Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 116
|
 |
« : Ekim 23, 2008, 13:12:56 ÖS » |
|
ŞİİRİN AŞISI
Eskiden ağırlıklı olarak roman okurdum, sonradan yoğunlaştım şiire. İnce Memed’i okurken çok duygulanmıştım. Hatça’yı, Memed’i ve köyün ağasını düşlerdim. Sonra da bu içselliklerin ışığında şiir yazmak gelirdi içimden. Rasgele karalardım. Aklımdan geçen dizeleri kitabın arka sayfasına not ederdim. Çukurova’nın bereketli topraklarını anlatışı, abartılı da olsa, hoşuma giderdi. Hayatta hem kötü hem de iyi roller vardır. Acı ve sevincin olduğu gibi. Kavuşmalar ve ayrılıkların çoğunlukta olduğu bu güzel dünyanda elbette şiirin önemi ve güzelliği hep yücelerdedir. Tıpkı seneler önce yazılmış Yaşar Kemal’in İnce Memed’i gibi. Çok düşünmüştüm; Yaşar Kemal’e bu romanı yazarken hangi duygular eşlik etmiştir. Memed’in uğradığı haksızlıklara çok ama çok içerlenip üzülmüştüm. Belki de sebeplerden biri de buydu beni şiire daha yoğunlaştıran. Hatça da sevdiği insana kavuşmak içine zahmetlere, acılara katlanıp boyun eğiyordu. İşte sevgiliye özlem ve ayrılık şiirimin ikinci sebebi bu olsa gerek. Bu aylarca, hatta senelerce çekilen ayrılık ve işkence beni romana değil de şiire itmişti. Bir gün balkonda yine kitap okuyup dizeler karalıyordum. Rahmetli annem ‘oğlum çay içer misin?’ diye seslendi. Ben, ‘tamam anne zaten ben şiir içecektim’ demişim. Annem ‘ilahi oğul, şiir değil çay’ diye ilave etti. Bu anı beni hayli derin şiir serüvenine götürmüştü. İnce Memed’i okudukça Hatça’nın Memed’e kavuşmasını hep isterdim. Ayrılığın meşakkatini çok iyi biliyordum. Daha sonraları o kadar roman ve şiir kitabı okudum ki dilsiz arzuların dili olmak için habire yazdım. Dünya nimetlerini tanıdıkça yaşamın esrarını daha çok merak ederek şiire ulaşmak istiyordum. Ağlayarak okuduğum şiirler, romanlar, öyküler, anılar ve mektuplar olmuştu. En kötüsü de şiire ulaşamadığım gecelerdi beni ağlatan. Herhalde şiiri elde etmenin yolu çilehaneden geçiyordu. Eğer içsel hesaplaşma yoksa niye şiir yazılsın. Bu haykırış boşa değildir. Sonra, Nazım Hikmet, Ahmet Haşim, Ahmet Arif ve Pablo Neruda beni şiire kamçıladı. Bu güzide şairlerin şiirlerini okuyunca, şiir anlayışım tümüyle değişti. Zamanın ileri safhasında Tao’yu tanıdım. Gittikçe kelime haznem, şiir dağarcığım zenginleşti. Zaman çabuk eskiyordu. İlhan Berk, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Puşkin ve Yaşar Nabi Nayır’ı okudum ki sesim, müziğim ve imgelerim şiirime yansıdı. Günüme gelene dek kitaplığım Hilmi Yavuz ve Haydar Ergülen’i de onayladı. Ve şiir şelalem hızla akmaya başladı. Şiirine değer verdiğim İlhan Kemal, Hilmi Haşal, Fuat Çiftçi, Mustafa Fırat, Erkan Kara, Özlem Tezcan Dertsiz, Gülümser Çankaya, Aydan Yalçın ve Küçük İskender gibi değerli genç şairleri tanıma şerefine erdim. Şiirin tanrısal gücü beni iyice sarstı. Tabi ki yeni romanları bana ilham kaynağı olan Bahattin Yıldız’ı ve Mehmet Ak’ı da anmalıyım. “Dansöz Kıvırmaları”ndan birkaç alıntı ile devam edelim. Dibi görünmeyen, derin ve karanlık bir kuyunun geniş ağzından bakıyordu. Elleriyle sımsıkı taşlara tutunmuştu. Buna rağmen düşme korkusu esir almıştı sanki kendisini. Başı dolandı. Karanlık; kendisine çekiyordu… İçinden kayan bir şeylerin… Benliğinin, ruhunun karanlığa düştüğünü hissetti. Bedeni hala kuyunun ağzından dip karanlığı gözlüyordu.” Bu anlatım birazda olsa şiirseldir. Ayrıca yeni romanı” Kimlik No 666”da beyinlerde ayrı bir tat bırakıyor. Her edebi eser beni can evimden yaralarken, şiire sürüklüyordu aynı zamanda. Düş ülkesi şiir bana İrem bağlarındaki miski amberli kokuları getiriyordu. Bazen ocakta çaydanlığım yanıyordu, ama yazdığım dize yeni çaydanlıklarla, yeni çaylar demliyordu bana. Şiir serüvenimde en önemli noktam şiirimizin genç ustası İlhan Kemal oldu. Tanıştığımızda yirmi yedi yaşındaydı sanırım. Şimdi otuz dokuzunda şiir kardeşliğimiz on iki yıldır sürüyor. Sonra Hilmi Haşal ve Hüseyin Ferhad’ı tanımam iyi oldu. Şiir hakkında bildiklerimi çoğalttı o miladım oldu. “Ey gönlümde taşan nehir Onsuz şafak sökmüyor gözlerimde” Kazancaksi’nin “günaha son çağrı” dinsel romanını iki kez okurken ilham kaynağım büyüdü. Daha sonra on ciltlik A. Şerif Onaranın çevirisinden “Binbir Gece Masalları”nı okudum. Diyebilirim ki şiirsel dille yazılmış en güzel edebi çalışmadır. Gördüm ki tadılmamış acıların, güzelliklerinin en şahanesine erdim. Bir türlü kavuşulmayan sevdanın falına baktım. Görülen düşler şiirle başlayıp şiirle bitiyordu. Âşık olduğu kadına dünyayı bağışlıyor ama yine de mutsuzdur. Çünkü içindeki sevgili o değildi. Hayalinde âşık olduğu kadının teni iksirliydi. Karanfilliydi elleri. Gözleri akik tarlası, bakışları ise güneşti sanki. Bu yüzden erişilmezdi. Ancak şiirle o endamı öpebiliyordu. Ona sarılmak bile gölgeydi. Attığı her ok bumerang silahı olup onu kalbinden vuruyordu. Şimdi daha iyi anlıyorum ki Mehmet Ak’ın “Mırıltılar Kuşağı” ile Bahattin Yıldız’ın “Dansöz Kıvırmaları”nın içindeki saptamaların yerli yerine oturuyordu. Hizmetçi kızın tatminsizliğinin aslında ona haz veriyordu. Her doluya tutulduğumda tek şemsiye tutansa okuduğum kitaplar ve eserlerdi. Şu sırra ulaştım: Şiri tanımak, ona ulaşmak çok zordur. Belki bir ömür yeterli değildir. Bazen tek dize yazamıyorum, bazen ise yetişemiyorum. Gerdek gecesi anı gibi geçiyor usumdan şiir. Ne yere, ne de göğe sığdırabiliyorum şiiri. Yeni bir dünyayı, adeta Amerika’yı yeniden keşfedercesine içimdeki mucit durmadan aranıyor, arıyor. Sözcüklerin özeti olan şiir şairin tenine yapışmış ter misali ıtri kokar. Biraz da Mehmet Ak’ın “Mırıltılar Kuşağı”ndan alıntı ile devam edelim. “Benim yüzümden mi kirletiyorsun o defteri? …Git sevgiline çiçek kokulu şiirler yaz… Saçlarına gül, dudağına bir öpücük konduruver usulca… Git kirletme defteri… Sende kirlenirsin gezinme içimde… Seyhan gölünün kenarına otur… Bir balık birde beyaz teninde tomurcuklar açan bir kadeh rakı söyle… Kulaklarını iyice aç!... Hayata ayak diretmiş tek tük ağaçların senfonisine kulak ver… Her nefesinde binlerce ezgi barındıran şu Arap bülbüllerinin şarkılarını akıt ruhuna… Git artık git! Ama gidemezsin ki… Bu senin işin”… Evet, tam benim düşlediğim şiir dili var bu romanda. Her cümle de şiire davetiye çıkarıyor Mehmet Ak. Acaba diyorum İlhan Kemal’le olan yoldaşlığı onu da mı şiire kışkırtmış? Şimdi size kırk iki şairden birer dize alarak kırk iki dize ile baş başa bırakırken duygulu anlara durdurmak istiyorum sizi:. Nazım Hikmet:” Alevli bilekli süvariler kamçılıyor/ şaha kalkan atlarını.” Pablo Neruda: “ Ama atların ışığını unutamam.” Aleksandır Puşkin: “ Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın.” Ahmed Arif: “ Hani kurşun sıksan geçmez geceden.” Pir Sultan Abdal: “ Hasan Hüseyin’in beşiği/ o da yine ağaçtandır.” Mevlana: “ Güzel yüz aynaya âşıktır.” İlhan Kemal:” Aynen senim. Verecek hiçbir şeyim yok. Can? – Bende değil. Uzun; zaman! Hayat, kısa.” Goehe:” Yalancı insanların varlıkları, kendi varlığımızı içinde seçebildiğiniz aynalardır.” Ömer Hayyam: Sen kendi güzelliğine vurgunsun: Ben ayna tutar gibiyim sana.” Yunus Emre: “Dost sureti göz güldürür/ Bakan kendi yüzünü görür.” Tao: “Kapımı ardına kadar açıp bekleyeceğim.” Necip Fazıl Kısakürek: “Bu yağmur kanımı boğan bir iplik.” Melih Cevdet Anday:” bir çift güvercin havalansa/ yanık yanık koksa karanfil.” Necati Cumalı: “ buğdaydan öğrendim şiiri/ canım karabuğdaydım.” Ahmet Haşim:” Şu bakır zirvelerin ardından/ Bir süvari geliyor kan rengi.” Ece Ayhan: “Süleymaniye delileri, yunmuş yıkanmış.” Harabi :” kesenin dibini deldi züğürtlük.” Yaşar Nabi Nayır:” Altın renkli gözleri yanan bir semaverdi.” Orhan Veli Kanık:”Beni bu güzel havalar mahvetti.” Cemal Süreya:” Sabahlara kadar koynumda yatmışsın.” Attila İlhan:” Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.” Ahmet Muhip Dranas:” Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam.” Can Yücel:” Bileklerimizi morartmış yeni alman kelepçeleri.” Fazıl Hüsnü Dağlarca:” Nice uzak olsada / sevgilimizi bize gösteren.” İlhan Berk:” Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar.” Veysel Çolak:” Beklemek bir şarkının anlattığı/ birden kanatıp kalbini çayları renklendirmek…” Hilmi Yavuz:” Acının vergisini verdin, gülün haracını ödedin.” Haydar Ergülen:” Ben bu çocuğu bir yerde unutmalıyım.” Yaşar Bedri:” Bak bu benim boşluğum/ ikimizin arasında / büyüyen ayna.” Özdemir İnce:” Bir şiir çığırtkan bir duvar ofisi.” Süreyya Berfe:” Köy hayatı gibi uzak.” İsmet Özel:” Tez kızaran güllerden sakın.” Müslim Çelik:” Ey can, hançer suda kımıldar, yüreğe saplı bıçak.” Hüseyin Ferhad:”Akşam cebirle iner Herata.” Hüseyin Çiftçi: “düşünce bozacak/kafa aramalı” Enver Ercan:”Dilim sana değse/ uyanıyor sözcükler.” Küçük İskender:” Çünkü her devrim, lüzumsuz ölümlerle sakatlanmıştır.” Hilmi Haşal:” Nasılsa uyanmamış çocuktur Bursa; uyuyor.” Baki Ayhan. T:” Uzak iklimlere dönüşüyor kardeşlerin sesleri.” Mustafa Fırat:” Elimde küs çiçekleri ve ayrılıklar şimdi.” Fuat Çiftçi:” İnsana işleyen / uğur mu acı.” Erkan Kara:” Gülün özünü ararda şimdi cisminden kaçardı.” Özlem Tezcan Dertsiz:” Aklımda / Heveslerimin çıkardığı cılız fırtına.” Ölüm, ana rahmine yeniden düşmektir. Tıpkı şiirin ne zaman geleceğini bilmediğimiz gibi. İşte ölümün güzel yanı ebediyen düşte uyumaktır. Oysa özde yatan dizenin anlamı öyle tanrıyı inkârcı değildir. İnsanın o anı sanki eldesinde başka bir âlemde değişik bir sıfatla var olacağını sanmasıdır. Belkide klasik anlamda şiir böyledir. Aniden, gizemle gelip yine aynı yoldan sırra kadem basacaktır. Şiiri besleyen ana unsursa çok iyi okur olmadan geçmektedir. Şiir kötü okuyucuyu asla affetmez. Asıl deprem şiirin görünmeyen fay hatlarında meydana gelecektir. Sismik araştırmaların kırılmalarında ki haritalarda bu mevcuttur.
Not: Şiiri Özlüyorum dergisinin yirmi sekizinci sayısında yayınlanan”Şiirin Aşısı” adlı yazı dizgi ve edite işlemi yapılmadan önceki haliyle yanlışlıkla yayınlandığından orijinal hali otekileriz. net de yeniden yayınlanmıştır.
Zeki KARAASLAN
|