Google Reklamları
HENÜZ- Sedef Kandemir Öyküsü
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Kasım 21, 2008, 07:51:21 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  Ana Sayfa AnaForum Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: HENÜZ- Sedef Kandemir Öyküsü  (Okunma Sayısı 199 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 235





« : Ağustos 20, 2008, 06:44:08 ÖÖ »

Bazıları ıstırabın varlığını güneşi göstererek reddeder; o ise ıstırabı göstererek güneşin varlığını reddediyor.
                                -Kafka-




HENÜZ:

Marienberg durağından koşarak uzaklaşmaya çalışıyorum. Önümde oldukça uzun bir yol var. Koşuyorum hiçbir şey düşünmeden nefes nefeseyim.
Defalarca, cebimin yırtık astarından elimi sokup, montumun diplerinde bir yerde kalmış olacağını umduğum üçbeş kuruş bozukluğu da aramadım henüz.
İkinciel pazarından aldığım deriden yapılmış işlemeli el işi çantamın büzgülü ağzını açıp, içindekileri yere boşaltmadım ve bir sürü ıvırzıvırın arasında bulduğum yirmi Feniğe bir mucize görmüşçesine şaşkın gözlerle bakıp kalmadığım zamanı geride bırakarak koşuyorum.
Marienberg durağından hemen uzaklaşmalıyım. İlerde bir köprü var, biliyorum. Yüzüme çarpan rüzgârı geçer geçmez ordayım.

 
Rüzgâr oldukça sert ve soğuk. Görüntüler; yanı başımdan hızla geçip gidiyor. Köprüye ulaşmama ne kadar zaman kaldığını bilmiyorum. Taş köprünün sağlam, güven verici korkuluklarının kenarına aralıklarla dizilmiş aziz heykellerinin gözlerine de bakmadığım anları koşuyorum henüz.
İlerde beni bekleyen ne olabilir? Bilmiyorum. Okulun kapısından girip, derin sessizliği yarıp, kantine çıkan merdivenlerden uçaradım çıkmadım. Dersin çoktan başlamış olduğunu, okulu derin bir sessizliğin kapladığını, bana terk edilmiş hissini verecek kadar ıssız geldiğini fark etmedim. Rüzgâr hala içimde. Okul binasının koridorlarından koşarak ilerlerken, beynimde ondan kalan bir sersemlik, serserilik hissetmiyorum ve hangi yöne gideceğini bilmeyen bir bulut kadar pus yok gözlerimde henüz. Hiçbir şey bilmiyorum.

Kantindeki boş masalara göz gezdirip, bir hayalet gibi aralarında dolaşmadım. Biraz ilerdeki kahve makinesine doğru yürüyüp, bu aptal makinenin bozulmuş olabileceğini düşünüp, elimde kalan son kuruşları atıp atmamak arası çelişkiye düşmedim kendimle.
Küçük,  plastik bir bardağın tamamını doldurmayan o sıcak kahveyi alma tutkusu ve kahvenin ardından içemeyeceğim bir sigaranın arzusuyla çekeceğim acı arasında bocalamadım.
Birinin aniden gelme olasılığıyla telaşlanıp, yine de duvar kenarlarında dizilmiş, uzun bir boruya benzeyen metal çöp kutularını karıştırmadım henüz.
 
Tek bir izmarit lütfen! Sonuna kadar içilmemiş, tek bir izmarit olmalı.
Aybaşında aldığım sigaralardan artan, biriktirdiğim izmarit tütünleri çoktan bitti.
Kaç gün oldu; sigara içemediğim? Bir bir açıp içlerindeki tütünleri bir kavanozda topluyordum. Sigara sarmaya yarayan o plastik, kırmızı şeyin içine ince, ucuz sigara kâğıtlarından yerleştirip, ortasına bir tutam izmarit tütünümden koyuyordum: El sarması sigara yapmaya yarayan basit bir aletti; kenarındaki küçük düğmeyi sağa sola itip tekrar açtığımda ortasında bir sigara durduğunu görünce keyifleniyordu insan. Çok kötü kokuyordu izmarit sigaralarım, ağzımın içi acı bir tatla doluyordu ama o dumanın bağımlısıydım ben. Onlar da bitti. Henüz bitti, birkaç gün oluyor.
 
Sinir krizimi çoktan geçirdim; evden çıkmadan önceydi. O’na saldırdım, evet! Ve bağırdım: “Kalk hayvan” diye bağırdım. Teybin kulaklığını kafasından çekip, attım, “ Kalk ulan! ”  dedim, “Çocuğumuz aç!” dedim, “ Para göndermemiz lazım! ” dedim ardından.
 “Nasıl param yok dersin? Sen, en yüksek maaşı alıyorsun neredeyse, geri zekâlı! ” dedim.
“ siktir git! ” diye bağırmamıştı henüz. “Çık, hayatımdan” da dememişti, “Sana ne lan? ” dememişti. “Para benim, ister kumar oynarım, ister karıya harcarım, sana ne lan? Çıkın hayatımdan” dememişti henüz.
 
Kulaklığını tekrar takıp, müziğin sesini açıyordu. Bağırarak bir şeyler söylüyordum, çığlık atmaya başlamamıştım sanırım. Sabah telefon ettiğinde annem; “ Para lazım, çocuğun ihtiyaçları bitmiyor, bende sadece emekliyim biliyorsun” demişti. “ Tamam ” demiştim. “Çalışamıyorum yasak, yakalayınca sınır dışı ediyorlar biliyorsun, iznim yok” demiş miydim? Hatırlamıyorum ama aptal bir kadının evinde ütü yapmaya gittiğimi söylememiştim henüz. Kadının verdiği paranın sadece yol parası ve sigara masrafımı karşıladığını anlatmamıştım. Kadın kaçak çalıştığımı biliyordu ve verdiği paraya razı olacağımı da biliyordu.
Annem de tüm bunlara üzülecekti biliyorum. Biricik yavrusu, gözünden esirgediği, ömrünü uğruna feda ettiğini kafasına kakarcasına defalarca söylediği kızı bu serüvenin sonunda onun biricik torununa daha iyi yaşam koşullarıyla eli kolu dolu dönecek diye gözyaşlarıyla yolculadığı umuduydum ben. Şimdi, aptal bir kadının ütülerini yapmak zorunda kalmam derhal ölmesine yetecek bir darbe olurdu kalbine inen.
Kadının anlaşmamızın dışına çıkıp halıları, camları, kapıları silmemi istediği gün, kapıyı çarpıp çıktığımı da söylememiştim. “ Evet, evet okulu ihmal etmiyorum, evet. Bırakmayacağım biliyorsun, evet! Geleceğimi düşünüyorum. Evet, haklısın! Altın bilezik olacak, bu dili öğrenmem şart; asla duygularımı anlatamayacağımı, kendimi tam olarak ifade edemeyeceğimi bilsem de öğrenmeliyim. Evet, çok haklısın anne! Hatalarımı düzelteceğim tamam!” demedim:
“ Peki” demiştim sadece “ Yakında herşeyi düzelteceğim”.

O duraktan uzaklaşmaya çalışıyorum hızla koşarak. Köprüye ulaşmama az kaldı biliyorum. Biraz ilerde - şarap tepeleri diyorum adına - üzüm bağlarının sıralandığı tepenin yamaçlarının altında hemen,  kahverengi sularıyla kuzey denizine doğru yol alan Main nehri var. Onun üzerindeki köprüyü aşıp, karşı kıyıya geçeceğim. Rüzgârın yanaklarımı hissizleştiren darbelerini henüz hissetmiyorum. Marienberg durağı, hemen az önce geride bıraktığımı sandığım anılarla peşimde sanki.

Biraz önceydi; yakalandım sonunda. Kontrol memuru olduğu kilometrelerce uzaklıktan dahi belli olan adamı nasıl oldu da dalgınlığıma geldi fark edemedim. Bir anda sesini duydum yanı başımda “ Bayan biletiniz lütfen”.
Aylardır idare ediyordum oysa; okula bilet almadan gidip gelebiliyordum uzun zamandır. Ucuz bilet almama yarayan talebe kartım da var üstelik.  İlk günlerdeki heyecanımı yitirmem sebep oldu yakalanmama, bir anlık dikkatsizliğim.
Günü, saati belli olmayan bildik kontroller güya bunlar ama kontrol görevlileri bence ne kadar halkın arasında tanınmayacaklarını düşünerek gezinseler de sivil polisler gibi; Dünya’nın her yerinde tanınır bence. Görevli memura yakalanmak kaçak yolcuların kâbusu ve kaçaklar uyanık olmak zorundalar. Bu yüzden; affedilmez bir hataydı benim yaptığım.
 
“Aylık kartımı diğer çantamda unutmuşum, ah, cüzdanım nerede? Cezalı da olsa ödeyeyim mi? Tamam, param yok, kimliğim var tabii, öğrenci kartım da var, buyurun”.
Auslander ha? Türkin ha?
“Ah şey, eşim ülkenizde bir sanatçı, evet şehir tiyatrosunda, dansçı kendisi. O kadar zarif bir iştir ki dans, başka bir dünyada sanırsınız kendinizi.” Demek isterdim bu dilde ama nasıl bir araya getirilir duygularım, onların duygularıyla nasıl çakışır henüz öğrenmediğim için susuyorum.
 “Hadi canım” der gibi bir bakışla beni tepeden tırnağa süzdüğünde daha da soğuyor gözlerinin açık mavisi adamın. “Sizin Ülkenizde sanatta mı yapılıyor? Biz develer var sanıyorduk” sözleri geçiyor aklından eminim.
Gözleri vücudumun her zerresinde dolaşıyor. Diğerlerinin ayıplayan bakışlarıyla karşılaşmamak için gözlerimi çeviremiyorum ondan.
Ausschwitz’in kapısından içeri giren tutuklu kafilesinin içinde olsam bu kadar aşağılanmış hissetmezdim kendimi; çünkü yalnızım, tek başınayım, benden başka tutuklu yok şu anda.
O kafilenin içinde hiç olmazsa birbirimize dayanarak yürür giderdik gaz odalarına doğru.
Başkalarına örnek olmam için oldukça yüksek sesle uyarılıyorum; davranışımın ayıp olduğu hatırlatılıyor.
“Bu ülkenin kuralları var biliyorum. Sistemin kuralları var. Şu anda burada olmama neden olan kurduğunuz sisteminizin, tükürdüğüm dünyanızın kuralları var, ülkemde de geçerlisiniz, biz ondan buradayız, efendim.”  Diyemiyorum.
O buz gibi bakışların önünde, gözlerimi yere indiriyorum: Utançla.

Bir hırsız gibi; kaçıyorum indiğim duraktan köprüye doğru. Karşıya geçtiğimde okula yaklaşacağım, önümde sadece bir yokuş kalacak tırmanabilirsem; bildiğim henüz bunlar geleceğe dair.
Rüzgâr ve soğuk; duyularımı giderek hissizleştiriyor. Düşüncelerim uyuşuk akan şu nehir gibi; kahverengi sularını görebiliyorum artık. Sigara içmem lazım.
Yol kenarlarında aramaya utanıyorum hala. Temiz millet bunlar; bulmama imkân yok tesadüfen de olsa atılmış yarım bir izmariti aniden süpürüp yok ediyorlar.
O duraktan var gücümle uzaklaşmaya çalışıyorum.
Birazdan adımlarımın ağırlaşacağını, köprünün sonuna kadar devam edemeyeceğimi sanıp, korkuluklara doğru ilerleyeceğimi, oradan aşağıda akan çamur rengi suları seyre dalacağımı bilemiyorum.
Köprünün ortalarına geldiğimde ağırlaştığını hissettim adımlarımın. Devam edemeyeceğimi anladım. Bundan sonrasına devam edemeyeceğimi hissediyorum. Korkuluklara yaslanıp dinlenmem lazım. Ders çoktan başlamıştır. Frau Groeber, ben olmayınca o yunanlılardan birine okutmuştur konuyu. Kadın, her ders benden istiyor o gün işlenecek konuyu okumamı. On sekiz milletten oluşan öğrencilerle dolu salon.
Yunanlılar dört kişi; ikisi Kıbrıs’tan gelmiş. Bir seferinde itiraz etmişti içlerinden biri; neden ben okuyor muşum her ders? Başkaları da okumalıymış. İyi de İtalyan kız okuduğunda İtalyanca konuşuyor zannediyoruz; İspanyol ve Portekizlilerde öyle ve diğerlerinin olduğu gibi kimisi hiç beceremiyor.

Yunanlılar (şe) harfini telaffuz edemiyor; tüm (şe’ler)  (se) oluyor onlar okurken. Dostça gülümsüyorum ona aptal aptal sırıtıyorum itirazı karşısında; “Şe’ leri söyleyemiyorsun ya” diyemiyorum. Kıbrıslı kızla arkadaş olmama da sinirleniyor bir tanesi ama, o kız beni seviyor hissediyorum.
Suriye’den gelen sarışın, mavi gözlü Arap gençle de tartıştım. Arap kahvesi mi ünlü yoksa Türk kahvesi mi? Diye az daha kavga edecektik. İtalyan ve Çekoslavakyalı kızlar beni onayladılar. Yalnız kalan Suriyeli genç alaycı bir tavırla “Aslında” dedi “ Kahve Brezilya’da yetişir”.  Kahve, Arap Kahvesi diye kalsaydı belleklerde böyle der miydin? Der gibi bakıyorum karşılığında. Ezilmişliğimize karşı koyacak değerleri sunmam gerekmiş gibi tuhaf çabalara girişiyorum. Aklıma Türk kahvesi geliyor.

Japon kardeşlerle karşılaştığımızda, birbirimizi sadece başımızı eğerek selamlıyoruz, sessiz sedasız kişiler, ödevlerini hiç aksatmadan hocaya zamanında teslim eden yok onlardan başka.
İranlı arkadaşın babası tarih profesörüymüş. Asya’nın birçok ülkesini gezdiğini söylüyor. Küçükken Amerika’ya dahi gitmişler. Savaş sonrası kaçmışlar İran’dan, buraya sığınmışlar. Babası şimdilik işsizmiş, annesi bir fabrika da iş bulmuş. Otobüs beklediğimiz birgün bana Tahranın çok güzel bir kent olduğunu, İran’ın doğal yapısının buralardan çok daha güzel olduğunu anlatıyor, karşı tepelerdeki üzüm bağlarına dalıyor bunları anlatırken gözleri.
Nijeryalı sınıf arkadaşımın yüzünden saldırıya uğradım. Benimle aynı güzergâhta oturuyordu. Ayrı otobüslerle geldiğimiz ortak bir duraktan biniyorduk tramvayla okula gitmek için. Kentin neresinde yaşadığını bile bilmiyordum. Sınıfta onunla muhatap olan tek arkadaşı benim. Bana plastik bir çanta hediye etmişti; icra memurlarının taşıdığı siyah, fermuarlı bir çantaya benziyordu. “İstemem sağol” demiştim, “olsun elinde taşıma kitaplarını” diyerek ısrarla verdi çantayı.

Saldırının olduğu gün, motorsiklet sesini henüz fark etmemiştim otobüsten indiğimde. Eve ulaşmak için çevre yolundaki kavşaktan karşıya geçmem gerekiyordu. Birkaç adım atmıştım ki yanıbaşımda gördüm motoru. Başında koyu renk bir kask vardı sürücünün ama genç olduğu belliydi. Gaz pedalına basarak motorun homurtusunu arttırıyor, bir yandan bana bir şeyler söylüyordu. “Saati mi soruyorsun?” diye bağırdım. Ne söylediğini anlayamıyordum gürültüden. Kolumdaki saati gösterdim. “Ben yabancıyım anlayamıyorum sizi.”
Birden belime sarılıp, beni kendisine doğru çekti. Göğsümde hissettiğim acıyla çığlık attım. Bir eliyle kavramış canımı yakıyordu. Bildiğim tüm almanca küfürleri savurdum. Kaskını hafifçe araladı, “ Siyahları mı seviyorsun?” dedi bana. Avazım çıktığı kadar “ Ben Türküm aptal herif” diye bağırdım. “Auslanderim ben!”…
Afallayarak beni geri itti. Motoru çevirip oldukça ileriye doğru gittikten sonra tekrar bana doğru döndürdü ve üzerime sürmeye başladı. Yanda bariyerler var, kaçacak yerim yok, çevre yolu burası, yan taraf orman. Ev ilerde görünüyor ama yoldan başka kaçacak yerim yok. Yolun ortasına ilerledim, bir elime çantamın oldukça uzun sapını bileğime dolamaya başladım, tek silahım o. Havada döndürmeğe başladığımda çantayı, bir elimle motora gel diyordum. Gözlerimi kısıp, başımı salladığımı gördüğünde kararlı olduğumu fark etmemesine imkân yoktu. “Hazırım gel ulan, kim kimi becerecek göstereceğim sana”
Yavaşlattı motoru ve birden direksiyonu çevirerek tekrar geldiği yöne döndü, hızla uzaklaştı yanımdan. Kaskı araladığında tanımıştım o’nu; her gün durağın arkasında ki evin önünde toplanan motorlu çoluk çocuktan bir tanesiydi. Yani türediler, saçlarını kazıtıp, grafiti şekiller çiziyorlardı kafalarına.

Kalp atışlarım henüz durulmadı. Soluk soluğa korkuluklardan eğilmiş nehri seyrediyorum.
Aşağıda akan çamur rengi suların dibi gözükmüyor köprünün üstünden baktığımda. Balçık çamurla kaplıdır dibi, balık da yaşamıyordur buralarda, gökyüzünün gücü de yetmiyor bu sıvı balçığın rengini değiştirmeye. Köprünün kenarlarına dizilmiş aziz heykellerinin çoğu Meryem’in Efes heykelinde olduğu gibi kollarını çaresizce iki yana doğru bırakmış olarak tasvir edilmiş.
“Tamam, teslim oldum Tanrı sensin” diyorum içlerinden birinin taştan gözlerine bakıp;  bu ülkede yaşayan herkes böyle demiyor mu?
İki seçenek sunuyorsun bana. İkinci seçeneği tercih edeceğimi biliyorsun. Son arzumu da biliyorsun:  Tek bir sigara, lütfen! İzmarit olsa da razıyım. 

Koşuyorum; Marienberg durağından, o köprüden ve üzerimdeki gözlerden biran önce uzaklaşmak isteğiyle koşuyorum. Sürekli içinden geçtiğim belirsizliğin ötelerine doğru koşuyorum. Rüzgâr ve zaman çok geride kalıyor. Nereye varacağımı bilmiyorum henüz…



Sedef Kandemir 2008



(Bu öyküm üyesi bulunduğum başka iki sitede yayımlandı. Ötekileriz okurlarıyla da paylaşmak istedim.

Gerekli görülüyorsa kaldırılabilinir)


Moderatöre Bildir   Logged

"Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi".
-Sabahattin Ali-
Transferci
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 102




WWW
« Yanıtla #1 : Ağustos 20, 2008, 03:48:17 ÖS »

Sevgili Sedef: foruma eklemiş olduğunuz bu çok değerli ürününüzü silmeye, silinmesini önermeye elim dilim varmamakla birlikte bundan sonraki eklemelerinizde hassasiyet göstereceğinizi umarak Ötekileriz Kuralları 5.maddesini anımsatırım.

En derin saygılarım ve sevgilerimle.



5. ÜRÜNLER SİZE AİT VE ELEKTRONİK ORTAMDA İLK KEZ otekileriz.net’de YAYIMLANIYOR OLMALIDIR.
Ekledikleriniz öznel ürünleriniz olmalıdır. Ötekileriz Girişimcisi olmayanların ürünleri, ancak size ait ü.s.t.e.ki.f. lerinizde (ü.s.t.e.k.i.f.'in Açılımı : Ürün-Sanatçı- Tanıtım- Eleştiri- Kuram- İnceleme Fırtınalarınız) değerlendirebilirsiniz. Varsa alıntılarınız; kaynağını açıkça göstermeli ve ürününüzün beşte bir oranını geçmemelidir.

Matbuat hariç, SOMUT ÜRÜNÜNÜZÜ İLK KEZ SİTEMİZDE YAYIMLANIYOR OLMALISINIZ. ELEKTRONİK ORTAMDA ÖNCEDEN YAYIMLANMIŞ OLAN ÜRÜNLERİNİZİ ÖTEKİLERİZ SİTESİNE SUNMANIZ KESİNLİKLE YASAKTIR. ü.s.t.e.ki.f.lerinizde konuya uygun alıntılar yapabilirsiniz. Ötekileriz’de yayımlanmış olan ürününüzü, başka adresli elektronik ortamlarda yayımlamanız halinde ise, ilk kez otekileriz.net adresinde yayımladığınız dipnotunu eklemeniz önerimizdir.
Moderatöre Bildir   Logged

Bana da Transfer işi yüklendi.
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 74





WWW
« Yanıtla #2 : Ağustos 21, 2008, 08:26:28 ÖÖ »

Sevgili Sedef,
harika öykünüzü bu sabah bitirebildim. (işlerimden dolayı) elinize sağlık. duygu dolu, hüzünlü bir öyküydü.

“Sizin Ülkenizde sanatta mı yapılıyor? Biz develer var sanıyorduk” sözleri geçiyor aklından eminim." kısmına çok güldüm.
Güzeldi.


Moderatöre Bildir   Logged

ah bu lambalar, küçücük cılız lambalar…
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 235





« Yanıtla #3 : Ağustos 29, 2008, 10:55:37 ÖÖ »

Sevgili Transferci

Önerilerinizi bundan böyle dikkate alacağım tabii ki. Aslında bidiğim bir konuydu ama Ötekilerizdeki arkadaşlarımla da paylaşmayı çok istemiştim. Bu seferlik anlayış gösterdiğinizden ötürü size çok teşekkür ederim.

Eylül kapıda yeni ürünlerle buluşuruz umarım.


Mehmet ak, oldukça uzun bir öyküyü okuduğunuz için ayrıca teşekkür ederim. Oralarda suskun acılar yaşandı ve yaşanıyor. Acı çeken kesimin içinde yer almak için köyden gitmiş olmanız ya da bir fabrikada işçi olmanız lazım değil, sistem kurbanlarını öğütürken sınıfsal ayrıcalığına bakmıyor insanın.

Birilerinin sesi olmak gerek.
Moderatöre Bildir   Logged

"Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi".
-Sabahattin Ali-
EminEser
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 39





« Yanıtla #4 : Ekim 06, 2008, 07:34:54 ÖS »

   Sevgili Sedef, bir ses versen artık. Yeni öykülerinle merhaba demeni bekliyorum...
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!