Google Reklamları
YANGIN ŞİİRLERİ YAYINLANDI
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 23, 2012, 10:22:03 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: YANGIN ŞİİRLERİ YAYINLANDI  (Okunma Sayısı 427 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
HBozkurt
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 587



« : Haziran 15, 2008, 00:22:39 ÖÖ »

YANGIN ŞİİRLERİ YAYINLANDI



 

14 Haziran 2008 / Dün akşam Basın Müzesi'nde Temmuz İçin Yaralı Semah / Yangın Şiirleri, kitap olarak elime ulaştı ilk kez. Yordam Kitap'ın 50. kitabıydı ve bunu kutlamak için toplananları bir araya getirmişti. Yıllardır oluşturulan bir birikim, somutlukla ortaya konuyordu. Son bir ayda basımı ve düzenlenişine ilişkin yorucu bir çalışmanın ardından. Toplananlar arasında beni yalnız bırakmamak için Ankara'dan (Burhan Günel), İzmit'ten (Ruşen Hakkı, Hayrettin Geçkin, İhsan Topçu, Ruhan Odabaş) gelenler, 50 yıllık dostlar (Doğan Hızlan, Adnan Özyalçıner), yazar ve ozan arkadaşlar (Yusuf Ziya Bahadınlı, B.Sadık Albayrak, Mustafa Köz, Ayten Mutlu, Fikret Demirağ), tanıştığım için kendimi şanslı saydığım gençler (Ali Mert, Efe Duyan, Cansu Fırıncı, Filiz Ateş, Cenk Gündoğdu) ve (çoğu genç) okurlar vardı.

Yordam Kitap adına Hayri Erdoğan'ın yaptığı açış konuşmasının ardından, Doğan Hızlan hem yayınevinin 50. kitaba ulaşmasının anlamını vurguladı, hem de benim bütün kitaplarımı izlediğini, değerlendirdiğini söyleyip yeni yapıtlar üretmenin, sürekliliğin önemine değindi.

Sıra bana geldiğinde ise şunları söyledim:

“Bizi bu akşam bir araya getiren, özünde emek dünyası. Emek dünyasının değerleri, o değerlere hizmet. Yordam Kitap, bu hizmete kendini yeni adayanlardan. Başlayalı daha iki yıl bile olmadı, ama bu kısa süre içinde önemli bir gelişme gösterdi. İşte 50. kitaba ulaştı.

Yordam Kitap, bu gelişmeyi gösterirken, temelinde yer alan özveriye ve ilkeli çalışmaya dayandı. Kendini temsil etmek için seçtiği Y harfi, bu yüzden yere sağlam basan bir ağaç. Dallarını ve yapraklarını harfler oluşturuyor. Ama tek tek görünmeyi seçmiyor bu harfler. Öne çıkmayı değil, görüntüyü oluşturmayı yeğliyorlar.

Onlara bakınca, Yordam Kitap'a verilen emekleri, sağlanan katkıları görüyorum. Tıpkı harfler gibi, öne çıkmadan yer alıyorlar bu görüntünün içinde. Temmuz İçin Yaralı Semah kitabımla bugün ben de katılıyorum. Harflerin arasında bir harf olarak. Hangisi, bu önemli değil. O harflerden biri olmak, biri olduğumu bilmek yetiyor bana.

Yere sağlam basan ağaç, kuşkusuz yeni yapraklar ve dallarla gelişimini sürdürecek. Kısa süre içinde yüzüncü, ikiyüzüncü kitaplara da ulaşacak. Şimdiden görür gibiyim, emek dünyasının değerleriyle yaşayanları yine böyle bir araya getirecek.

Yordam Kitap'a emek veren, katkı sağlayan herkesi kutluyor, bize bu umudu duyuranlara teşekkür ediyorum.”

Kitap dün gece elime ulaştı. Yıllar önce başlayan bir çalışma, yangını çağrıştıran görüntüsüyle ve 'yolun sona erdiği yerde yeniden yola çıkan'ı vurgulayan yorumuyla ürüne dönüştü.

YANGIN ŞİİRLERİ İÇİN GÜNLÜK

K i t a b a   d o ğ r u   y o l a   ç ı k m a k

3 Mart 2002 / …Sıkıntılı durum, bir başka olanağı da sağlıyor diyebilirim. Eskiden de böyleydi; bir şeyi yazarken zorlanırsam başka bir şeyi yazmaya yönelirdim, kaçmak ya da oyalanmak için. Dün, bundan yararlanıp şiir karalamalarına el attım. Yangın Şiirleri tasarısı için notlar aldığım bir taslak üzerinde bütün gün çalışarak bir sonuca ulaştım. Birkaç yeri için karar veremediğim bir başka taslağı da işledim. Şimdi elimde, sunu şiirinden başka, iki şiir yazılıp bitmiş bulunuyor. Kitaba doğru artık yola çıktım sayılır. Yıl içinde bitmese bile, önümüzdeki yılın başında gün ışığına çıkabilir.

…Dün bitirdiğim şiirlerden biri “Sivas Buluşması” adını taşıyor. Kitabın başlarında yer alacak toparlayıcı bir sergileme. “Bizi bir araya getiren” yinelemesiyle, Sivas’ta bir araya gelenlere toplu bir bakış. Aynı zamanda başka şiirler doğurmaya aday bir başlangıç. Pir Sultan’ın “İlle dostun attığı gül yaralar beni” dizesi yol gösteriyor: hem o şiire, hem de bütün kitaba. Bir yön seçilmiş oldu. Gidilecek bir yön. Sivas yangınını Pir Sultan’sız düşünemiyorum. Pir Sultan’ın öyküsünden, yazgısından, direncinden, siteminden, insanı sınava sokuşundan bağımsız bakamıyorum. Taşlanan yalnız Pir Sultan değildi, yüzyıllar sonra Pir Sultan’dan dolayı Sivas’a gelenlerdi aynı zamanda. Asılarak öldürülen Pir Sultan değildi yalnız, yakılarak öldürülenlerdi. Nasıl “yaratılanı sevmeli yaradandan dolayı” deniyorsa, öldürülenler de nedeniyle birlikte görülmeli ve anılmalı.

Şiir, bir yön gösterdi kitap için, ama bakışımı dondurmadı. Arayışımı her yazdığımla sürdüreceğim ve ancak kitap bittiğinde bakış da kesinleşmiş olacak. Çeşitli bakış olanaklarından yalnızca biri olarak. Sona doğru, bir çeşit ayıklaya ayıklaya ilerleyiş.

Şu anda kesinleşmemiş olan şu: Nereye kadar olay, nereye kadar anlatı, nereden sonra genel konuşma, nereden sonra tek tek? Bunların örgüleneceğini varsayıyorum, ama oranını ve niteliklerini bilmiyorum.

İşte dün kesinleşen ikinci şiir, biraz da bu arayışa bir yön gösterme sayılabilir. Kitabın örgüsü içinde yer alacak bir özel vurgu. Metin Altıok’la kurulan bir ilişki denemesi. O yüzden de “Adım Metin Olsun” adını taşıyor. İlk ağızda akla gelen, Altıok’un şiirleriyle, imge dünyasıyla ilişki kurmak, aktarmalar yapmaktı. Ama öyle olmadı. Birlikte yazılan bir şiire çağrı olarak kendini belirledi. “Hadi gel birlikte yazalım bu şiiri” dizesiyle yola çıktı. Ve Metin’in dizelerinden, imgelerinden aktarmaya fırsat tanımadı. Yüzünün görüntüsünden bir tek genel çağrışım, “senin kaşlarında yuva kurmuş sorular” dizesini getirdi.

Şiirin okur açısından aradığı denge, bir anlamda kitabın da dengesini araştırma denemesi: Kime seslenecek? Olayın acısını, gerçekliğini çıplak olarak duyacaklara, duyması istenenlere mi? Yoksa olayı sindiren, bilinçten geçirip yorumlayan insanların belleklerindeki yeniden üretime mi?

Biten şiirin yönelişi, daha çok, ikinci söylediğime doğru. Yani yeniden üretime doğru. Zaten son kitabımda bu yöneliş ağır basmıştı. (Veysel Çolak, İzmir’de bunun için, son şiirlerimde Kavganın Yüreği’ne bir dönüş gördüğünü söylemiş olmalı. O ve Ataol Behramoğlu şiirimdeki dönüşümü Kavganın Yüreği’yle değil, Yaşadığımız Günlerin Şiirleri’yle başlatıyorlar da ondan. Benim, İkinci Yeni estetiği içeriği aktarmakta yetersiz kalıyor, estetik değişikliği de yapmalı sonucuna varmam bu kitapla somutlaştığı için. İçerikte ödünsüzlük savım yine sürüyor elbet. Ama içeriğe uygun estetik yapı, içerik değiştiği oranda bu değişime ayak uydurmayacak mı? İçerik, nicedir ince ayrıntıları kapsayacak bir çeşitlenme içindeyse? Başka türlü söylenemeyecek duygulara, düşüncelere yöneldiyse?) Ayrıca, yeniden üretime, bellekte işleme yönelmekle öbür işlevi dışlamış olmuyorduk. Aradan geçen zaman, gerçekliği çıplak olarak duyanları da geliştirmişti. Bunu çeşitli vesilelerle görüyor, yaşıyorum. Gerçekliği soyutlamanın daha derin bir etki bırakacağı günlere doğru gidiliyor. Önemli olan, bu soyutlamanın hangi tabana oturduğu, gerçekliği hangi ölçüde yeniden üretime soktuğu. Çekintisiz olmam, söyleyeceğimi sözün açıklığından söyleyişin derinliğine kaydırmam biraz da bu yüzden.

S u r l a r d a   b i r   g e d i k

31 Mart 2002 (Bursa) / …Bir kahvede yapılan şiir okumalarında ise, yayınlanmamış olan son şiirimi (Adım Metin Olsun) okudum. Kalabalık önünde seslendirince, şiirini kıvamını bulmuş olduğunu sezdim. Her şey yerli yerinde ve yöneldiği amaca uygun düşmüş. Surlardan birinde açılan gedik gibi, kalenin içine girilebilir artık. Kitap tasarımı da böyle bir gedik açılmasını bekliyordu.

Ö m r ü   k ı s a   k e l e b e k l e r

28 Nisan 2002 (Semizkumlar) / Dünü şiirler için hazırlık okumalarıyla geçirdim. Yangın Şiirleri’ne beni götürecek okumalar sırasında “ömrü kısa kelebekler” sözü çıkıp geldi. Bir açılımdı benim için. Sivas’ta yakılanlar arasında genç kızların, delikanlıların çokluğu dikkatimi çekmişti zaten. Onların filizlenmeden yarım kalan yaşamları bir iç ezikliği yaşatıyordu sık sık. Sivas Kitabı’nı bu gözle yeniden okudum, o gençlerle ilgili ayrıntılara ulaşmak için. Gördüm ki, ortak bir duyarlıktan, bir ahlâktan, bir dünya görüşünden geliyor hepsi. Hepsinin günlük tuttuğu, yaşam karşısında canlı bir ilgiyle, sevgiyle dolu olduğu, geleceği düşlediği, yaşama sevincinin ardına düştüğü, kendini hazırlamak, geliştirmek istediği anlaşılıyor. Kendisi için, kendini düşünen bencil bir tasarım yapmıyor hiçbiri. Dünyayı olduğu gibi kabul edip kendine bu dünyada yer aramıyor. Olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi bir dünyada düşlüyor kendini, o dünyaya göre oluşturmak istiyor. Bu dünyada başkaları var, başkalarıyla paylaşmanın güzelliği uğruna yaşanmalı bu dünyada. Paylaşılacak kadar güzel, paylaşıldığı için güzel. Kimsenin ellerinden alamayacağı, tertemiz ve dopdolu bir tutku. Bütün kırılışlara karşı kendi aşısını kendi içinde taşıyor.

İşte yangın burda giriyor işin içine. Yakılmak istenen; bu tertemiz ve dopdolu tutku, bu canlılık, bu düş. Korkulan da bu. Filizlenirse, ortalığı sarıp sarmalarsa, dal budak salarsa durdurulabilir mi? Daha filiz vermeden dal kırılmalı öyleyse. Yangın, o gençleri yakmak için değil yalnızca. O yangının asıl yapmak istediği, filiz verecek dalları kırmak. Gençlerin içinde mayalanan özsuyu, dallara yürümeden, daha çiçeğe dönüşmeden kurutmak.

Yalnız Sivas’ta değil, her yerde istenen bu. Çoğu kez sinsice, saman altından su yürütürcesine. Kimi yerde de su yüzüne vurarak. Toplu kıyımlarla fışkırarak. Sivas yangını bunlardan biri. Tıpkı daha önce Çorum’da, Kahramanmaraş’ta olduğu gibi.

Yangın gözümüzü alırsa, asıl yürütüleni, yürütülmek istenen kıyımı görebilir miyiz? Yok etmek değil tek amaç öyleyse. Yok ederken aynı zamanda gözlerden saklamak da sözkonusu.

Yitiklerin ardında kalanlar sürekli soruyorlar: Nasıl kıydılar bu gencecik insanlara? Ne yaptılar ki bu ölümü hak ettiler?

O gençlerin dünyayı olduğu gibi kabul edip bu dünyada kendilerine bir yer arıyor olmalarıydı istenen. 1980 sonrasında yaratılan Türkiye’ye ayak uydurmalarıydı. Oysa onlar öyle yapmadılar, öyle yapmamanın tohumunu taşıdılar içlerinde. Sunulan yaşamı kabul etmek istemediler, kabul etmemenin olanaklı olduğunu gösterdiler üstelik. Bunu hazırlayan kaynaklardan beslendiler. Hâlâ kurutulamamış kaynaklardan.

Sivas, yalnızca bir yangın değil, bir dal kırımı. Kaynağından beslenip gün yüzüne çıkacak bir yaşam canlılığını kurutma eylemi. Kelebeği kozasının içindeyken boğacaklar ki bir ufka kavuşmasın. Bir ufuk edinme düşünü ortalığa saçmasın. “Ömrü Kısa Kelebekler” sözü bu yüzden bir açılım getirdi işte. Yaşasaydılar neler olacaktı? Yitenlerin yaşamlarını, yaşasaydılar yapacaklarını şiirler taşımalı. Önce kurgu olarak. Somut özlemlerini geliştiren birer kurgu olarak. Okurlara duyurmalı o canlı, istek dolu özlemlerin can yakıcı soluğunu. Sonra bir yoruma bağlamalı bu şiirlerin yan yana gelmesi.

Sivas Kitabı’nı yeniden okurken, gençlerin oluşturduğu kümeye yakın, genç sayılamayacak, ama istekleriyle, tutkularıyla onlara yakın duranlar dikkatimi çekti. Aynı yoruma onlar da bağlanabilir. Bir de sanatçılar/yazarlar bir küme oluşturuyor elbet. Onlar aynı yorumun, hazırlayanlar/kaynaklık edenler bölümüne giriyor. Canlılığı, yaşam sevincini gençlere duyuran kaynakların başında onlar geliyor. Özellikle de ozanlar. Gençlerin dikkatimi çeken bir özelliği, zaten sanata duydukları eğilim. Yazar olmak istiyor kimi; şiir yazıyor, resim yapıyor. Sivas’a giderken, yazarlarla tanışma eğilimi duyuyorlar.

Yangın Şiirleri, bu kümeleri, ayrı ara başlıklar altında ele almalı öyleyse.

N e d e n / s o n u ç   i l i ş k i s i

24 Mayıs 2002 (Den Haag) / …Dün akşam Erhan (Gürer) ve Murat’la (Tuncel) bugünkü söyleşinin ön hazırlığını yaptık. Ama söz, pek çok konuyu dolaşıp durdu. Yangın Şiirleri’nden bir örneği de yanımda getirmiştim. Onu okudum ve bu tasarı konusunda biraz bilgi verdim. Sivas’ta kıyıma uğrayanları iki kümeye ayırdığımı söyledim. Sanatçı ve aydınlar bir kümeyi, gençler ikinci bir kümeyi oluşturuyordu. Sivas kıyımına dar bakıldığında, gericiliğin bir eylemi olarak görülüyor. Oysa çok daha köklü bir geçmişi var olayın. İki bilinç çevresinin çarpışması sözkonusu. Bir yanda yaşamı olduğu gibi kabul etmeyenler, öbür yanda sürmesini isteyenler. Bu iki bilinç çevresinin doğurup hazırladığı bir çarpışmanın su yüzüne vuruşu yaşanmış oldu Sivas’ta. Tıpkı daha önce Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, yine Sivas’ta yaşandığı gibi. O yüzden Sivas’ta yaşananları salt bir zorbalık, barbarlık, gericilik, yobazlık düzleminde görmemek, kıyıma uğrayanları kurban sıfatına indirgememek gerekir. Benim yorumum, alttan alta çok daha kapsamlı bir neden/sonuç ilişkisine yönelik. Yakılan gençler; yaşamı olduğu gibi kabul etmeyenler, değiştirmek, yeni bir arayışa yönelmek isteyenler. Kıyımı gerçekleştirenler ise yaşamı olduğu gibi sürdürmek, yeni bakışların önünü kesmek isteyenlerin temsilcisi.

Dikkat edilirse, gençlerin hepsi yeni bir yaşamın, bir değişimin filizleri. Hepsi günlük tutuyor, mektup yazıyar, yaşamı bir arayışa, bir ahlâka, yeni bir düzene yöneltmenin ardına düşüyor. Sanat/sanatçı/aydın ise onları besleyen kaynakların başında yer alıyor. Sivas yangını; hem bu filizleri kırmayı, hem bu kaynağı kurutmayı amaçlayan bir olaylar zincirinin halkası.

U z a k t a n   u z a ğ a

4 Ekim 2006 / …Yine de ne varsa şiirde. Kendimi veremeyeceğimi bilsem bile Yangın Şiirleri için birtakım dizeler karalamaya başladım. Suya atılan olta gibi. Neyi yakalayacağını bilmeden. Tasarısını yapmadan. Yangın Şiirleri uzaktan uzağa bir kerteriz gibi yalnızca. Bakılan ve kendimle yazacaklarım arasına girdiği düşünülecek olan.

‘B a ş k a   t ü r l ü   a n l a t ı l a m a y a n’

29 Aralık 2006 / Yangın Şiirleri için iki başlangıç birden. Birkaç değişiklikle. Biri, kağıt kalem kullanmamak, doğrudan bilgisayarda yazmak. Öteki, doğaçlamaya yaslanmak. Ne çıkacağı konusunda kaygılarım olsa da buna göğüs germeye kararlıyım. Çağrışımların akıl süzgecinden geçirilmesi yerine, özgür bırakılmasıyla varılacak şiir, kabulüm! Niye böyle diye sorulsa, şiirin akıl denetiminden kendini kurtarmasıyla, okuyanda açacağı kapılar, oluşturacağı sahneler denemeye değer diyebilirim. Bunu bir geriye dönüş saymak isteyenlere karşı da söyleyebileceğim şu: Söylemek istenen incelikli ise yitime uğramak sözkonusu değil. Kaldı ki, yazdığım (üzerinde çalıştığım) şiirlerden birinde, somutlanmış bir sahneden yola çıkılıyor. Yangınla yolun sonu arasında beliren sahne, yaşamını yitirenleri gündeme getirirken adı anılmış bir özneyi odak almıyor. O durumdaki bütün özneler için geçerli bir yerden bakılıyor olaya. Her biri ayrı ayrı yaşayabilir çünkü. Şiir, geçerliğini buradan alacak. Soyutlamış olacak, ama bu, somut bir yaşanmışlığı getirecek gündeme. “Yolun Sonu” şiiri (şimdilik adı böyle) o ânı yaşamanın dışa vurumu. Ama orda kalmıyor, sona eren yolu yeniden başlatmanın, yeni bir yolculuğa çıkmanın / çıkarmanın ilk adımı oluyor. Ölmekle kalmamış olmanın, ölümü yeni bir başlangıca dönüştürmenin şiiri. Ozanın bunu görmesinin, göstermesinin şiiri. Gördüğünü paylaşmak istemesinin, dahası paylaşma yollarına başvurmasının şiiri. Bu çaba, tek şiirle kalmadı o yüzden. İkincisini de getirdi hemen. “Orda Bulunmayan”ı da konuşmak isteği, bir başka soyutlamayla ortaya çıktı. “Yolun Sonu”nu görenin, yaşayanın geride bıraktıklarından biri, “orda bulunmayan”lardan biri, olaya kendi gözlerinden bakıyor ve bitenle birlikte yeniden başlayanı görüyor. Şiir, onun gördüğünü okurunda görmesi için.

Burada bir soluk alıp, bu (tür) şiirlerin tek tek geçerliğini ‘başka türlü anlatılamayan’dan aldıklarını söyleyebiliriz. Geriye dönüş olmadıklarını da böyle açıklayabiliriz. Söylenmek istenen, ‘başka türlü’ söylenemiyorsa, soyutlama geçerlik kazanıyor çünkü. Söylediğin incelikliyse, onu gözden çıkarmadan söylemelisin.

Yangın Şiirleri, daha önce de belirlediğim gibi, akıcılığını aynı yönde konuşmalarla değil, çeşitli sesleri çeşitli örgülemelerle yan yana getirerek sağlayacak. Doğrultu aynı, ama söyleyiş biçimleri aynı değil. Bir ses yerine, birçok ses bir arada. Uğuldaşan bir arı kovanına girmiş gibi. Ancak kitabı bitirip kapattıktan sonra, kulağı dolduran uğultu yavaş yavaş dağılıp yerini bir ezgiye, hem de damgasını vuran bir ezgiye bırakacak.

Ü s t   ü s t e   ü ç   ş i i r

3 Ocak 2007 / Çok mu acele ettim? Üçüncü şiir bu sabah başlayıp bitti. Her zaman yaptığım gibi dinlendirmedim bu kez. Kağıt üzerinde kalmasıyla yetinmeyip bilgisayarda dizdim. Bilgisayarla yetinmeyip blog sayfasına yerleştirdim. Onunla da yetinmeyip e-posta aracılığıyla bağlantıda olduğum herkese gönderdim. Yanıtlar almaya bile başladım.

Yangın Şiirleri arasında yazmayı düşündüğüm bir şiirdi. Metin Altıok için olanı daha önce yazmıştım: “Adım Metin Olsun”. Bu sabah Behçet Aysan için olanı yazdım. Ozanlar için yazarken, onların yazdıklarıyla bağlantı kuran bir söyleyiş ve imge düzeni gözetmenin doğru olacağını düşünüyordum. Hatta dış görünüşleri bile etken olabilirdi yola çıkarken. Nitekim Metin Altıok’un kaşlarından yola çıkarak, “kaşlarında yuva kurmuş sorular” imgesine ulaşmıştım.

Behçet Aysan için de öyle oldu. Onun şiirlerindeki kesik kesik söyleyişi, çoğunlukla tekli ikili sözcüklerle oluşturulmuş büküntülü dizeleri örnek aldım. Yazdıklarından ve şiir kitaplarından geçirip getirdiğim ayrıntılarla örmeye çalıştım şiiri. Deniz Feneri kitabı, “Balat” şiiri, İzmit sevgisi, doktorluğu yansıdı dizelere. Kitaplarını açıp şiirlerini tek tek okuyarak yapmadım bunu. Daha önce okuduklarımdan bende kalanlarla yetindim. Çünkü bir inceleme yazısı değildi elimdeki. Su yüzüne vuracak izlenimler yol göstersin istedim. İstediğim gibi de oldu.

Söyleyişin belkemiğini oluşturan “evet” ve “zor” yinelemeleri ile “Behçet” seslenişi, yeterli bir akıcılık sağladı şiire. Aynı zamanda, Metin Altıok’ta olduğu gibi, karşılıklı bir konuşma, hatta dertleşme edası getirdi. Duyguların dışavurumu için duygusallığı geriye çekip duyarlığı öne çıkardı. Akşam saatlerine değin sonuç bana olumlu göründü. Gerekli heyecanı yaşadım. Kitabı bu yıl içinde bütünleyip yayınlama konusunda umut verici ayrıca. Sevdalı Buluşma’yı hazırlarken, benzeri bir ivme yakaladığımı unutmuş değilim.

Yine de akşam saatleriyle birlikte “çok mu acele ettim?” demekten kendimi alamıyorum. Yazdıklarımı bir süre uzak tutmalıyım belleğimden. Sonra bir an, başka bir şeyle uğraşırken, birden karşıma çıkmalı ve ansızın okumalıyım. Ancak o zaman görebilirim nasıl bir şiir olduğunu. Koşullanmaların dışına çıkarak bakabildiğim o kısacık an.

Üst üste üç şiir ortaya çıktıktan sonra, kitabın oluşumunda vardığım karar iyice belirginlik kazandı. Her kitabımda gözetegeldiğim üslûp birliği, söyleyiş uyumu, hatta imge ortaklıkları yerine, Yangın Şiirleri bir değişik tutumla dikkat çekecek. Kitap baştan sona değişik üslûpları yan yana getirecek, söyleyiş ve kurgu bağımsızlığı yaratacak. Denebilirse aynı elden çıkmış, aynı gözle görülmüş, aynı üslûpla yazılmış değil de, değişikliklerle örülmüş olacak. Yine bütünlüğü gözetecek, ama bu bütünlüğü farklılıkların sağlamasını isteyecek. Farklı seslerin, farklı üslûpların, farklı bakışların. Nitekim bugüne değin yazılanlar bunu tam anlamıyla yansıtıyor. “Sunu”, “Sivas Buluşması”, “Adım Metin Olsun” birbirinden farklıydı. Şimdi bunlara eklenen “Yolun Sonu”, “Orda Olmayan” ve “Behçet” de öyle. Kitabın alt katmanı belli bir olay, ama o olayın yansıdığı ayrıntılar, kişiler farklı içerikleriyle çıkıyor karşımıza. Farklı içerikler de farklı üslûplar ve biçim özellikleriyle gündeme getiriliyor. Her kitabında değiştiği söylenen, şiirini sürekli yenilediği için övgüyle sözü edilen ozanlar bir çıkış, bir saldırı konusu oluyorsa, değişimin ve yeniliğin belirleyicisini içerikte görmek de bir yanıt, bir karşı çıkış oluşturacak böylece.

Kemal Özer
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
HBozkurt
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 587



« Yanıtla #1 : Haziran 15, 2008, 00:23:26 ÖÖ »

S i v a s ‘ ı   U n u t m a y a l ı m,   a m a   n a s ı l

15 Haziran 2007 / Semizkumlar. Veysel Atayman’ın (nerde çıktığı bilinmeyen) bir yazısı. Yanıma almıştım, çünkü faksla gönderildiği için her gün biraz daha soluyor, okunmaz hale geliyordu. Bilgisayara geçirirken, benim bir yazımdan söz açtığı için, kimi sözcükler yeni çağrışımlarla karşıma çıktı. Yıllar sonra Sofya’ya yaptığım bir geziden söz açıyordum o yazıda. Arayıp yerinde yeller estiğini gördüğüm Devrim Müzesi bu çağrışımlara kaynaklık ediyor şimdi. Özellikle o müzede Geo Milev’in takma gözünü görüp öyküsünden etkilenerek yazdığım şiir. Kendisini yok etmek isteyen faşistlere suçüstü yapmıştı ozanın gözü.

Önümüzdeki ayın başında, 2 Temmuzda ‘Sivas’ı Unutmayalım’ denecek yine. Belleğimiz açılarak anılar ortaya saçılacak. Kararlılığımız kimi etkinliklerle dışa vurulup kimi yayın organlarının kapaklarında dile getirilecek. Soru bir daha gündemde: Ne yaparsak Sivas unutulmamış olur? Çağrışımlar beni bu sorunun yanıtını aramaya yöneltti bir kez daha. “Ozanın gözü her yıl yeniden bakmalı” dedim. Sivas’a yeniden bakmalı ve suçüstü yapmalı. Tıpkı Geo Milev gibi, tıpkı Miklos Radnoti gibi. Katillere suçüstü yapan ozanın gözüyle bakabilmeliyiz. Üstü ne kadar örtülürse örtülsün, ozanın gözüyle görmeliyiz bir daha. Gömüt tanımayan gözüyle, gömülse de örtülmeyen gözüyle.

Yangın Şiirleri, ozan gözüyle bir daha bakmanın, olayı yaratanlara suçüstü yapmanın somut bir göstergesi değil mi? Onlar adına, yitirilenler adına bakmak, onların ozan gözüyle yapacakları suçüstünü dile getirmek değil mi? Onlar adına bakmak, onların gözüyle bakmak değil mi? Onların duygularıyla, anılarıyla bakmak, onlarla yok edilmek isteneni yeniden ayağa kaldırmak değil mi? Yok edilmek istenene bakmak, yok etmek isteyene suçüstü değil mi? Gömülmek istenenin üstünü yeniden açmak, onların gözüyle bakmak değil mi? Gömmek isteyenin karşısına dikilmek değil mi?

1 6   H a z i r a n   v e   2   T e m m u z:   İ k i   k a v ş a k

16 Haziran 2007 / Semizkumlar. Her sabah olduğu gibi bakkala yürüyüş. Alışverişten sonra gazetelerde gezinti. Bugünün tarihi hiçbirinde yoktu. Yalnızca Cumhuriyet, iç sayfalarından birinde anımsamış ve anımsatmış. İşçilerin haklarını aramak üzere sokağa çıktıklarından, o gün yaşananlardan ve 3 ölümden söz ediliyor. (İnternete bağlanamadığım için Sol gazetesini göremedim; ama önümüzdeki hafta kente dönünce ona da bakacağım) 16 Haziran, bir kavşak olarak söz edilmeyi bekliyor hâlâ. 2 Temmuz, nasıl bir suçüstü bekliyorsa, 16 Haziran da öyle! Unutanlara, unutturmak isteyenlere suçüstü! Unutanlar arasında şiir varsa, ona da! Ozanlar varsa, onlara da!

Dün elime aldığım yazıda Veysel Atayman, ‘zaman’a her şeyi yükleyişimizden yakınıyordu. “Nostalji ve Zaman” ara başlığının ardından şöyle diyordu: “Ve aslında birileri, kognitif bir dayatma ya da öğretme yoluyla bana iletmese, ‘toplumda’ yaşadığımı hiç farkında olmadan gelip geçerim.”

‘Yaşanan’ı mekânla tanımlıyordu: “Dedemin bekçilik yaptığı Yedikule Fabrikası’nın giriş kapısı hâlâ surun dibinde, incirlerin arasında saklı. Trenle geçerken görüyorum onu. Dedemi de. Babamın ömrünün yarısını ve elinin birini verdiği ağır bakım fabrikasının önünden her geçişte, sünnetimdeki şenliğin sesleri trene kadar uzanıyor. (...) Mekân içinde geçmeyen tek bir yaşantımız, en küçük bir olayımız olamayacağına göre, biz aslında milimetrik kağıt üzerine işaretlenmiş milyonlarca coğrafyanın toplamıyız.”

Sözü sanata taşıyıp öykü üzerinden bir saptama yapıyordu sonra: “Geleneksel öykü yazma biçimi, yaşantıyı, olayı öne çıkartırken, coğrafyayı hep geride tutmuştur bu anlamda; tutmakla kalmamış, onu neredeyse biçim öğesi gibi görmüştür.”

Sonra da soruyordu: “Estetize etmenin bu tarihsel alışkanlığı mı bizi coğrafyasız anımsamaya, duyumsamaya iten? Yeri, mekânı, fizikî ortamı hep bir yan unsur gibi algılatan? Peki öyleyse, o milimetrik mekân parçaları, ağaçlarıyla, sularıyla, renkleriyle, evleriyle, sokak ve mahalleleriyle elimizden alındıkça, niçin ölüyor gibi oluyoruz? Ağır bakım fabrikası yerine otel dikildiği an babam bir kez daha mı ölecek? Hem de öldüğündekinden beter acılara iterek beni?”

Bu noktada durup şiirin ne yapması gerektiğine bakarsak, ‘yaşanan’ı yeniden ‘mekân’ içine yerleştirmeli diyebiliriz. Nasıl yapacak bunu? Elimizden alınmak istenene kafa tutarak. Olayı yeniden ‘yaşandığı mekân’ içinde görerek ve göstererek.

Belleğim burada bir ayraç açıyor ve 1994’te Almanya’ya 2 Temmuz’u anmak için gittiğimizde, Mölln kentine yaptığımız yolculuğu getiriyor gözlerimin önüne. Faşistler bir Türk ailenin yaşadığı evi yakmışlardı o kentte. Mahkemesi hâlâ sürüyordu. Biz de girmiştik duruşmalardan birine. Ama yakılan ev ortadan kaldırılmıştı çoktan. Yerinde boş bırakılmış, çağrışımlarından boşaltılmış bir arsa vardı. ‘Yaşanan’ın mekânı, yaşayanların elinden alınmıştı. İkinci adım, hiç kuşkusuz arkadan gelip o boşluğu yeni bir yapıyla dolduracak, çağrışımları tümüyle kazıyacaktı oradan.

Ve Atayman’dan alıntıladığım ilk cümleyi bir daha anarak, “toplumda yaşadığının farkında olmadan gelip geçenleri” durduran, ‘yaşanan’a baktıran şiirler demeliyim.

Belleğim, aynı şeyin Sivas’ta da yapıldığını anımsatıyor şimdi. Madımak Oteli’nin olduğu gibi bırakılması, orda yaşananları sürekli anımsatması istenmişti. Ama bu sağlanamamış, tıpkı Mölln’deki ev gibi, otel de ortadan kaldırılmıştı. Yaşananların mekânı yaşayanların elinden alınmıştı.

Yeniden yazıya dönersek, Atayman ortaya çıkan bu değişimin ‘zaman’a bağlanmasını sorgulayarak, ‘nostalji’yi ‘bir çaresizliğin adı’ diye niteliyor ve “coğrafyayı bozan, yozlaştıran, silen ya da yok eden şey ‘zaman’ değil: Hayata, insana düşman o ilişkiler” sonucuna varıyor. Atayman’a göre, “yanlış bir bilinç”tir nostalji. “Zamanı kör bir güç gibi görme yanılgısı”dır.

O halde, şiir için, ne yapması gerektiğine yanıt ararken, ‘yaşanan’ı yeniden ‘yaşandığı mekân’a yerleştirmenin, anımsamayı nostaljiden sıyırmanın, ‘zaman’ı bir ilişkiler toplamı olarak görmenin yollarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Elimizden alınanı, alınmak isteneni geri almak olduğunu da.

Şiirden sanata doğru genişlettiğimizde, bütün sanat dalları, bu işlevi ayrı ayrı ve kendi özgüllüğünün sağladığı olanaklarla gerçekleştirecek demektir. Resmi yapılacak, sineması yapılacak, fotoğrafı çekilecek, müziği bestelenecek ve ‘yaşanan’lar ‘yaşandıkları mekân’ın içine yeniden yerleştirilecek.

Burda durup bu kez de Yangın Şiirleri’ne bakmalıyım. ‘Yaşanan’ı bu işlevle dile getirmek için yola çıktığımı, gömülmek istenenin üstünü açmaya çalıştığımı, bu bakımdan hem nostaljiye hizmet etmediğimi, hem ‘yaşanan’ı mekândan soyutlayanlara bir çeşit suçüstü yapmayı üstlendiğimi söyleyebileceksem, yazdıklarım yazılmaya değerdi demeliyim. Aynı zamanda, ‘yaşanan’ı görmezden gelen şiire ve ozana bir suçüstü sayılmalı demeliyim.

‘S u ç ü s t ü   K i t a b ı’

30 Nisan 2008 / Bu sabah son şiirini de yazdıktan sonra Temmuz İçin Yaralı Semah kitabını bitirmiş oldum. Her kitapta olduğu gibi, başlangıçta bir seçim ve o seçimle ilgili bir tasarım vardı. Seçim, Sivas’ta yaşanan yangın olayıyla ilgiliydi. Niye o seçimi yapmıştım? Çünkü ‘yaşanan’a bakan, onunla ilgili tavır alan, o bakışı ve tavrı okura iletmek için yazmayı üstlenen bir anlayışla yola çıkmayı benimsiyordum. Yangın şiirleri olacaktı yazdıklarım ve aradan geçen süre hem bakışı, hem yazışı yeterince damıtmış olacaktı. Tepki vurmayacaktı bu bakışa ve yazışa damgasını. Olayın alıp götürdüğü özneler kadar geride bıraktıkları da vardı. Öfkeyle, acıyla, isyanla dolu günler geçtikten, kabarmış duygular yatıştıktan, özneleri insan olarak görmeye başladıktan, geçen zamanı çeşitli boyutlarıyla kavradıktan sonra bakacaktım olaya.

‘Nasıl yazmalıyım’ın yanıtını ararken, elimdeki belgelerden ölüm tutanaklarının diline, üslûbuna duyduğum tepki, bir dönüştürme olanağı olarak göründü gözüme. Bir çeşit tutanak gibi yazabilirdim, ama insanî olmayan o dili ve üslûbu dönüştürerek. ‘Duygusuz bir dil’ ile ‘duyguya yenik düşmüş bir duygusallık’ arasında bir denge kurmalıydım.

Yazılış ilerledikçe ortaya çıkanlar belki yine birer tutanak olarak algılanabilir. Ama sınırları alabildiğine genişlemiş, gidenlerin ve kalanların yaşam ayrıntılarından örülmüş birer tutanak. Yazanın kendi duygularıyla da baktığı, bakılanı bu ayrıntılar içinde gördüğü şiirler. Nerdeyse biri ötekine benzemez bir yerden bakmayı, ne ses ne içerik olarak kalıplara sıkışmamayı önemsemiş şiirler.

Yazılış ilerledikçe, zorlamadan yazmanın doğurduğu kimi kümeler oluştu. Birbirine sayıca eşit olmayan, ama arka arkaya sıralanınca bir akışı ortaya çıkaran kümeler.

Sunu, yine her zamanki gibi, kitabın okur karşısına çıkaracağı genel doğrultuyu ve yaklaşımı vurgulayacaktı. Açılış şiiri durumundaki “Sivas Buluşması” ise kitabın tema seçimine bir taban oluşturacaktı. Ve tek başına bir kümeye dönüşecekti. Gülün Sınavı başlığıyla.

Sonraki kümede üç şiir: “Yolun Sonu”, “Orda Bulunmayan” ve “Yangın İkizi”. Üçü de girilen yolun üç aşamasına değiniyor: Birincisi olayın sarsıntısını (fırtınaya tutulmuş bir gemideki gibi) yaşayan, ikincisi olay yerinde bulunmayan, üçüncüsü belli koşullarda herkesi kapsayabilecek olan. Kitabın omurgasına eklemleniyor bu küme: Yol.

Üçüncü küme, geride kalanlardan yansımış beş görüntüye bakıyor. Bakılanı görünür kılmak için. Adını da bu ilişkiden alıyor. Olayda yitirilenlerden sanatçı ve yazarlara tek tek bakan dokuz şiirlik dördüncü küme Yol Erleri başlığı altında.

Olayda yitirilenlerden genç kızlarla delikanlılar birer ‘ömrü kısa kelebek’tir. 10 şiirlik bu küme de aynı başlığı taşır. Tek şiirlik son küme bir vurguyla kitabı kapayacaktır: Bir Başka Yürüyüş İçin.

Kitabın akışı, yangınla karşılaşanları Sivas’a toplayan ve bir sınav çağrışımıyla buluşturan bir olaydan yola çıkacak ve (tıpkı Geo Milev’in, Miklos Radnoti’nin geçmişte yaptığı gibi) bir suçüstü yürüyüşüne dönüşecektir.

Evet, önü kesilen yol, her yitirilenle başka bir yürüyüşü (tıpkı bir semah gibi döne döne yeniden başlatarak bir suçüstünü) sürekli kılacaktır. Tek sözcükle bir ‘suçüstü kitabı’dır bu.

Y e n i d e n   t a n ı m l a n a n   k a v r a m l a r

7 Mayıs 2008 / Dün Etken dergisinin sorularını yanıtlarken, birtakım kavramların sık sık karşıma çıkması sonucu, onları yeniden tanımlama gereği duydum. Bunlardan biri ‘tanıklık’tı. ‘Yaşanan’a tanıklık etmek için yazdığımı söyleyen birtakım alıntılar bir kez daha karşıma çıkarıldı. Yanıtlarken, bu kavram için, yeni bir tanımlama yapmak istedim. Ve sözkonusu tanıklığın bir gözlem tanıklığı olmadığını söyledim. Benim için, görünür olmayı sağlayan bir tanıklık sözkonusuydu. Bakılanla görülen arasında bir işlemdi bu tanıklık. ‘Bakılan’ı ‘görünür’ kılma yolunda bir işlem.

Temmuz İçin Yaralı Semah böyle bir tanıklık yapıyordu. ‘Yaşanan’ tanıklık ederken, onu ‘bakılan’ olarak bırakmayacak, yazılan şiirler ‘görülmesi’ni sağlayacaktı. ‘Bakılan’ın arkasında yatan duyguları, tepkileri, acıları, dramları, kısacası insanî özü ‘görünür’ hale getirecekti.

Ölüm, yolun sonu gibi görünebilirdi. Yok oluşa götüren bir yolun sonu. (Geo Milev’in, Miklos Radnoti’nin ölümünde olduğu gibi). Ama her iki örnekte de öyle olmadığını gösteren bir yürüyüş alttan alta sürüp gitmişti. Bir başka olayla gün ışığına çıkmıştı bu yeraltı yürüyüşü. Kazılarda ortaya çıkarılan iki gömüt ve gömütlerde ortaya çıkarılan iki kanıtla. Kanıtlardan biri, Geo Milev’in takma gözüydü; öteki de Miklos Radnoti’nin cebinde kalan şiirlerdi. Her ikisi de birer suçüstü yapmış oluyordu, yıllar sonra.

Temmuz İçin Yaralı Semah, bu anlamda bir kanıt sayılabilir. Yolun sonu kabul edileni yıllardır sürüp giden bir yürüyüşle bugüne taşıyan ve görünür kılan bir kanıt. O yürüyüşü, kitap okundukça, yeraltından çıkaracak. O yürüyüşe bir tanıklık. ‘Yaşanan’a bakılınca, ‘yaşanan’da yitirilenleri gören, ‘yaşanan’dan geriye kalan duyguları, dramları, tepkileri gören, bütün bunların bir yürüyüşe dönüştüğünü gören ve gösteren bir tanıklık. (Onun için salt bir gözlem tanıklığı değil.)

Temmuz İçin Yaralı Semah kitap olarak bitti, ama bu duruşuyla yeni bir kitabın esinini de oluşturdu. Suçüstüne dönüştürülecek yeni tanıklıkları gündeme taşıyarak. İlk örneği, geçen yıl yazılan “Yetimler Ağıtı’na Ek”. Bir başka Yaşadığımız Günlerin Şiirleri diyebiliriz onlara. Bir yanıyla günce, bir yanıyla geçmişi anma, anımsama/anımsatma. Tanıklıklar üst başlığıyla bir araya getirilebildiği gibi, Yazıtlar adı altında da toplanabilir. İlki, günceye uygun düşer, ikincisi anmalara. Yazıtlar’ı yazılacak olanlar o kadar çok ki! Ama burada önemli olan, Temmuz İçin Yaralı Semah’ta varılan çizgiyi geliştirerek sürdürmek. Geçmişe ve bugüne bakıldığında, onun arkasında bulunan duyguları, tepkileri, dramları gören, gösteren bir ‘yaşanan’lar tutanağı. Yakın tarihten bir kesitler toplamı. Tanıklıkları ‘duygusuz bir dil’den uzak tutup ‘duygusallığa yenik düşmeyen’ bir dengeyle dile getirerek ve birer suçüstüne dönüştürerek.


KEMAL ÖZER
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!