|
HBozkurt
|
 |
« : Haziran 15, 2008, 00:22:39 ÖÖ » |
|
YANGIN ŞİİRLERİ YAYINLANDI
14 Haziran 2008 / Dün akşam Basın Müzesi'nde Temmuz İçin Yaralı Semah / Yangın Şiirleri, kitap olarak elime ulaştı ilk kez. Yordam Kitap'ın 50. kitabıydı ve bunu kutlamak için toplananları bir araya getirmişti. Yıllardır oluşturulan bir birikim, somutlukla ortaya konuyordu. Son bir ayda basımı ve düzenlenişine ilişkin yorucu bir çalışmanın ardından. Toplananlar arasında beni yalnız bırakmamak için Ankara'dan (Burhan Günel), İzmit'ten (Ruşen Hakkı, Hayrettin Geçkin, İhsan Topçu, Ruhan Odabaş) gelenler, 50 yıllık dostlar (Doğan Hızlan, Adnan Özyalçıner), yazar ve ozan arkadaşlar (Yusuf Ziya Bahadınlı, B.Sadık Albayrak, Mustafa Köz, Ayten Mutlu, Fikret Demirağ), tanıştığım için kendimi şanslı saydığım gençler (Ali Mert, Efe Duyan, Cansu Fırıncı, Filiz Ateş, Cenk Gündoğdu) ve (çoğu genç) okurlar vardı.
Yordam Kitap adına Hayri Erdoğan'ın yaptığı açış konuşmasının ardından, Doğan Hızlan hem yayınevinin 50. kitaba ulaşmasının anlamını vurguladı, hem de benim bütün kitaplarımı izlediğini, değerlendirdiğini söyleyip yeni yapıtlar üretmenin, sürekliliğin önemine değindi.
Sıra bana geldiğinde ise şunları söyledim:
“Bizi bu akşam bir araya getiren, özünde emek dünyası. Emek dünyasının değerleri, o değerlere hizmet. Yordam Kitap, bu hizmete kendini yeni adayanlardan. Başlayalı daha iki yıl bile olmadı, ama bu kısa süre içinde önemli bir gelişme gösterdi. İşte 50. kitaba ulaştı.
Yordam Kitap, bu gelişmeyi gösterirken, temelinde yer alan özveriye ve ilkeli çalışmaya dayandı. Kendini temsil etmek için seçtiği Y harfi, bu yüzden yere sağlam basan bir ağaç. Dallarını ve yapraklarını harfler oluşturuyor. Ama tek tek görünmeyi seçmiyor bu harfler. Öne çıkmayı değil, görüntüyü oluşturmayı yeğliyorlar.
Onlara bakınca, Yordam Kitap'a verilen emekleri, sağlanan katkıları görüyorum. Tıpkı harfler gibi, öne çıkmadan yer alıyorlar bu görüntünün içinde. Temmuz İçin Yaralı Semah kitabımla bugün ben de katılıyorum. Harflerin arasında bir harf olarak. Hangisi, bu önemli değil. O harflerden biri olmak, biri olduğumu bilmek yetiyor bana.
Yere sağlam basan ağaç, kuşkusuz yeni yapraklar ve dallarla gelişimini sürdürecek. Kısa süre içinde yüzüncü, ikiyüzüncü kitaplara da ulaşacak. Şimdiden görür gibiyim, emek dünyasının değerleriyle yaşayanları yine böyle bir araya getirecek.
Yordam Kitap'a emek veren, katkı sağlayan herkesi kutluyor, bize bu umudu duyuranlara teşekkür ediyorum.”
Kitap dün gece elime ulaştı. Yıllar önce başlayan bir çalışma, yangını çağrıştıran görüntüsüyle ve 'yolun sona erdiği yerde yeniden yola çıkan'ı vurgulayan yorumuyla ürüne dönüştü.
YANGIN ŞİİRLERİ İÇİN GÜNLÜK
K i t a b a d o ğ r u y o l a ç ı k m a k
3 Mart 2002 / …Sıkıntılı durum, bir başka olanağı da sağlıyor diyebilirim. Eskiden de böyleydi; bir şeyi yazarken zorlanırsam başka bir şeyi yazmaya yönelirdim, kaçmak ya da oyalanmak için. Dün, bundan yararlanıp şiir karalamalarına el attım. Yangın Şiirleri tasarısı için notlar aldığım bir taslak üzerinde bütün gün çalışarak bir sonuca ulaştım. Birkaç yeri için karar veremediğim bir başka taslağı da işledim. Şimdi elimde, sunu şiirinden başka, iki şiir yazılıp bitmiş bulunuyor. Kitaba doğru artık yola çıktım sayılır. Yıl içinde bitmese bile, önümüzdeki yılın başında gün ışığına çıkabilir.
…Dün bitirdiğim şiirlerden biri “Sivas Buluşması” adını taşıyor. Kitabın başlarında yer alacak toparlayıcı bir sergileme. “Bizi bir araya getiren” yinelemesiyle, Sivas’ta bir araya gelenlere toplu bir bakış. Aynı zamanda başka şiirler doğurmaya aday bir başlangıç. Pir Sultan’ın “İlle dostun attığı gül yaralar beni” dizesi yol gösteriyor: hem o şiire, hem de bütün kitaba. Bir yön seçilmiş oldu. Gidilecek bir yön. Sivas yangınını Pir Sultan’sız düşünemiyorum. Pir Sultan’ın öyküsünden, yazgısından, direncinden, siteminden, insanı sınava sokuşundan bağımsız bakamıyorum. Taşlanan yalnız Pir Sultan değildi, yüzyıllar sonra Pir Sultan’dan dolayı Sivas’a gelenlerdi aynı zamanda. Asılarak öldürülen Pir Sultan değildi yalnız, yakılarak öldürülenlerdi. Nasıl “yaratılanı sevmeli yaradandan dolayı” deniyorsa, öldürülenler de nedeniyle birlikte görülmeli ve anılmalı.
Şiir, bir yön gösterdi kitap için, ama bakışımı dondurmadı. Arayışımı her yazdığımla sürdüreceğim ve ancak kitap bittiğinde bakış da kesinleşmiş olacak. Çeşitli bakış olanaklarından yalnızca biri olarak. Sona doğru, bir çeşit ayıklaya ayıklaya ilerleyiş.
Şu anda kesinleşmemiş olan şu: Nereye kadar olay, nereye kadar anlatı, nereden sonra genel konuşma, nereden sonra tek tek? Bunların örgüleneceğini varsayıyorum, ama oranını ve niteliklerini bilmiyorum.
İşte dün kesinleşen ikinci şiir, biraz da bu arayışa bir yön gösterme sayılabilir. Kitabın örgüsü içinde yer alacak bir özel vurgu. Metin Altıok’la kurulan bir ilişki denemesi. O yüzden de “Adım Metin Olsun” adını taşıyor. İlk ağızda akla gelen, Altıok’un şiirleriyle, imge dünyasıyla ilişki kurmak, aktarmalar yapmaktı. Ama öyle olmadı. Birlikte yazılan bir şiire çağrı olarak kendini belirledi. “Hadi gel birlikte yazalım bu şiiri” dizesiyle yola çıktı. Ve Metin’in dizelerinden, imgelerinden aktarmaya fırsat tanımadı. Yüzünün görüntüsünden bir tek genel çağrışım, “senin kaşlarında yuva kurmuş sorular” dizesini getirdi.
Şiirin okur açısından aradığı denge, bir anlamda kitabın da dengesini araştırma denemesi: Kime seslenecek? Olayın acısını, gerçekliğini çıplak olarak duyacaklara, duyması istenenlere mi? Yoksa olayı sindiren, bilinçten geçirip yorumlayan insanların belleklerindeki yeniden üretime mi?
Biten şiirin yönelişi, daha çok, ikinci söylediğime doğru. Yani yeniden üretime doğru. Zaten son kitabımda bu yöneliş ağır basmıştı. (Veysel Çolak, İzmir’de bunun için, son şiirlerimde Kavganın Yüreği’ne bir dönüş gördüğünü söylemiş olmalı. O ve Ataol Behramoğlu şiirimdeki dönüşümü Kavganın Yüreği’yle değil, Yaşadığımız Günlerin Şiirleri’yle başlatıyorlar da ondan. Benim, İkinci Yeni estetiği içeriği aktarmakta yetersiz kalıyor, estetik değişikliği de yapmalı sonucuna varmam bu kitapla somutlaştığı için. İçerikte ödünsüzlük savım yine sürüyor elbet. Ama içeriğe uygun estetik yapı, içerik değiştiği oranda bu değişime ayak uydurmayacak mı? İçerik, nicedir ince ayrıntıları kapsayacak bir çeşitlenme içindeyse? Başka türlü söylenemeyecek duygulara, düşüncelere yöneldiyse?) Ayrıca, yeniden üretime, bellekte işleme yönelmekle öbür işlevi dışlamış olmuyorduk. Aradan geçen zaman, gerçekliği çıplak olarak duyanları da geliştirmişti. Bunu çeşitli vesilelerle görüyor, yaşıyorum. Gerçekliği soyutlamanın daha derin bir etki bırakacağı günlere doğru gidiliyor. Önemli olan, bu soyutlamanın hangi tabana oturduğu, gerçekliği hangi ölçüde yeniden üretime soktuğu. Çekintisiz olmam, söyleyeceğimi sözün açıklığından söyleyişin derinliğine kaydırmam biraz da bu yüzden.
S u r l a r d a b i r g e d i k
31 Mart 2002 (Bursa) / …Bir kahvede yapılan şiir okumalarında ise, yayınlanmamış olan son şiirimi (Adım Metin Olsun) okudum. Kalabalık önünde seslendirince, şiirini kıvamını bulmuş olduğunu sezdim. Her şey yerli yerinde ve yöneldiği amaca uygun düşmüş. Surlardan birinde açılan gedik gibi, kalenin içine girilebilir artık. Kitap tasarımı da böyle bir gedik açılmasını bekliyordu.
Ö m r ü k ı s a k e l e b e k l e r
28 Nisan 2002 (Semizkumlar) / Dünü şiirler için hazırlık okumalarıyla geçirdim. Yangın Şiirleri’ne beni götürecek okumalar sırasında “ömrü kısa kelebekler” sözü çıkıp geldi. Bir açılımdı benim için. Sivas’ta yakılanlar arasında genç kızların, delikanlıların çokluğu dikkatimi çekmişti zaten. Onların filizlenmeden yarım kalan yaşamları bir iç ezikliği yaşatıyordu sık sık. Sivas Kitabı’nı bu gözle yeniden okudum, o gençlerle ilgili ayrıntılara ulaşmak için. Gördüm ki, ortak bir duyarlıktan, bir ahlâktan, bir dünya görüşünden geliyor hepsi. Hepsinin günlük tuttuğu, yaşam karşısında canlı bir ilgiyle, sevgiyle dolu olduğu, geleceği düşlediği, yaşama sevincinin ardına düştüğü, kendini hazırlamak, geliştirmek istediği anlaşılıyor. Kendisi için, kendini düşünen bencil bir tasarım yapmıyor hiçbiri. Dünyayı olduğu gibi kabul edip kendine bu dünyada yer aramıyor. Olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi bir dünyada düşlüyor kendini, o dünyaya göre oluşturmak istiyor. Bu dünyada başkaları var, başkalarıyla paylaşmanın güzelliği uğruna yaşanmalı bu dünyada. Paylaşılacak kadar güzel, paylaşıldığı için güzel. Kimsenin ellerinden alamayacağı, tertemiz ve dopdolu bir tutku. Bütün kırılışlara karşı kendi aşısını kendi içinde taşıyor.
İşte yangın burda giriyor işin içine. Yakılmak istenen; bu tertemiz ve dopdolu tutku, bu canlılık, bu düş. Korkulan da bu. Filizlenirse, ortalığı sarıp sarmalarsa, dal budak salarsa durdurulabilir mi? Daha filiz vermeden dal kırılmalı öyleyse. Yangın, o gençleri yakmak için değil yalnızca. O yangının asıl yapmak istediği, filiz verecek dalları kırmak. Gençlerin içinde mayalanan özsuyu, dallara yürümeden, daha çiçeğe dönüşmeden kurutmak.
Yalnız Sivas’ta değil, her yerde istenen bu. Çoğu kez sinsice, saman altından su yürütürcesine. Kimi yerde de su yüzüne vurarak. Toplu kıyımlarla fışkırarak. Sivas yangını bunlardan biri. Tıpkı daha önce Çorum’da, Kahramanmaraş’ta olduğu gibi.
Yangın gözümüzü alırsa, asıl yürütüleni, yürütülmek istenen kıyımı görebilir miyiz? Yok etmek değil tek amaç öyleyse. Yok ederken aynı zamanda gözlerden saklamak da sözkonusu.
Yitiklerin ardında kalanlar sürekli soruyorlar: Nasıl kıydılar bu gencecik insanlara? Ne yaptılar ki bu ölümü hak ettiler?
O gençlerin dünyayı olduğu gibi kabul edip bu dünyada kendilerine bir yer arıyor olmalarıydı istenen. 1980 sonrasında yaratılan Türkiye’ye ayak uydurmalarıydı. Oysa onlar öyle yapmadılar, öyle yapmamanın tohumunu taşıdılar içlerinde. Sunulan yaşamı kabul etmek istemediler, kabul etmemenin olanaklı olduğunu gösterdiler üstelik. Bunu hazırlayan kaynaklardan beslendiler. Hâlâ kurutulamamış kaynaklardan.
Sivas, yalnızca bir yangın değil, bir dal kırımı. Kaynağından beslenip gün yüzüne çıkacak bir yaşam canlılığını kurutma eylemi. Kelebeği kozasının içindeyken boğacaklar ki bir ufka kavuşmasın. Bir ufuk edinme düşünü ortalığa saçmasın. “Ömrü Kısa Kelebekler” sözü bu yüzden bir açılım getirdi işte. Yaşasaydılar neler olacaktı? Yitenlerin yaşamlarını, yaşasaydılar yapacaklarını şiirler taşımalı. Önce kurgu olarak. Somut özlemlerini geliştiren birer kurgu olarak. Okurlara duyurmalı o canlı, istek dolu özlemlerin can yakıcı soluğunu. Sonra bir yoruma bağlamalı bu şiirlerin yan yana gelmesi.
Sivas Kitabı’nı yeniden okurken, gençlerin oluşturduğu kümeye yakın, genç sayılamayacak, ama istekleriyle, tutkularıyla onlara yakın duranlar dikkatimi çekti. Aynı yoruma onlar da bağlanabilir. Bir de sanatçılar/yazarlar bir küme oluşturuyor elbet. Onlar aynı yorumun, hazırlayanlar/kaynaklık edenler bölümüne giriyor. Canlılığı, yaşam sevincini gençlere duyuran kaynakların başında onlar geliyor. Özellikle de ozanlar. Gençlerin dikkatimi çeken bir özelliği, zaten sanata duydukları eğilim. Yazar olmak istiyor kimi; şiir yazıyor, resim yapıyor. Sivas’a giderken, yazarlarla tanışma eğilimi duyuyorlar.
Yangın Şiirleri, bu kümeleri, ayrı ara başlıklar altında ele almalı öyleyse.
N e d e n / s o n u ç i l i ş k i s i
24 Mayıs 2002 (Den Haag) / …Dün akşam Erhan (Gürer) ve Murat’la (Tuncel) bugünkü söyleşinin ön hazırlığını yaptık. Ama söz, pek çok konuyu dolaşıp durdu. Yangın Şiirleri’nden bir örneği de yanımda getirmiştim. Onu okudum ve bu tasarı konusunda biraz bilgi verdim. Sivas’ta kıyıma uğrayanları iki kümeye ayırdığımı söyledim. Sanatçı ve aydınlar bir kümeyi, gençler ikinci bir kümeyi oluşturuyordu. Sivas kıyımına dar bakıldığında, gericiliğin bir eylemi olarak görülüyor. Oysa çok daha köklü bir geçmişi var olayın. İki bilinç çevresinin çarpışması sözkonusu. Bir yanda yaşamı olduğu gibi kabul etmeyenler, öbür yanda sürmesini isteyenler. Bu iki bilinç çevresinin doğurup hazırladığı bir çarpışmanın su yüzüne vuruşu yaşanmış oldu Sivas’ta. Tıpkı daha önce Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, yine Sivas’ta yaşandığı gibi. O yüzden Sivas’ta yaşananları salt bir zorbalık, barbarlık, gericilik, yobazlık düzleminde görmemek, kıyıma uğrayanları kurban sıfatına indirgememek gerekir. Benim yorumum, alttan alta çok daha kapsamlı bir neden/sonuç ilişkisine yönelik. Yakılan gençler; yaşamı olduğu gibi kabul etmeyenler, değiştirmek, yeni bir arayışa yönelmek isteyenler. Kıyımı gerçekleştirenler ise yaşamı olduğu gibi sürdürmek, yeni bakışların önünü kesmek isteyenlerin temsilcisi.
Dikkat edilirse, gençlerin hepsi yeni bir yaşamın, bir değişimin filizleri. Hepsi günlük tutuyor, mektup yazıyar, yaşamı bir arayışa, bir ahlâka, yeni bir düzene yöneltmenin ardına düşüyor. Sanat/sanatçı/aydın ise onları besleyen kaynakların başında yer alıyor. Sivas yangını; hem bu filizleri kırmayı, hem bu kaynağı kurutmayı amaçlayan bir olaylar zincirinin halkası.
U z a k t a n u z a ğ a
4 Ekim 2006 / …Yine de ne varsa şiirde. Kendimi veremeyeceğimi bilsem bile Yangın Şiirleri için birtakım dizeler karalamaya başladım. Suya atılan olta gibi. Neyi yakalayacağını bilmeden. Tasarısını yapmadan. Yangın Şiirleri uzaktan uzağa bir kerteriz gibi yalnızca. Bakılan ve kendimle yazacaklarım arasına girdiği düşünülecek olan.
‘B a ş k a t ü r l ü a n l a t ı l a m a y a n’
29 Aralık 2006 / Yangın Şiirleri için iki başlangıç birden. Birkaç değişiklikle. Biri, kağıt kalem kullanmamak, doğrudan bilgisayarda yazmak. Öteki, doğaçlamaya yaslanmak. Ne çıkacağı konusunda kaygılarım olsa da buna göğüs germeye kararlıyım. Çağrışımların akıl süzgecinden geçirilmesi yerine, özgür bırakılmasıyla varılacak şiir, kabulüm! Niye böyle diye sorulsa, şiirin akıl denetiminden kendini kurtarmasıyla, okuyanda açacağı kapılar, oluşturacağı sahneler denemeye değer diyebilirim. Bunu bir geriye dönüş saymak isteyenlere karşı da söyleyebileceğim şu: Söylemek istenen incelikli ise yitime uğramak sözkonusu değil. Kaldı ki, yazdığım (üzerinde çalıştığım) şiirlerden birinde, somutlanmış bir sahneden yola çıkılıyor. Yangınla yolun sonu arasında beliren sahne, yaşamını yitirenleri gündeme getirirken adı anılmış bir özneyi odak almıyor. O durumdaki bütün özneler için geçerli bir yerden bakılıyor olaya. Her biri ayrı ayrı yaşayabilir çünkü. Şiir, geçerliğini buradan alacak. Soyutlamış olacak, ama bu, somut bir yaşanmışlığı getirecek gündeme. “Yolun Sonu” şiiri (şimdilik adı böyle) o ânı yaşamanın dışa vurumu. Ama orda kalmıyor, sona eren yolu yeniden başlatmanın, yeni bir yolculuğa çıkmanın / çıkarmanın ilk adımı oluyor. Ölmekle kalmamış olmanın, ölümü yeni bir başlangıca dönüştürmenin şiiri. Ozanın bunu görmesinin, göstermesinin şiiri. Gördüğünü paylaşmak istemesinin, dahası paylaşma yollarına başvurmasının şiiri. Bu çaba, tek şiirle kalmadı o yüzden. İkincisini de getirdi hemen. “Orda Bulunmayan”ı da konuşmak isteği, bir başka soyutlamayla ortaya çıktı. “Yolun Sonu”nu görenin, yaşayanın geride bıraktıklarından biri, “orda bulunmayan”lardan biri, olaya kendi gözlerinden bakıyor ve bitenle birlikte yeniden başlayanı görüyor. Şiir, onun gördüğünü okurunda görmesi için.
Burada bir soluk alıp, bu (tür) şiirlerin tek tek geçerliğini ‘başka türlü anlatılamayan’dan aldıklarını söyleyebiliriz. Geriye dönüş olmadıklarını da böyle açıklayabiliriz. Söylenmek istenen, ‘başka türlü’ söylenemiyorsa, soyutlama geçerlik kazanıyor çünkü. Söylediğin incelikliyse, onu gözden çıkarmadan söylemelisin.
Yangın Şiirleri, daha önce de belirlediğim gibi, akıcılığını aynı yönde konuşmalarla değil, çeşitli sesleri çeşitli örgülemelerle yan yana getirerek sağlayacak. Doğrultu aynı, ama söyleyiş biçimleri aynı değil. Bir ses yerine, birçok ses bir arada. Uğuldaşan bir arı kovanına girmiş gibi. Ancak kitabı bitirip kapattıktan sonra, kulağı dolduran uğultu yavaş yavaş dağılıp yerini bir ezgiye, hem de damgasını vuran bir ezgiye bırakacak.
Ü s t ü s t e ü ç ş i i r
3 Ocak 2007 / Çok mu acele ettim? Üçüncü şiir bu sabah başlayıp bitti. Her zaman yaptığım gibi dinlendirmedim bu kez. Kağıt üzerinde kalmasıyla yetinmeyip bilgisayarda dizdim. Bilgisayarla yetinmeyip blog sayfasına yerleştirdim. Onunla da yetinmeyip e-posta aracılığıyla bağlantıda olduğum herkese gönderdim. Yanıtlar almaya bile başladım.
Yangın Şiirleri arasında yazmayı düşündüğüm bir şiirdi. Metin Altıok için olanı daha önce yazmıştım: “Adım Metin Olsun”. Bu sabah Behçet Aysan için olanı yazdım. Ozanlar için yazarken, onların yazdıklarıyla bağlantı kuran bir söyleyiş ve imge düzeni gözetmenin doğru olacağını düşünüyordum. Hatta dış görünüşleri bile etken olabilirdi yola çıkarken. Nitekim Metin Altıok’un kaşlarından yola çıkarak, “kaşlarında yuva kurmuş sorular” imgesine ulaşmıştım.
Behçet Aysan için de öyle oldu. Onun şiirlerindeki kesik kesik söyleyişi, çoğunlukla tekli ikili sözcüklerle oluşturulmuş büküntülü dizeleri örnek aldım. Yazdıklarından ve şiir kitaplarından geçirip getirdiğim ayrıntılarla örmeye çalıştım şiiri. Deniz Feneri kitabı, “Balat” şiiri, İzmit sevgisi, doktorluğu yansıdı dizelere. Kitaplarını açıp şiirlerini tek tek okuyarak yapmadım bunu. Daha önce okuduklarımdan bende kalanlarla yetindim. Çünkü bir inceleme yazısı değildi elimdeki. Su yüzüne vuracak izlenimler yol göstersin istedim. İstediğim gibi de oldu.
Söyleyişin belkemiğini oluşturan “evet” ve “zor” yinelemeleri ile “Behçet” seslenişi, yeterli bir akıcılık sağladı şiire. Aynı zamanda, Metin Altıok’ta olduğu gibi, karşılıklı bir konuşma, hatta dertleşme edası getirdi. Duyguların dışavurumu için duygusallığı geriye çekip duyarlığı öne çıkardı. Akşam saatlerine değin sonuç bana olumlu göründü. Gerekli heyecanı yaşadım. Kitabı bu yıl içinde bütünleyip yayınlama konusunda umut verici ayrıca. Sevdalı Buluşma’yı hazırlarken, benzeri bir ivme yakaladığımı unutmuş değilim.
Yine de akşam saatleriyle birlikte “çok mu acele ettim?” demekten kendimi alamıyorum. Yazdıklarımı bir süre uzak tutmalıyım belleğimden. Sonra bir an, başka bir şeyle uğraşırken, birden karşıma çıkmalı ve ansızın okumalıyım. Ancak o zaman görebilirim nasıl bir şiir olduğunu. Koşullanmaların dışına çıkarak bakabildiğim o kısacık an.
Üst üste üç şiir ortaya çıktıktan sonra, kitabın oluşumunda vardığım karar iyice belirginlik kazandı. Her kitabımda gözetegeldiğim üslûp birliği, söyleyiş uyumu, hatta imge ortaklıkları yerine, Yangın Şiirleri bir değişik tutumla dikkat çekecek. Kitap baştan sona değişik üslûpları yan yana getirecek, söyleyiş ve kurgu bağımsızlığı yaratacak. Denebilirse aynı elden çıkmış, aynı gözle görülmüş, aynı üslûpla yazılmış değil de, değişikliklerle örülmüş olacak. Yine bütünlüğü gözetecek, ama bu bütünlüğü farklılıkların sağlamasını isteyecek. Farklı seslerin, farklı üslûpların, farklı bakışların. Nitekim bugüne değin yazılanlar bunu tam anlamıyla yansıtıyor. “Sunu”, “Sivas Buluşması”, “Adım Metin Olsun” birbirinden farklıydı. Şimdi bunlara eklenen “Yolun Sonu”, “Orda Olmayan” ve “Behçet” de öyle. Kitabın alt katmanı belli bir olay, ama o olayın yansıdığı ayrıntılar, kişiler farklı içerikleriyle çıkıyor karşımıza. Farklı içerikler de farklı üslûplar ve biçim özellikleriyle gündeme getiriliyor. Her kitabında değiştiği söylenen, şiirini sürekli yenilediği için övgüyle sözü edilen ozanlar bir çıkış, bir saldırı konusu oluyorsa, değişimin ve yeniliğin belirleyicisini içerikte görmek de bir yanıt, bir karşı çıkış oluşturacak böylece.
Kemal Özer
|