözleri, az ileride yol kenarında bulunan ve totem denilen büyük bil boarddaki hareketli reklama kaydı.
   Bir belediye başkanı, arkasında bulunan ve üzerinde ‘Bu vatan bizim! Ya sev, ya terk et’’ yazısını işaret ederek konuşuyordu…
   Sonraki görüntülü reklam, Londra’nın ünlü caddesini gösterirken, altından ‘… İngiltere’de II.kur bedava…’ yazıları kayıyordu…
   Işıklı dev binalar arasındaki geniş asfalt yola iştahla baktı…
   Otobüsü hareket ettirirken bile gözleri Londra’nın ünlü caddesindeydi… Yol aldığı caddeyle, Londra’nın ünlü caddesi birbirine yakınlaşırken, <’Bizim’le tasarruflarımızı sevmeyen köleler, terk etmeli mamelekimizi…> nakaratı beyninde tavan yapıyordu…
   Londra’nın ünlü caddesine doğru direksiyon kırdı(!)… Otobüsün, totemin direğine çarpmasından çıkan ses ingilizceydi: ‘Crack!... rack… rack!...’ Anlamı; İngilizce-Türkçe sözlüklerde kayıt altındaydı…
   Yaralısı ölüsü olmayan otobüsün içinden gelen: ‘Kazayı fırsat bilip oramı buramı ellemeyi bıraksana lan bunak!...’, ‘indirimli kampanyadan on taksitle aldığım ceketim lahanalandı, zararımı kim ödeyecek?...’ ‘Kardeşim on dolumluk kartımı geri versene…’, ‘Kartımdaki son konturda bitmişti, çarşıya ben nasıl gidecem şimdi?...’, ‘Kazayı ucuz atlattık, valla param olsa hiç acımam keserdim kurban!...’, ‘Hıhhııı!... Babamın zarzor aldığı gözlüğüm kırıldı…’ ile daha birçok sözlere, davranışlara kapalı olan duyuları; çarpmanın etkisiyle sözsel-görüntüsel olarak birbirine karışmış reklamların boy gösterdiği az öne abanmış reklam toteminin dev ekranına yoğunlaşmıştı.
   < ‘This is What…’, ‘This Vatan iz biz…’,  ‘Pirzola no ücret sizden, kömür yes ücret bizden...’, ‘Sev et, terk et,’, ‘ terk et me, sev et me, kurban geldi hani my-et mi’, ‘Slave! If you don’t to accept it, ol a büyük stateless red kit!’…>
   Sürücünün başında beliren trafik polisi yüzünü buruşturdu. “Bir şeyin var mı?...”
   Gözlerini hafifçe aralayan sürücü mırıldandı: “Borcum var!”
   “Sayıklıyor!... Bilinci yerinde değil galiba… Kim olduğunuzu hatırlıyor musunuz?...”
   “Yaşam koşullarını sevmediğimden, ‘Bizim’ tarafından vatanından terk ettirilen biriyim…”
   “Neyse… Dayan az sonra ambulans gelecek…”
   Abandığı direksiyondan sırtını koltuğa yaslayan sürücü, gözlerini iyice açtı.
   “Polis kardeşim, hastaneden önce bir pirzolacıya uğrasak diyorum… Ha sahi, sizin Londra’da, ‘20 ingiliz sterlinine; ‘pirzola sizden, mangal kömür bizden’ kendin pişir-kendin ye lokantası var mı?...”
   “Kardeşim, ne Londra’sı ya, ne pirzolası?...”
   “Ne bağırıyorsun memur bey! Beni Avrupa insan haklarından habersiz mi sanıyorsun? ‘Avrupalılar, hele İngiliz polisi, Türkiyelileri hiç sevmezmiş, derlerdi de inanmazdım… Hop kardeşim hop…”
   Sürücü, birkaç gün sonrasında, Cumhuriyet Başsavcılığınca, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletini aşağılamak, hakaret etmek, görevli memura direnmek, tehlikeli araç kullanmak, dikkatsizlik tedbirsizlik sonucu kamu malına zarar vermek, belediye başkanına hakaret, küfür etmek…’ den iddianame düzenleneceğinden; Otobüs İşletme Müdürlüğünce, ‘Tazminatsız işten çıkarma, son aylığına el koyma, zararın tazmini’ için belediyenin hukuk servisine ihbarda bulunacağından; ulusal ve yerel medyanın, ‘Reklam toteminde gösterilen Londra yolunu gerçek sanan otobüs sürücüsü…’ haberini kamuoyuyla paylaşacağından, eşinin bir arzuhalciye yazdıracağı, ‘Boşanma dilekçesinden’ öngörüsüz, aklına, ağzına geleni etrafa saçmayı, arada ‘Ne Mutlu Özgürüm Diyene!’ narası atmayı büyük bir iştahla sürdürüyordu…
   
   

   
01 Ocak 2009
Bahattin Yıldız

İlk kez Ötekileriz'de yayımlanıyor...
« Son Düzenleme: Ocak 01, 2009, 18:04:18 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
mehmet saim
Ziyaretçi
« Yanıtla #12 : Ocak 08, 2009, 11:38:13 ÖÖ »

Sayın Bahattin Yıldız;
Öykülerinizi farklı bir içerik yakalamak ve özgünlüğünü
kurmak anlamında başarılı buldum.
Özellikle "Ben Ölü Bedende yaşayan Bir Ruhum" adlı öykünüz
sıradışı ve dil anlamında da ufak tefek aksaklıklar dışında başarılı
bir öykü. Bence sizin tarzınız bu tip öykülerde özgünleşecek.
Haddimi aşmak istemem ama uzun cümlelerde anlam kayması ve cümle düşüklüğü çok belirgin. Bunun yerine anlamı kolay yakalayan kısa cümle konuyla daha uyumlu olabilir.
"Bakiyemiz yetersiz" ironi öğeleri çok abartılı kullanılmış olsa da, güncel yaşam ayrıntılarını doğallıkla aktarışı ve eleştirel yaklaşımı açısından güzel bir öykü...
Yine uzun cümlelere biraz daha özen göstermeli, diye eklemeliyim.
Bir de neden tırnak işareti varken ("")  köşeli parantez?
Saygılar...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #13 : Ocak 08, 2009, 14:46:30 ÖS »

Sayın Mehmet Saim, yapıcı eleştirilerinize teşekkür ederim. Daha özenli olmaya çalışacağım... Mazeretlerin arkasına saklanmamam gerektiğini biliyorum, ama yine de kendimi alıkoyamıyorum:
Arkama bakmadan yürümek gibi bir huyum var. Ortaya çıkardığım ürün üzerinde yapmam gereken ikincil işçiliklerde tembel davranıyorum.
Çift tırnak (" ) işaretini genelde diyaloglarda kullanıyorum. Bu yönlü eleştirinize katılamadığımı saygı ve sevgiyle ifade ederim.
« Son Düzenleme: Ocak 08, 2009, 15:05:53 ÖS Gönderen: Sahra » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #14 : Mart 08, 2009, 20:13:16 ÖS »

            gazze’de güvercin olmak...


   Hüd adlı güvercin yine o dehşet gürültüyle uyandı… Titreyen başını, bulunduğu kovuktan dışarıya çıkardı.
   Karanlık gökyüzünden bir ahtapotun kolları gibi yeryüzüne doğru sarkan, uçları ateş toplu ışık halatları gözlerinde parıldadı.
   Acılı ötüşüne, yan kovuklarda bulunan arkadaşları da katıldı.
Bir kanat mesafesi uzaklığındaki arkadaşının gözlerinden akan yaşa eşlik etti…
   “Toplantı zamanı!...”
   Emir ünlemli ses Güvercinbaşı’ndan gelmişti.
   Toplantı yeri, İsrail bombardımanıyla harabe haline getirilmiş olan Birleşmiş Milletler binasıydı…
   Güvercinbaşı’nın “Gazze güvenli değil, İsrail’e geçmeliyiz” ihsası reyli önerisi tartışmaya açıldı.
   “Gazze’de Ölüm, İsrail’de piknik var…”,
   “Doğru ya…. Buranın insanı su, yiyecek bulamazken….”,
   “Çocuklar, çöplerdeki kırıntıları bile yemeye başladı…”;
   içerikli, tüylerinde sarı renk tonları yoğun olan güvercinlerin konuşmaları bu minvalde uzayıp gidiyordu…
   Hüd’ün aklına, her günün sabahında elindeki ekmeği ufalayarak kendisine ikram eden dokuz yaşlarındaki Kasım’a, annesinin söylediği, “Oğlum, güvercinleri merak etme. Onlar bir şekilde karınlarını doyurur, ekmeğini onlara atma!” sözleri aklına geldi.
   Gözler kendisine çevrildi… Kendi grubu adına konuşması bekleniyordu.
   “İki gün önce birçok arkadaşım demir kuşlardan atılan ateş toplarıyla kavruldu. Grubumdakiler genelin kararına uyabilir…”
   “Ya sen?...”
   “Ben burayı terk etmeyeceğim.”
Muterizler, sırasıyla itirazlarını dile getirdiler:
   “O çocuk için mi kalmak istiyorsun?...”
   “Elindeki ekmeği yiyerek aç çocuğa zarar vermeye devam mı edeceksin?…”
   “İsrail’de yüz binler kendi devletlerinin yaptığı kıyımı protesto ediyor.. Onların ellerinden gökyüzüne salıverilen bir barış güvercini olabilme ihtimalini düşün…”
   Hüd, sesli mırıldandı.
   “Barış güvercini olabilme ihtimali?… Artık barış güvercini olmak da içimden gelmiyor …”
   Hüd’ün grubundakiler hep birlikte seslendirdi; “Hüd, neredeyse biz oradayız”ı…
   Bilmeseler havai fişek sanacakları bombalarla kara aydınlanan gökyüzüne doğru süzülen büyük güvercin sürüsünü, Hüd ve grubu gözyaşlarıyla izlediler bir süre.
   Uyuyabilirlerse; uyuyacakları kovuklarına geri döndüler…
   Gecenin insafsız karanlığından sabahın aydınlığına miras kalan; bomba, silah, uçak ve tankların paletlerinden çıkan kulak ve yürek paralayıcı şeytani seslerle, bu seslere karışan insan haykırışları, ahları, inlemeleri ve beddualarıyla uyandılar…
   Uzaktan ve yakından gelen o sesler, korku ve gerilim dozu yüksek bir filmin fon müziği gibiydiler.
   O’nun dama çıkma saati geliyordu… ‘Kasım’a gitmeliyim, Kasım’a…’ diye düşündü, Hüd.
   Bina duvarlarını kendisine siper ederek, seyirdi…
   Yanılmamıştı; Kasım, evinin damı üzerinde gökyüzünü tarayan gözleriyle kendisini arıyordu…
   “Kas-sım!... Kas-sım!...” diyerek ötüşledi…
   Kasım kendisini fark etmiş olmalı ki, sevinç çığlıkları atarak yerinde zıplamaya başladı…
   Elinde bulunan, tümün beşte biri kadar ekmek parçasını göstere göstere ufalamaya başladı…
   Hüd, ekmek kırıntılarının yanı başına yumuşak bir iniş yaptı. Kırıntılardan birini alacağı anda vazgeçti…
   Güvercinlerden birinin dün akşam söylediği bir sözü anımsamasıyla engellemişti kendini: 
   “Elindeki ekmeği yiyerek aç çocuğa zarar vermeye devam mı edeceksin?…”
   Yutkundu…
   Gagasına aldığı büyük bir kırıntıyla, Kasım’ın sol omzuna kondu. Kasım, sevinçli şaşırmalardaydı. Hüd, başını uzatarak gagasını Kasım’ın ağzına yaklaştırdı. Kasım’ın ürkekliği kısa sürmüştü… Birkaç gaga denemesinden sonra, Kasım’ın araladığı dudaklarının arasına kırıntıyı koymayı başarmıştı…
   Kasım’ın annesinin sesi duyuldu...
   “Oğlum, yağmur gibi bomba yağıyor, aşağıya gel!…”
   “Anne bak, güvercinim bana ekmek yediriyor…”
   Yerden aldığı ekmek kırıntısını, oğlunun omzuna konup ağzına koymasına bir an şaşıran kadın, ağlamaktan kızarmış gözlerinden sağanak halinde gözyaşları akmasını engelleyemedi ve çocuğuna sarıldı…
   Hüd, aldığı kırıntıyı bu kez Kasım’ın annesinin ağzına götürdü. Filistinli anne, dudağıyla temas eden Hüd’ün gagasını öptü, öptü… Sulak öpüyordu; gözyaşlarıyla ıslanan kurumuş dudaklarıyla öpüyordu…
   Filistinli anne, aşağıya inerek bir çay bardağı dolusu su getirdi. Hüd, geçen aylarda sokakta görse içmeyeceği kirli suya tereddütlü baktı… Tavan yapan susuzluluğunu gidermeli ve ikramı kabullenerek anneyi kırmamalıydı…
   Aniden gelen bir hisle gagasını çay bardağındaki sudan çıkardı. Gökyüzünden büyük bir gürültüyle süzülen ahtapot kollarına baktı. Bulundukları bölgeye doğru geliyordu…
   “Kas-sım!... Kas-sım” ötüşleri ve kanat çırpışlarıyla onları uyardı…
   Onlar aşağıya doğru kaçarken, kendisi büyük bir hızla ilerideki binaya doğru uçmaya başladı.
   Büyük bir gürültü kulaklarında çırpınırken, dua eder gibi “Kas-sım, kas-sım” diye mırıldanıyordu.
   Bomba sesleri kesilmiş, insan haykırışları egemen olmuştu ortama… Baskın olanı; “Lanet olsun Katil İsrail’e, Amerika’ya ve İşbirlikçilerine!” idi…
   Duvarı geçti, Kasım’ın evine doğru seğirdi. Bulamıyordu…
Yükseldi, yükseldi… Kuşbakışı baktı… Yoktu… Ya da göremiyordu…
Yoksa?!?...
   Güvercin literatüründe intihar dalışı denecek süratte aşağıya doğru inişe geçti.
Hava akımıyla olan sürtünmeden bedeni yanıyordu sanki…
   Harabe haline gelmiş evden yükselen toz bulutu ile yangından tüten dumandan nefes alamıyordu. Bir duvar yıkıntısının üzerine konarak alanı gözledi…
   “Kas-sıııım!... Kas-sıııııııııııımm!!!...”
   Yanıtı gelmiyordu…
   Yanında beliren arkadaşı, kendisine seslendi:
   “Hüd!...”
   Akı kızıla çalmış ve nemlenmiş gözlerin sahibinin, gagasıyla işaret ettiği yere odaklandı… Birbiriyle yakın temasta iki insan başı görüyordu… Bedenleri yıkıntılara gömülü iki insan başı… Yakınlaştı…
    Yüzleri, gözleri kendi kanlarıyla sıvalıydı… Ağızlarından yayılan kanlı kusmuklarında ekmek kırıntıları vardı…
   Burunlarının altından geçirdiği kanatları, soluklarını hissetmedi…
Öfke, nefret, elem ve keder; her biri ayrı mengeneler olmuş, boğazını sıkmaya başlamıştı…
   Hüd, gagasını kırarcasına yere vurmaya başladı.
   Dayanamıyor, kanatlarını çırpa çırpa kendi çevresinde dönüyor, yükselen toza ve dumana katkıda bulunuyordu.
   Arkadaşının, “Hüd, üzgünüm…”le başlayan sözlerini duymadı…
   Havalandı… Yukarıda gördüğü demir kuşa doğru yükseliyordu. Arkasından gelen güvercinlerin birçoğu, “Yapma!.... Yapma!...” diye bağırıyorlardı.
   Biri, “Lakabımız Barış, geleneklerimiz, yasalarımız…” derken, bir diğeri; “Pamuk kadar beyaz ve yumuşak, Süleyman peygamberin kuş ismini çağrıştıran Hüd! Yapamazsın!…” diyordu…
   Hüd’ü takip etmekten vazgeçen güvercinlere, uzun gagalı bir güvercin seslendi:
   “Hüd’ü yalnız bırakmayalım… Barışın katillerine ölüm!...”
   Bu sözlerden destek alan gri renkli bir güvercin, “Filli zalimlerin üzerine ufacık taştan bombalar yağdırarak onları bozguna uğratan atalarımız ve barış unvanımız adına, katil demir kuşlara ölüm!…” diyerek ötüşledi.
   Gidiş rotasının az ilerisinde kanatlarını çırparak bekleyen güvercin sürüsünden kurtulmak için manevra yapan İsrail pilotunun çabası boşunaydı.
   Telsizden “Kuş sürüsünün saldırısına uğradım,” anonsunu yaptığı anda güvercinlerin kanlarıyla pervaneleri kanlanan savaş uçağının motorları durmuştu…
   
Birleşmiş Milletlerin harabe binasında yapılan toplantı sonrası İsrail’e göç etmiş sarı renkli güvercinlerin, “Üzgünüz, olmamalıydı, barış etiketimiz lekelendi,” yorumlarına kapalı olan Hüd ve grubu güvercinler, “Barış Şehitleri!” sözlerine olanca duyarlılıklarıyla açıklardı…

                                             Bahattin Yıldız
tavır dergisi, Şubat 2009, 82 sayı
« Son Düzenleme: Mart 08, 2009, 20:37:12 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 4   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!