Google Reklamları
KİMLİK NO 666 / 3.romanım
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 23, 2012, 11:54:22 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: KİMLİK NO 666 / 3.romanım  (Okunma Sayısı 3251 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« : Temmuz 21, 2008, 12:08:58 ÖS »

Adını şimdilik saklı tuttuğum*, yakında matbaa baskısı çıkacak olan 3.romanımın ilk bölümünü yayımlıyorum.


-----------------------------------------------------------

ISBN nosu alındıktan sonra romanın adı açıklanmıştır.31.07.2008
« Son Düzenleme: Ağustos 01, 2008, 12:13:52 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #1 : Temmuz 21, 2008, 12:10:14 ÖS »

1

        Adana’nın akşam kızıllığında, trafiğin en yoğun olduğu baraj yolunda seyreden canı burnunda sürücülerden biri de, Cinayet Bürosu Dedektiflerinden Behram'dı.
   Günün yorgunluğunu olanca ağırlığıyla üzerinde taşıyordu...
   Önceki akşam, ruh çağırma seansı esnasında Salim'in feci ölümü, Ziya’nın şok geçirmesiyle sonuçlanan olayla ilgili soruşturma dosyasını, olağanüstü bir çaba harcayarak bugün sonuçlandırıp Adana Cumhuriyet Başsavcılığına gönderebilmişti.
   Fezleke ekinde Salim’in beyin kanaması sonucu öldüğüne dair Adli Tıp Raporu olmasına rağmen, Savcılık; Ziya’nın inanılması imkansız anlatımları ve görünür psikolojik bozukluğu nedeniyle, şüpheli ya da tanık sıfatlarından hangisinin ona uygun olacağı çelişkisine düşmüş, ama öncelikle bu sıfatlara uygun akli ve ruhi melekelere sahip olup olmadığı hususlarında rapor alınması için Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk edilmesi yönünde talepte bulunmuş ve nöbetçi mahkeme bu talebin kabulü doğrultusunda karar vermişti.   
   İlk kez böyle bir olayla karşılaşmıştı… Eşlerinin; Salim ile Ziya’nın evde yalnız kalma isteklerini yerine getirip, yaklaşık üç saat sonra geri döndüklerinde gördükleri dehşetin şokunu atlatır atlatmaz ‘Polis İmdat’ı aramalarıyla olay kendilerine intikal ettirilmişti…
   Behram ve görevdaşları olay yerine ulaştıklarında uzun masanın bir ucunda sırtı sandalyeye dayalı halde oturan Salim'in, karşısına denk düşen duvara sabitlenmiş akı yeşillenmiş gözlerinden ve iyice açılmış ağzından akan kanlar daha kurumamıştı. Yüzü; gerilim filmlerinde maktulü oynayan aktör üzerinde iyi iş çıkarmış bir makyajcının eseri gibiydi.
   Masanın diğer ucunda, yüzünü kapattığı ellerini indiren Ziya, korku dolu gözlerini kendisine odakladığında ilk bağırtısı, "Uzak dur benden!... Uzak duuurr!..." olmuştu.
   Emniyet sorgusunda da kendisini her gördüğünde aynı korku ve panik hallerini sergilemiş, "Taşıyıcı!... Lanetli!..." diye hitap ederek, "Uzak dur benden Kont-Kontes Ruhu!... Şeytanın barınağı…" gibi anlaşılmaz sözler sarf etmişti.
   Anormal tepkileri nedeniyle onunla yüz yüze gelmemeye özen göstererek ve yardımcısını yönlendirerek soruşturmayı tamamlayabil-mişti.
   Eşi; Salim’in şimdiye kadar hiçbir ciddi sağlık sorununun olmadığını defalarca ifade etmiş, Ziya’nın eşi ise, ruh çağırma seanslarını Salim ile kocasının ayda birkaç kez tekrarladıklarını, eşini hiç böyle görmediğini, Salim’in ölümüne üzüntüsünden şoka girmiş olabileceğini söylemişti.
   Bu olay, hâlâ birçok karanlık noktayı barındırıyordu. Yine de kendi üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştı. Bir dosyayı daha adliyeye sevk etmenin yorgun keyfini yaşıyordu…

   Önünde alabildiğince uzanan araç kuyruğu yokmuş, sanki yol vermeyen kendisiymiş gibi kornasını sürekli çaldıran ardındaki aracın sürücüsüne küfürler savurdu…
   Tatmin olmamıştı… Küfürlerini duyuracaktı… Camı indirdi…
Camdan çıkardığı başını arkaya doğru çevirip, "Kornayı ne bağırtıyorsun lan! Görmüyor musun trafiği?" deyip, el hareketleriyle de bunu vurgulama teşebbüsünü cep telefonunun zili önledi.    
   Çağrı bırakan kızı Bircan’dı…
   Gözlerini önündeki araçtan ayırmadan aradı…
"Efendim Kızım?"
   "Babacığım, annem yemeğe gecikecek mi diyo?"
   "Baraj yolundayım kızım! En geç on dakika sonra evdeyim."
   "Baba! Papağanımı aldın mı?"
   Nasıl olmuşta unutmuştu?... "Allah kahretsin!" dedi içinden.
   Kızının hatırlatmasına sevinmişti. Turgut Özal Bulvarında bulunan Pet Shop’dan alabilirdi.
   "Unutur muyum hiç!... Seninle tanışmak için sabırsızlanıyor."
   "Teşekkürler Baba!... Anne!... Babam papağan almış, konuşan papağan!..." sesleri Behram'ın kulağını doldurdu.
   Önündeki taşıtlar hareketlenince, "Görüşürüz kızım!" sözlerinin karşılığını beklemeden cep telefonunu kapadı.
   
Trafiğin akışına uydu… Lamba kırmızıya dönüşmeden kavşağı geçebilmişti.
   
   Papağan alacağı işyerinin kapanmamış olması için dua ediyordu. Aksi halde Büyük HiperMarkete kadar gitmek zorunda kalacaktı. Bunun sadece akşam yemeğini yarım saat geciktirmesi anlamına gelmeyeceğini biliyordu…
Kızları Bircan’ın hatırına evliliklerini yürütmek zorunda kaldığı Feride’nin, kaşları çatık, gözleri kısılmış, her an üzerine saldırmaya hazır yüz şekliyle, ağzından tükürükler saçarak,  ‘Hani on dakika demiştin!...’ başlangıçlı hakaretlerini de işitmek zorunda kalacaktı.
   Neyse ki araçlar hızlı seyretmeye başlamıştı. Bazı araçların tâli yollara sapmasının hatırı sayılır payı vardı bunda.

   Telsizden gelen bir anons dikkatini çekti. Kulak kesildi…
   Anons; 'Bir adamın, eşini silahla kovaladığını…' içeriyordu.
   Nasıl olsa görev başında olan polis memurları da aynı anonsu duymuşlardır...
   Ya suç mahalline uzak noktalarda iseler?... Olasılıkların kötüsü gerçekleşecekse?… Trafiğin yoğun olduğu bu saatlerde zamanında yetişemezlerse?...
   Hastalık düzeyindeki kuşkuculuğu nüksetmişti yine.
   Olay mahalli, seyir halinde olduğu yola yakındı.
   Ani bir kararla, geçmek üzere olduğu kavşağa direksiyonu sola kırarak dönüş yaptı.
Az kalsın önündeki aracın sol tamponuna vuracaktı…
   Arada kornayla uyararak araçların yol vermesini sağlıyordu...
Eşini ve çok sevdiği kızını biraz daha bekletecekti…

   Acele etmeli, vaktinde ulaşmalıydı... Karı-koca arasındaki tartışma ve kavgaların çoğunun yaralamayla, hatta ölümle sonuçlandığı yıllık emniyet raporlarında ve hafıza dağarcığında kayıtlıydı. Birçok dosya bu türden cinayetlerle doluydu. Dosya sayısı bu akşam için artı bir olmadan yetişmeliydi…
   Olay mahalline tez elden ulaşmak için kestirme yolları, ara sokakları tercih ediyordu.   Bu arada, 'Olay mahalline varmak üzere olduğunu…' telsizden anons etmeyi ihmal etmedi.
   
   Yeşil Park’a üç-dört dakikada ulaşabildi…
Parkın arka tarafındaki iki apartman arasındaki boşlukta görünen kalabalık, sanki olay mahallini işaret ediyordu.
   Kalabalığa üç adım kala fren yaptı. Ani duruşu nedeniyle otomobil büyük bir gürültü çıkararak ve kırk beş derecelik açı yaparak sola savruldu.
   Otomobilden çıkan diş gıcırdatan ses ve burun dolduran lastik kokusu, kalabalıktan  birkaçının dikkatini çekmişse de bu kısalığıyla kaldı ve onlar da çevresini kuşattıkları adamı izlemeyi kaldıkları yerden sürdürdüler. 
   Behram, seri hareketlerle kontağı kapatıp, otomobilinden indi. Belindeki silahı çıkarıp emniyetini açtı ve ağzına mermiyi sürdü.
   "Polis!..." diye bağırdı... Kalabalığın en arkasında bulunan biri uyarıyı yanıtladı.
 "Buyur abi!"
 "Ne oluyor burada?.." 
   Adam, insanlardan kurulu çemberin ortasında bulunan şahsı işaret ederek, "Karısını kovalamayı bıraktı! Kendisini öldürecek!…" diye bağırdı heyecanla.
   Behram, silahını sağ kalçasının arkasına gizleyerek, kalabalığı yarıp öne çıktı..
   Uzun boylu ve atletik yapılı, esmer ve dağınık saçlı, otuz beş yaşlarında olan bir adamın, sağ elinde tuttuğu 7.65 lik tabancayı şakağına dayamış, gök mavisi rengindeki gözlerini karşısına denk düşen kalabalığa sabitlemiş halde durduğunu gördü.
   Seyirci kalabalığında bulunan bir adamın zorla zapt etmeye çalıştığı onaltı yaşlarındaki kız çocuğu dikkatini çekti. Hıçkıra hıçkıra ağlarken, "Babaaaa!!!... Babaaaa!!!... Yapma!... Yapma!... Yapma Baba!..." diye yalvarıyordu.
   Behram, olanca gücüyle haykırdı.
   "Sorunun her ne ise, böyle çözemezsin!... Silahını bırak!... Elbirliğiyle yardımcı olalım!"
   Sessiz kalabalıkta bulunan yaşlı bir adamdan destek geldi.
   "Beyefendi doğru söylüyor Durukan!... Kendine acımıyorsan kızına acı bari!"
   Şakağına silahını dayamış olan Durukan, bu çağrılara kapalıydı.
   Cam donukluğundaki gözleri, davul derisi gerginliğindeki yüzü, elektrik yemiş gibi kabarmış saçları, iki yana açtığı bacakları, silah tutan kolu, inip şişen kaslarıyla damarları çözülmeye ve değişime ayna olamadı...
   Hipnoz olmuş bir insan görünümündeydi.
   Alnından tane tane akan ter damlacıkları olmasaydı, ona ‘dondurulmuş bir insan’  denebilirdi.
   Aniden anlaşılmaz bir uğultu yükseldi kalabalıktan …
   Durukan, ağlayarak yalvaran Ceylan adlı kızına, 'Gel!' işareti yapıyordu.
   Ceylan, bu işaretten güç alarak Babasına ulaşmasına engel olan elden kurtulmayı başardı. Bunda onu tutan elin bir anlık bilinçli  zafiyetinin büyük payı vardı.
   Ceylan, ok gibi fırlayarak babasına ulaştı. Çömelerek bacaklarına sarıldı. Şimdi; ağlaması daha şiddetli sürüyordu. 
   Durukan, bacaklarına kenetli kolları açtı…
   Kızıyla yüz yüze gelinceye değin çömeldi.
   Ceylan kollarını bu kez babasının boynuna doladı.
Durukan, sağ elindeki tabancasını şakağından ayırmadan sol kolunu kızının beline dolayarak karşılık verdi. 
   Ceylan’ın "Baba, Baba! Kendini öldüreceksen beni de al. Yalnız bırakma beni!... Ben sensiz ne yaparım babacığım!..." yalvarışları kulaklarda çınlıyordu...
Gözlerindeki belli belirsiz nemlenme yoğunlaştı… Gözyaşları ve alnından akan ter, kızının ter ve gözyaşıyla birleşerek, her ikisinin yanağının bitiminden kızının yakasına akmaya başladı.
   
   Kalabalıktan uğultuyla karışık alkış sesleri geliyordu.
   "Aferin kıza, babasını iyi etkiledi…"; uğultudan çıkan baskın sesti.

   Gergin yüzler gevşemişti. Ceset bekleyen gözler, ilk çocuğunun doğumuna tanıklık yapan bir babanın gözlerindeki gibi yaşam ışıltılarıyla dolmuştu. Soğuk endişe yerini; tatlı, heyecanlı ve sıcak duygu devinimlerine terk etmişti.

   Durukan'ın, "Seni yalnız bırakmayacağım!" fısıltısını kızından başkası duymadı.
   Namlusu şakağında olan silahını, aniden kızınınkine dayadı.
   Ceylan karşı koymuyor, aksine teşvik ediyordu…
"Hadi baba! Hadi baba! Beni seviyorsan durma!" 

   Behram, silahına davrandı. Baba ve kıza doğru adımladı. Onlara üç metre kala durdu. Bacaklarını ata biner pozisyonda ikiye ayırarak, her iki eliyle silahını kavrayarak, tek gözünü kapayıp, Durukan'ın başının görünür kısmını nişanladı.
   "Bırak silahını! Yoksa ateş etmek zorunda kalacağım!"
   Durukan gözlerini kırpmadan başını hafifçe Behram'a doğru çevirdi.
Göz çeperleri alabildiğince açılmıştı. Gözlerinden akan iri tanecikler, kaynağı kendinden değilmişcesine duygusuz akıyordu…

Behram, olasılıkları irdeliyordu…
‘Kızın, bu kadar çok sevdiği babası kötü olamaz… Ağlayan gözlerin sahibi kızına kıyamaz… Adam intihardan vazgeçmiş ve kızını kullanarak ortamdan kurtulmak istiyor olabilir…Yine de işi ihtimallere bırakmamak gerekir... Ya?...'
‘Ya!...’ en kötü olasılıktı… Nişancılığına güveniyordu. Bulunduğu mesafeden adamı yıkabileceğine emindi… Peki, olmasını arzuladığı sonucu amaçlıyor ve kızına zarar vermek istemiyorsa?... Bu halde, babayı vurmak, kızının ruhunu öldürmekle eşdeğer olacaktı…'

"Hadi Baba!... Hadi Baba!... Ya birlikte ölelim!… Ya birlikte yaşayalım!… N’olur Baba yalnız bırakma beni!!!..."
Durukan'ın çenesi kasıldı. Yanaklarında tikler oluştu. Kızını kendisine doğru iyice çekti.
Ceylan, boğazlanmak üzere olan, kaderine boyun eğmiş kurbanlık koyun gibi durağanlaştı. Kalabalık, derin bir sessizliğe gömüldü… Sadece bulunanlar mı?... Adeta tüm Dünya sessizliğe boğulmuştu… Dünya, barındırdıklarıyla kara bir deliğin içinde, mekanı ve zamanı yitik donukluğa girmişti sanki…
Bir el silah sesi bu donukluğun katili oldu. Durukan, sımsıkı tuttuğu silahının tetiğine bastı.
Ceylan'ın sağ şakağından giren kurşun, kan ve ilik saçarak öte tarafından çıktı. Parçalanan şakaklarından sıçrayan kan Durukan'ın yüzüne bulaştı.
Kızını sımsıkı tutan kolu hala gevşememişti. 
"Hayıırrr!" diye bağırıyordu. "Hayıııııııırr!!!..."
 
Soğukkanlılığıyla ünlenmiş Behram, az önceki olayın şokundan sıyrılamıyor, hiçbir şey düşünemiyor ve hareket edemiyordu. 

Durukan, silahı kendi şakağına dayadı. Küçük bir çocuğun parmakları kalınlığında, mor renge dönüşmüş boyun damarları inip şişiyor, burun delikleri kırmızı renge muhatap azgın bir boğanınki gibi açılıp kapanıyor, hırıltılı soluklarını sıklıkla alıp veriyordu.
Ağzını; dudaklarının kenarları yırtılıp, kan sızdırıncaya değin açtı.
"Kızım kurtuldu!... Ceylanım kurtuldu!..."
"Yapma!... Silahını bırak!... Yoksa!..."
‘Yoksa’ dan sonra 'Ateş etmek zorunda kalacağım!' sözlerini getiremedi Behram.
Kızını öldüren baba silahı bu kez kendi şakağına dayadı. Durum ciddiydi. Belki de intihar edecekti. Ona ateş etmek, intiharına yardımcı olmakla eşdeğerdi.
Belli belirsiz ona yaklaşmalı, etkisiz hale getirmeliydi…
Silah tutuş pozisyonunu bozmadan, gözlerini onun korkunç gözlerinden ayırmadan usulca yaklaştı.
"Amirim!..."
Arkasından seslenilmişti. Başını aniden geriye çevirdi. Cinayet masasında görevli polis memurlarından ikisiydi. Başını tekrar eski haline döndürdü.... 
Onlara bakmadan eliyle uzakta kalmalarını işaret etti.
"Kardeşim! Kızına kıydın, bari kendine kıyma!... Bırak silahını!..."
Durukan, gözlerini birkaç adım ötesinden seslenen Behram'a dikti. Yüzünde acı bir gülümseyiş oluştu. Bir insanın yaşayabileceği tüm duyguları; acıyı, tatlıyı, kederi, sevinci, umudu, çaresizliği, doğumu, ölümü, yokluğu ve varoluşu yansıtan bir gülümseyişti bu. Yüzü ve mimikleri yüz okuyucularının anlam çıkarmakta çok zorlanacağı derin bir kaosu yansıtıyordu.

Behram, içinde ılık bir sıcaklık hissetti… Titriyor ve gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Neler oluyordu?...
Gencecik kızını az önce öldüren ve şimdi ne yapacağını kestiremediği bir adamın bakışlarından etkilenmiş ona acımış ve ağlamaya başlamıştı.
"Yaklaşma!... Yaklaşma!... Benden uzak dur!..."
 "Bırak silahını!... Lütfen bırak!...  Sana yalvarıyorum…"
Durukan, sımsıkı sarıldığı kızının ölü bedenini göğsüne yapıştırdı ve gözlerini Behram'dan ayırmadan hafifçe eğilerek alnından öptü. Dudakları kanlanmıştı. Avını yemeyi henüz bitirmiş vahşi bir kurdu andırıyordu…
Silahını şakağına iyice bastırdı. Kolunun damar ve kasları kalabalıktaki insanlar tarafından rahatlıkla görülebiliyordu. Başını yukarıya kaldırdı. Kızının kanıyla bulanmış dudaklarını sonuna kadar açarak, haykırdı.
"Yüce Allah'ım!... Kızımı Şeytanın askeri olmaktan kurtardım!... Beni affet!... Bizleri bağışla!... Sana geliyoruz ya Rab!..."
Kalabalık nefesini tutmuş olanların etkisinde olacakları bekliyordu.
"Eşhedû enlâ ilâhe illâllâh ve eşhedû enne Muhammeden rasûlûllah!"
"Yapmaaaaaaaa!!!!...."
Behram'ın bağırtısını, bir el silah sesi, acı bir çığlık ve kemik sesi bastırdı.
Barut, yanık et ve kan kokusu ikinci kez Behram’ın ciğerini dağlamıştı.
Kalabalık tuttuğu nefesi aynı anda bıraktı. Uğultular yan apartmanın en üst katlarına, Ceylan’ın annesi Sibel’in kulaklarına değin ulaştı.
Kalabalık tepkisini; ilk cinayette sakladığıyla birlikte veriyordu…
"Allah kimsenin aklını başından almasın!..."
"Gül gibi kızına da kendine de yazık etti…"

Kızını saran kolu gevşemeden, sokağın parke taşlarına birlikte düşüverdiler…
Kanı; hala sıcaklığını koruyan kızının kanına karıştı…

İlk hareketlenen Behram oldu.
Birbirini sımsıkı kavramış iki bedenin yanına ulaştı… Durukan’ın elinin birkaç santim yakınındaki silahı ayağıyla uzaklaştırdı...
Eğilerek önce kızın nabzını yokladı…
Ölmüştü…
Behram’dan süzülen gözyaşları, alnından akan terle çene altında buluştu.

Durukan'ı yokladı. Nabzı yeteri şiddette olmasa da atıyordu.
Gözleri hafif aralıktı…
Behram, "Neden yaptın?... Nedeeenn???" diye bağırdı.
Durukan, dudaklarını kımıldatıyor, mırıldanıyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu…
Behram, eğildi. Kulağını Durukan'ın ağzına iyice yanaştırdı.
"Üz gü nüm… Baş ka çık ar yol kal mamış tı…"
Bu fısıltı düzeyindeki yanıt onun son sözleri oldu.
Başı yana düştü.
Durukan’ın nabzını tutan Behram’ın elinde ve beyninde ani bir elektriklenme oluştu...
Titriyordu…
Tüm bedenine yayılan bir titremeydi bu… Elektriğe tutulmuş gibiydi. Git gide gücünü daha şiddetli hissettiren bir elektriklenme…
Kalbi gömlek düğmelerini kopartacak şiddet ve sıklıkla çarpmaya başladı.
Şakakları; damarlarını çatlatacak, içindeki kanı dışarı fışkırtacak güçte atıyor, beyni zonkluyordu…
Ayaklarının altı, avuçlarının içi terlemeye başladı.
Kravatını ve gömlek yakasını gevşetti.
Beynine kan hücum ediyor, başı dönüyordu. Çevresindekileri karartılar gibi algılıyordu. Acıdan bağırmamak için sıkılan dişleri gevşedi ve diğer polislerin "Amirim!... Amirim!..." seslenişlerini dahi duyamadan, "Ahhhhh!.... Ölüyorum!..." diyerek yere yığıldı.

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Kemal Olcay
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 46


« Yanıtla #2 : Temmuz 21, 2008, 19:12:19 ÖS »

Bahattin
senin deyiminle devamı için  "sabırsız bekleyişlerde olacağım" üçüncü romanını kutluyorum.
Selamlar...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
ayse
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 278



« Yanıtla #3 : Temmuz 24, 2008, 09:40:58 ÖÖ »



Roman, uzun soluklu bir maraton!

okumaya başladık merakla, Bahattin bey

başarılar Smiley
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #4 : Temmuz 24, 2008, 17:44:09 ÖS »

Sevgili Ayşe ve Kemal, teşekkür ederim.

Matbaa baskısı çıktıktan sonra bazı bölümleri parça parça eklemeyi düşünüyorum. Selamlar.
« Son Düzenleme: Ağustos 06, 2008, 15:10:15 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #5 : Temmuz 31, 2008, 17:00:34 ÖS »

Kimlik No 666 adlı romanın kapak resmi:


* Kimlik_No_666_kucuk.jpg (96.44 KB, 550x385 - Gösterim: 285 kez.)
« Son Düzenleme: Temmuz 31, 2008, 17:07:46 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sahra
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 109


« Yanıtla #6 : Temmuz 31, 2008, 20:02:54 ÖS »

Sevgili kardeşim, arkadaşım, hiç bir karşılık beklemeksizin sanatın ve yazmanın erdemini birlikte yüceltmek için yola çıktığımız dost, kitabını şimdiden kutlarım. Çıktığında Paris'e de gönderirsin inşallah. Sen de kitaplarını insanlara ulaştırma konusunda tembel davranmassın umarım İlhan Kemal gibi. İlhan son kitabı "Hiç Kimsenin Bildiği"ni daha gönderecek, neyse ki çabalarımla edindim, bu noktada kırgınım şaire, şaka şaka.

Sevgilerimle.

Sahra MAVİ
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #7 : Ağustos 01, 2008, 12:12:52 ÖS »


Sevgili Ötekileriz Yöneticilerinden Sahra,

çok teşekkür ederim... Çıkar çıkmaz ulaştıracağım söz. Sevgi ve saygılarımla.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #8 : Ağustos 06, 2008, 14:58:22 ÖS »


KARAHAN KİTABEVİ
Merkez: Çakmak cad. çakmak plaza no:40/43
Seyhan-Adana
tel: (0 322) 363 05 84 fax: (0 322) 363 57 79
Şube: B. Angın Bulvarı Muhtarlar Sitesi
No: 69-70-79-80
Tel: 0.322. 225 51 60 fax: 0.322. 225 51 98
Seyhan-Adana
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #9 : Ağustos 06, 2008, 15:00:00 ÖS »


Teşekkürümdür…

Düzelti ve önerileriyle romana katkı sunan Ötekileriz Kültür Sanat Girişimcilerinden Şair Zeki Karaaslan’a, Roman-Öykü Yazarı Mehmet Ak’a, İmgelem Dergisi Sahibi Bahattin Avcu’ya, ‘Kaostik’ adlı özgün yağlı boya çalışmasından detay alınarak kapak resminde kullanılmasına izin veren ressam Mahmut Adanır’a, maliyet paylaşımlarında bulunan yüklenici Yusuf Yıldız ile meslektaşım Ertuğrul Kıvanç Koç’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Bahattin Yıldız
25 Temmuz 2008
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #10 : Ağustos 06, 2008, 15:03:01 ÖS »


İlk sayfaların birinde Zeki abinin 'Dünya Kardeşliği' şiiri var. Bu şiiri, romanımın baş sayfasında ve romanın içeriğinde yayınlamama izin verdiği için bir kez daha Zeki Abiye teşekkür ve sevgilerimi sunuyorum.

Bahattin Yıldız
-----------------------------------------

DÜNYA KARDEŞLİĞİ
 
 
“Ateş alevde değil asıl közdedir
Güzellik gözde değil asıl özdedir.”(..?)
 
İster amin de, istersen amen diye yakar:ağlama duvarına
Yeter ki ağlamasını! içinde hisset ve bil.
Derdini ulu divana ver, garabeti, nefreti benliğinden sil.
Gün ışıyıncaya kadar topla duanı; sıva yanan harınla.
 
Müslim Allah’a, gayrı müslimse tanrıya, ikisi de ayni minvalde
Biri secde eder,diğeri niyazda bulunur; suyla ulaşım izbede
Biri ya Muhammet derken, diğeri İsa;yı vaftize çağırır.
Aslı aynıdır Allah’a yakarış, insanoğlunun temizse kalp gözü.
 
Hacı Bektaşi Veli, Mevlana, Pir Sultan ve Hz.Ali zikirleri
Gönül bahçeleri Allah’a karanfil sunarken, rabçadır dili
O yetinin salavatladır, Sırat;tan geçişi. kul  hakkı kanatan
Dikendir. Kerbela toprağı sulansada. Cebrail seda verir Allah’a.
 
Kuyu dibi mezamir silueti, çarmıh Sodom havarisi göğün kanında
Her ayet bengisu ehramlı, semadan düşle iner Yusuf,un koç
Adağı. miracın sesi dört kitabı da rabça söyletir Peygamberlere.
Ol müminler buna riayet eder.insanlık ve dünya barışı için.
 
                                             Zeki KARAASLAN       
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #11 : Ağustos 06, 2008, 15:04:53 ÖS »


Akil, uzun uzadıya süren konuşmasının sonlarına yaklaşıyordu…
″…evrensel insani değerler temelli eğitim anlayışını yerleştirmek için elimizden gelen gayreti göstereceğiz. Bilim, sanat ve kültürün insanlığın yararına kullanılması eğitim sistemimizin temel politikası olacaktır.
 ‘Bizdense iyi, onlardansa kötü!...’ ya da tersi olan, ‘Bizdense kötü, onlardansa iyi!..’ anlayışları reddedilecek, küremizde bulunan değişik toplumlardan müteşekkil öğrencilerimizin yerel ve genel tarihle perdesiz yüzleşmeleri sağlanacaktır. Tarihsel kişilerden, olgu ve olaylardan, ‘kötüler kötü, iyiler iyi’ olarak vasıflandırılacak, iyiler-iyilikler rehberimiz olacaktır. Öğrencilerimizin mayasına her hal ve koşulda kötülüğün karşısında durmayı, suskun kalmamayı içeren iyilik değerini özümseteceğiz.
Medeniyetlerarası barışın, kültürlerarası diyalogun, eğitim ve hoşgörünün tektip medeniyete, tektip kültüre hizmet etmesine izin verilmeyecektir. Bu kavram ve olgularla birey ile toplumların uyutulmalarına karşı konularak zalim küresel güçlerin elleri zayıflatılacak ve gerçek anlamlarıyla buluşmaları sağlanacaktır. Diyalogda bulunacağımız kişi ve kurumlarda, ‘Her ne amaçla olursa olsun, her kimden gelirse gelsin, her kime ve neye karşı olursa olsun, ‘zalime zalim, zulüme zulüm’ anlayışına sahip olmaları aranacak, olmayanlarda ise var edilmeye çalışılacaktır...’
Yurt içinde ve dışında bulunan kolejlerimize hediye edeceğimiz yeni andımız: ‘Tümümüz değişik renk ve sesleriz. Ötekileri tanımalı ve sevmeliyiz. Atalarımız Adem’le Havva’dır. Küçük de olsa iyiliği sevmeli-saymalı, büyük de olsa kötülükten uzak durmalıyız ve Ne Mutlu İyi İnsan Olana...’ ruhunu taşıyacaktır. 
Sözlerimi Hacı Bektaş-i Velinin bir sözüyle sonlandırıyorum: ″Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyi iyidir…″

(Arka kapak yazısı)


Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #12 : Ağustos 10, 2008, 20:27:42 ÖS »



---------------------------

Açelya, dört-beş sayfadan ibaret kâğıtların kırışıklıklarını düzeltti.
   Numaralı sayfaları sıralı hale getirdikten sonra okumaya başladı.
 
                Kont Drakula-Bölüm 1

   Yineledi beyaz tenli nedime, ten renkleri benzeş Vlad ve Radu'ya: 
"Misafir edecekler sizi..."
   Vlad, kendinden dört yaş küçük olan yedi yaşlarındaki Radu'ya bağırdı: "Ağlamaaaa!!!... Ağlama!... Prensler ağlamaz!..."
   Ve Büyükanne'nin gözlerinde yanıtını aradı; "Babama, anneme n'oldu?..." nun...
    Büyükanne başını öne eğdi.
   Vlad, kükredi;
"Babam da onların misafiriydi biliyorum… Sonra da tutsak alındı.
Biz onların tutsağı ya da misafiri olmak istemiyoruz! "
Elini ağzına götürdü, Büyükanne. Sessizlik rolünü onlara da oynatmalıydı… 
   Prensleri götürmek için bekleşen Osmanlı birliği kendilerini gözlüyordu…
Belki duysalar, gözlemekle kalmayacaklardı…
   "Yaşam bazen isteklerimizi karşılamıyor…"
   Osmanlı Akıncı Birliği Beyi seslendi.
"Bre hatun!... Ne bitmez helalleşmedir bu?..."
   Halbuki helalleşme çoktan bitmiş, ehlileştirme sürüyordu…
   "Özgürlüğünüzü kazanıncaya kadar Osmanoğullarının talimatlarına uyun."
Gözlerini, mavi gökyüzüne kaydırdı.
"Köpek olun ki; zamanı geldiğinde kedi olabilesiniz…"
   Büyükanne'nin içi kan ağlıyordu. 
   İlk doğumlarından itibaren ilgilendiği torunlarıydı…
   Ve karanlık bir geleceğe adım atıyorlardı.
Büyükanne, beyaz tenli Radu'nun gözyaşlarını siliyordu; akmak üzere olan gözyaşlarını frenleyerek, dertli yüreğini dağlayarak...
Torunlarını teskin etmek için özel bir gayret sarf ediyordu; duygusal yoğunluğunu gizlemeye çalışarak.
   Vlad'ın az önceki nefret, öfke ve çaresizlik karmalı tepkisinin azalmasıyla yeniden başlıyordu ehlileştirme denemesine:
   "Baban Drakul'un iktidarı bir süreliğine askıya alındı... Bunu kabullen… Artık Lüks şatolarda yaşama şansın yok. Osmanlı sizi misafir etmek istiyor. Soylu bir aileden geldiğiniz için özellikle sizleri istiyorlar."
Yani, ‘Hayır!’ deme seçenekleri yoktu…
Büyükanne, gözlerini kıstı. Pamuk tarlalarının beyazlığına baktı bir an…
Vlad ve Radu isimli pamukları koparılıp alınacaktı kendisinden ve yurdundan… Ya alacaklardı, ya alacaklardı... Başka ihtimal yoktu...
Oğlu ve gelini serbest bırakılsalar dahi torunları tutulacaktı; bırakılmalarına ya da öldürülmelerine karar verilinceye kadar... Rehindi onlar...
Büyüdüklerinde ikisinden birini Eflak prensi yapabileceklerken öldürmeleri ya da deliğe süpürmeleri israf olacaktı... Hassas bir bölgede o bölge halkından birinin prens yapılması, Osmanlı’nın geleneklerindendi.
Prensler eğitilecek ve biri Eflak beyi yapılacak, almış oldukları eğitim nedeniyle Osmanlı’nın bir dediğini iki yapmayacak, yapan hasat edilerek yerine diğeri getirilecekti.
Yedi ve onbir yaşlarındaki bu güzelim torunlarına bunları nasıl anlatabilirdi ki?... Anlatsa daha da korkunç gelmez miydi onlara...
   "Oğlum size iyi davranacaklar. Bir dediğinizi iki etmeyecekler. Sizin gibi çocuklardan çok varmış sarayda… İyi eğitecekler, iyi bakacaklar… Rahat edersiniz…."
   Radu, hırçınlaştı.
"Ben gitmek istemiyorum. Seninle kalmak istiyorum."
   Kendilerini sabırsızlıkla bekleyen yağız akıncı beyiyle, altındaki beyaz atın bağırtıları birbirine karıştı…
“Hihhhhhiiii!!!”, "Bre kadın! Yeter artık. Yolcu yolunda gerek!"
   Büyükanne, sözlerin kendi dilindeki karşılığını tam bilmese de ne anlama geldiğini tahmin edebiliyordu.
   Bir daha görebilme olasılığının düşük olduğu Vlad ile Radu’yu, sırasıyla kucaklarken ağlamasını tutamadı. "Çocuklar!… Büyük adam olacaksınız… Hadi Tanrı sizinle beraber olsun. Tanrı sizi korusun! Sağlıcakla kalın."
   "Babamı görebilecek miyim?"
   "Baban uzaklarda"
   "Büyükanne beni bırakma!…"diye hıçkırdı Radu. "Ben bunlarla gitmek istemiyorum."
   Beyaz atlı akıncı beyinin talimatıyla atından inen Osmanlı akıncısı yanlarına gelerek, birbirleriyle kenetlenmiş kolları ayırdı. Vlad ile Radu’yu kollarından tutarak kendisine doğru çekti. "Bre encikler!… Hadi gelin… Osmanlıyı bekletmek haddinize mi düşmüş?!"
   "Hayııııır!!!!...."
   "Bre sıbyan!... Attan tepik yemiş şaşkın gibi ne çığırırsın?..."
   "Prenslerime iyi bakın!"
   Ağlamalı bir sesle söylemişti Büyükanne…
   Vlad, kendisini kıskıvrak yakalamış, kalın ve kıllı kolu dişledi.
Osmanlı akıncısı can havliyle küfürlü bağırdı. "Kefere dölü! Bre kelp!.."
   Elinin tersiyle hafifçe yüzüne vurdu…
Vlad’ın burnu kanamıştı. Burnundan akan kan dudağına kadar süzüldü. Dudağının kenarına akan sıvıyı irade dışı diliyle yokladı. Etkileyen bir tadı vardı. Kan olduğunu anladı. Yutkundu...
Büyükannenin koruma içgüdüsüyle torunlarının üzerlerine atılmasını bir başka Akıncı engelledi...

   Büyükanneyi yalnızlığına bırakıp, devşirilecek altı-dokuz yaşları arası, gözleri sulak çocuklarla dolu dört atın çektiği kalyona Vlad ve Radu’ yuda ekleyerek yola koyuldular...
Büyükannenin, onlara son dokunuşu olacaktı... Kederi, ölümle işbirliği yapacak ve üçyüz gün sonra hasta döşeğinde yaşama veda edecekti…
   
Gözleri ağlamaktan kızaran küçük çocukların istisnası Vlad’dı. İçi kan ağlarken, dış görüntüsü buna uyumsuzdu .
Ne yapılacaktı kendilerine…
Babası tutsak alınmadan önce Osmanlının zoruyla yapılmış anlaşma gereği her sene Eflak'tan devşirilen beş yüz çocuktan biri mi olacaktı?... Yeniçeri askeri mi yapılacaktı?... Yoksa Vezir mi?...  Yoksa?...
Merakla endişe ve korkuyla karışık düşünceler onlarca fare olmuş beynini kemiriyordu.
Köle olmayacaktı… Prensti!…
   "Gerekirse yaşamıma son veririm," diye mırıldandı, dişlerini birbirine geçirerek...
   Ya büyükannesinin dediği gibi Radu’nun ya da kendisinin Eflak’a prens olarak atanması gerçekleşecekse?...
   Başlarına nöbetçi olarak bırakılan bir akıncıya sarılmış halde ağlayan Radu'ya nefretle baktı.
Gözleri yaşlı, düşmana sarılarak merhamet dilenen korkak Radu'dan prens olmazdı. Yapılsa da kabul etmeyecekti. Osmanlı akıncısına içten sarılışı midesini bulandırmıştı. 

   En büyük şoku dün yaşamıştı…
   Dün; babasının zincire vurulduğu anı barındırın ağır bir gündü.    Babası, çok övülen Osmanlı sarayını görmek için kendilerini de götürmek istemişti. Radu’nun aksine gitmek istememişti. İlk kez babası bu kadar ısrarla bir şey yapmasını istemişti… İşkillenmişti... Babası, ancak yoldayken, ‘Osmanlı güvenmediği kişileri davet eder, davete icabet etmeyeni düşman ilan eder, saldırıya geçer...’ demişti.
   Olanlar, babasının eksik bilgilendirdiğini kanıtlıyordu. "Davete icap edenlerden güvenilir olmayanları maiyetindeki çocuklarıyla birlikte tutsak alır..." dememişti.
   Bir baba bile bile çocuklarını ateşe atmamalıydı...
   Bol hediye ve altınlarla yüklü kafileleriyle Gelibolu'da karşılanmış ve hemen tutsak alınmışlardı. Öldürmek isteselerdi bunu ilk karşılaşma da yapabilirlerdi
Kendilerine yaşama hakkı verilmişti.
   Peki bu hakkın süresiz tanınacağını kim garantileyebilirdi ki?... 
   Ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetti. Garip bir ürperti içini kapladı… Bu ölümdü... Belki de kurtuluşun tek anahtarıydı...

Her şey bitmemişti daha… Benliğini yaşatmalı, vakur olmalıydı.
İyi şeyler düşünmeli, hatta Büyükannesinin iyimser görüşlerini, benimsetmeliydi benliğine...
Yarım kalan eğitimi tamamlanacaktı hem… 
İtalyanca, Fransızca, Macarca dilleri edebiyat ve dünya tarihi, siyaset bilimi derslerini yine alacaktı... Ek derslerde verilecekti. Kendisine iyi bakılacaktı...
Osmanlı Akıncı Birliği, Radu ve Vlad’ı diğer devşirilecek çocuklardan ayıracak, Kütahya vilayeti, Eğrigöz kalesine götürecekti... Ferman böyleydi...


               ----------
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #13 : Ağustos 10, 2008, 20:29:31 ÖS »

Kontes Princ- Bölüm 1


   Yüksek bir tepenin üzerinden pamuk tarlasına bakan iki çift gözden biri yaşlı kadına, diğeri altı yaşlarındaki bir kız çocuğuna aitti.
Yaşlı kadının, torununa, "Hadi kiliseye geç kalıyoruz Kontes!" demesinden on beş dakikayı aşkın bir süre geçmişti.
Bu sözü her tekrarında, altı yaşındaki kız çocuğu büyükannesini çekiştirerek, "Biraz daha kalalım," demişti.
Büyükannesinin yetiştiricisi olduğu pamuk tarlasının beyazlığıydı Kontes’i çeken… Hafif rüzgârdaki hareketleri, kuş başları gibi sallanımları kalbini titretiyordu..
Toprağın koyu rengiyle pamuk kozalarının beyazlığını daha bir beyaz görüyor, güneşin gözlerine saldığı ışığın etkisini gözlerini sevinçle kırpıştırarak azaltıyordu.
Bir yıldan beri her pazar ayini için kasaba kilisesine giderlerken bu pamuk tarlasını seyretmek için büyükannesini zorlar, onun, ‘keşke hiç göstermemiş olsaydım,’ mırıltılarını duymazlıktan gelirdi.
Yarım saatlik seyir, küçük kız çocuğuna göre bir dakika kadar kısa, büyükanne içinse saatler kadar uzun gelirdi. Her haftanın altı günü bulunmak zorunda kaldığı bu tarlayı, hafta sonu tatilinde görmek ruhunu yoruyordu. İnancı ve işi gereği tatili olan bugün işten uzak kalmanın tadını çıkarmaya çalışırken, torununun ısrarlarıyla geçen bu bekleyişi bir anlamda işkenceyken, torununun sevinci, acı anlarını tatlılaştıran bir kadeh şarap gibi geliyordu...
"Hadi pamuğum gidelim. Söz!.. Önümüzdeki Pazar seyretmene daha fazla izin vereceğim."
Küçük kız, şaşkın bakışlarla büyükannesine baktı.
"Pamuğum mu?..."
Büyükanne, torununun şaşkınlığına bir anlam veremedi.
"Evet Pamuğum…"
"Ben pamuk olamam ki."
"Nedenmiş?"
Diyalog sürerken torununu ayağa kaldırıp birlikte yürümeye başladılar. Yaşlı kadın, torununun adımlarına ayak uyduruyordu.
"Büyükanne hiç siyah pamuk olur mu?"
Büyükannesi güldü. "Olur kızım."
"Gerçekten mi?"
Büyükannesi nasıl bir cevap vermesinin uygun olacağına karar vermekte bocalıyordu…
"Beyaz pamuğu siyaha boyarsan siyah pamuk olur."
Verdiği cevaba için için güldü.
"Büyükanne, Tanrı bizi niye siyaha boyamış?..."
"O ne biçim söz?"
"Ben pamuk gibi beyaz olmak isterdim…"
"Sus kızım! İsa Mesih duyacak…"
"Duysun işte. O niye kendisini siyaha boyamamış… O beyazların Mesihi…"
Büyükanne telaşlandı... Eliyle küçük kızının ağzını sertçe kapadı.
"Sus kızım sus!..."
Küçük kızın gözlerinden yaşlar gelmeye başladı.
"Bana vurdun!..."
"Vurmadım kızım… Elimi ayarlayamadım özür dilerim."
Torununun gönlünü almak için lafı dolandırdı.
"Kızım sende beyazsın aslında…"
Elinin tersiyle gözyaşlarını silen küçük kız şaşırmıştı.
"Ben beyaz mıyım?"
Büyükanne, pişkin pişkin güldü.
"Soyadın beyaz değil mi?"
"Yo değil… Benim soyadım pirinç!"
"Pirinç!… Peki pirinç ne renk?"
"Beyaaazzz!!!"
"E bak soyadın beyazmış…"
"Öyle değil Büyükanne… Keşke bende beyaz olsaydım…"
Büyükanne az ileride yürümekte olan tanışlarını görünce, en çok  torununun sorularından kurtulacak olmasına sevindi…
"Kızım bak arkadaşların anneleriyle kiliseye doğru gidiyor. Hızlanıp yetişelim onlara…"
Kontes, arkadaşlarını; özellikle Bloodmeat’i görünce heyecanlanmıştı. Bloodmeat'i siyah olmasına rağmen en az beyaz pamuk tarlası kadar çok severdi.
Büyükannesinin sıkı sıkıya kavradığı elinden kurtularak yanında annesiyle birlikte yürümekte olan Bloodmeat'e doğru koşmaya başladı.
Bir taraftan da, "Bloodmeat!... Bloodmeat!..." diye sesleniyordu...
Bloodmeat ve annesi Breadwine duraklayıp, bağıran sesin geldiği yöne baktılar…
"Kontes!... Kontes!..." diye bağırarak, annesinin elinden kurtulan Bloodmeat, sanki yıllardır hasretini çektiği arkadaşını gören biri gibi atıldı. Halbuki, daha dün sabah birlikte oynamış, ip atlamışlardı …
Birbirlerine sarıldılar…
"Kontes! Yine pamuk tarlasına gittiniz mi?"
"Oradan geliyoruz."
"Hadi anlat bana nolur. Nasıldı pamuklar…"
"Bembeyaz… Kar gibi… Daha da beyazlamışlar…"
"Güneş ışığı üzerlerinden parlıyor muydu?..."
Kontes, göz kapakçıklarını iyice açtı.
"Bak gözlerimde güneş ışığı var değil mi?... Baka baka oldu."
"Aa!.. Var Var!… Parlıyor…"
"Büyükannem bana çok kızdı bugün.″
"Neden?..."
"Tanrı bizi niye siyaha boyamış dedim, diye…"   
"Aaa!!! Niye öyle diyorsun… Günah değil mi?..."
"Sen beyaz olmak istemez misin?..."
"Yooook…"
"Neden?..."
"Olduğundan farklı olmayı istemek günahtır."
Önde yürüyen Bloodmeat'in annesi ile Kontes’in büyükannesi geriye dönerek olması gereken yakın mesafeyi aşmış olan kızlara seslendiler.
"Kızlar sallanmayın."
Durakladılar. Korkuyorlardı her ikisi de… Klu Klux Klan örgütünün geceleri gerçekleştirdikleri terörü,  son günlerde gündüzleri de sürdürmeleri korku nedenleriydi. Onlar kötü ruh taşıyıcılarıydı. Büyük küçük ayrımı yapmıyorlardı. Çocukları gözden kaçırmamalıydılar…
Yolda kendilerine katılan kadınlı erkekli gruplarla çoğalan kalabalık, zenci kilisesine doğru şevkle yürürken, küçük çocuklar kendi aralarında neşeli şarkılar söylüyorlardı.
On beş dakika sonra, Kontes’in babasının papazı olduğu kasabadaki zenci kilisesine varmışlardı.
Bloodmeat ile annesi, Kontes ile büyükannesi kilisenin ortasına denk düşen tahta sıraya yan yana kuruldular.
Papaz kürsüdeki yerini almakta gecikmedi… Vaazın konusu ırk ayrımcılığı üzerineydi.
"Tanrı, çocuklarının kendi aralarında ayırım yapmalarını istemez. İsa Mesih, fahişe bir kadının dahi dışlanmasını yasaklamıştır… Ne yazık ki; Tanrı’nın bazı çocukları siyah derili olmamız nedeniyle bizi aşağılamaya devam ederek, tanrının bazı evlerini bizlere kapalı tutmaktalar. Şu an bulunduğumuz Tanrı'nın evi ise herkese açıktır. Ama yine görüyorum ki, Tanrı’nın siyah derili çocuklarından başka gelen olmamış… "
Papaz'ın vaazı yarım saat kadar sürdü... Koronun ilahilerine, toplulukta bulunanlar da sesleriyle katıldılar. Sıra İsa'nın kanını temsil eden kırmızı şaraba bandırılmış yine İsa'nın etini temsil eden ekmek parçalarından tatmaya gelmişti.
Sıraya girenler arasında bulunan Kontes'in birdenbire tuvalet ihtiyacı geldi. Büyükannesinin ‘biraz daha tut kendini’ demesine rağmen, dayanamayacağını söyleyerek tuvalete çıktı.
Dışarıda bulunan tuvaletten tekrar kilise'nin içine girdiğinde, pencerelerin birinde beyaz renkli kukuletasının iki deliğinden parlayan iki yeşil gözün kendisine doğru nefretle baktığını gördü. Büyükannesinin, ‘siyahların öcüsü’ dediklerinden biri olmalıydı…
Donmuşluk kısa sürmüştü. Öcü; iyilik için gelmezdi Zenci kilisesine…
Büyükannesini uyarmalıydı.
Büyükannesinin bulunduğu yere koşacağı anda, kulakları sağır eden bir patlama duymasıyla yere kapaklanması bir oldu. Bağırtı, çağırtı ve iniltiler küçük kulaklarına balyoz etkisi yaratıyordu… 
Ağlıyordu… İnce ağlama sesi, kalabalıktan çıkan bağırtılara göre bir sinek vızıltısı değerindeydi.
Doğruldu. Büyükannesinin bulunduğu tarafa koşmaya başladı...
Yerde olanların yanlarından, üstlerinden aşarak varabilmişti…
Siyah gözleri yaşla doluydu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
"Kızım bir şeyin yok ya?..."
"İyiyim anne…"
İlk kez anne demişti ona…
Yükselen feryatlar, imdatlar, küfürler, yakınlarını isimleriyle çağıranlar, birbirlerinden yardım dilenenler arasında sağır olmuş gibiydi. Sesler; sadece yankısıyla kulağındaydı.
Az ileride Bloodmeat’le, başı üzerinde hıçkırarak ağlayan  annesini görünce oraya seğirtti.
   "Bloodmeat!... Bloodmeat!... Ölme kızım ölme!… Beni yalnız bırakma… Anneni yalnız bırakma!...
Kontes, Bloodmeat'in annesinin üzerine neredeyse kapaklanacaktı.
" Bloodmeeeeeatttttt!!!!...."
   Kendi bağırtısını duyuyordu… Şimdi tek ses vardı kulaklarında o da kendisinden çıkıyordu. 
Büyük bir fıçıdan dökülen kırmızı şarap, Bloodmeat'in kanıyla birleşmişti…
Kuru ekmek parçaları; şarap ve kan karmasından oluşan sıvı üzerinde yüzüyorlardı…
Yere çömelerek Bloodmeat'e sarılan Kontes’in üzeri de şaraba, ekmeğe ve kana bulanmıştı.
   "Bloodmeat!... Ben Kontes!… Duyuyor musun?... Beni duyuyor musun?... Ölürsen küserim. Ömür boyu konuşmam … Kalk! Bak sana beyaz pamukları anlatacağım."
   <Ömür boyu konuşmam! … Ömür boyu konuşmam!...>
Bloodmeat'in annesi Breadwine bu sözler üzerine kızının ölü bedenini bırakarak Kontes’e sarıldı ve gözyaşlarını, onun şaraba, ekmeğe, kana, tere bulanmış yüzüne akıtmaya başladı…
   Kontes’in büyükannesi, atılan bombadan yer yer hasar görmüş İsa Mesih'in düşmekle düşmemek arasında bocalayan tablosuna yüzünü dönerek, ellerini yukarıya kaldırdı.
"Tanrım! Irkçı beyaz şeytanlardan bizi koru!
Tanrım Irkçılardan bizi Koru!...
Lanetle onları!…
Ölülerimizi dirilt!…
Hastalarımızı iyileştir…"
 
Bu sözler, Kontes’in dünyasında da yankılanıyordu … Ölen beş arkadaşının ölü bedenlerine sırasıyla sarılırken duyduğu bu dualar, insani duyu yetilerini kaybedinceye kadar beyninde yankılanmaya devam edecekti…
<Tanrım Irkçılardan bizi Koru!... Bizi koru!!!... Koru!... Koru!... Koru!... Ölülerimizi dirilt!!!... Dirilt!... Dirilt!... Dirilt!...   Hastalarımızı iyileştir!!!… İyileştir!... İyileştir!... İyileştir…>

            
            …

« Son Düzenleme: Ağustos 10, 2008, 20:42:44 ÖS Gönderen: Bahattin Yıldız » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
zeyno
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 700



« Yanıtla #14 : Ağustos 12, 2008, 14:37:40 ÖS »

Sevgili Bahattin Bey,

Kitabınızı ben de şimdiden kutlar, geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını içten dilerim. kİ emeğiniz ulaştığı herkesçe paylaşıldıkça hak ettiği değerine de ulaşabilsin..

Bir süredir bilgisayarım forum sayfalarını açmadığı için, sayfalara yazılanları okuyamıyor, yazamıyordum. Bu kutlama ve iyi dilek mesajımı bu nedenle geç yazdığımın bilinmesini arzu ederim.

Daima yazar, daima güzel kalınız.
Gözümde olduğu kadar, gönlümdeki yeriniz zaten daima sevgin, daima saygın.

Dostlukla.

Perihan Yakar
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!