Google Reklamları
BİT PAZARI / Mehmet AK
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 22, 2012, 17:33:46 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2 3 4 5 6   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: BİT PAZARI / Mehmet AK  (Okunma Sayısı 6503 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« : Mayıs 22, 2008, 08:29:33 ÖÖ »

BİR KAÇ GÜN ÖNCE ELİME BİR DİSKET DOLAŞTI.
BAKTIM İÇİİNE YARIM YAMALAK KARALAMIŞIZ BİR ZAMANLAR. BAZILARI YAYINLANMIŞ. BİT PAZARINA BİR TEZGAH KURAYIM İSTEDİM KIRIK DÖKÜK ŞEYLERDEN...
« Son Düzenleme: Mart 01, 2012, 16:11:09 ÖS Gönderen: Bahattin YILDIZ » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #1 : Mayıs 22, 2008, 08:30:43 ÖÖ »

             GÖZLERİYLE YAŞIYORDU HAYATI 




            Dünya güzeli gözlerini yine sabit bir noktaya dikmiş, küçücük ellerini yıkar gibi sürekli ovalıyordu Sema. Bu gün oldukça sakindi. Saatlerdir pencerenin önünde oturmuş anlamlı anlamlı dışarıyı seyrediyordu. Ellerini ovuşturması bir tedirginliğin işareti değil, kişilik özelliğini yansıtan sıradan bir hareketti aslında. Sema’yı tanımayan bazı misafirler onun gözlerindeki anlamlı bakışlarından, ne düşünmüş olabileceğini tahmin etmek için gözlerini Sema’dan ayıramazlardı.
 Henüz yedi yaşındaydı ve beli öne doğru eğilmeye başlamıştı. Ailesi bu eğilimin etkisini azaltmak için bir diyet programı uyguluyorlardı. Beli bükülecekti Sema’nın kaçınılmazdı bu. Ama geciktirmek ve diğer kemiklerin kırılmalarını önlemek için bu diyet zorunluydu. Belinin eğilmesiyle doğru orantılı olarak konuşma özelliğini de yitirmeye başlamıştı. Artık anlamlı kelimeler kullanamıyordu… İşin kötüsü fiziksel fonksiyonları kaybetmekle beraber, bulunduğu ortamların farkında olma yetisi sürekli gelişiyordu. Aile içindeki gerginlikleri hissedebiliyor, mutlu eğlenceli olaylara katılım gösterebiliyor, arasıra gelen komşu çocuklarıyla iyi vakit geçiriyordu. Özellikle Ali geldiği zaman... Ali bitişik dairede oturan komşunun oğluydu ve Sema’dan iki yaş büyüktü. Sema’nın doğumunu dört gözle beklemişti. Annesi, kardeşinin geleceğini söylüyordu sürekli. Ali de onu gerçekten kardeşi sanmıştı yıllarca. Hala sevgisinden bir şey eksilmemişti. Her gün mutlaka gelirdi Sema’ya. Çalan zilin sesinden Ali’nin geldiğini hissederdi Sema. Büyük bir olasılıkla Ali’yi hala abisi olarak biliyordu. Sema’yı hayata bağlayan belki de en büyük etkendi Ali abisine duyduğu sevgi…           İlerleyen zamanlarda Sema’nın insanları etkileme özelliği yaşıyla birlikte gelişiyordu. Beyninin motor gücünden azalan her özelliği gücünü artırarak yüzüne yansıyordu. Ve gözleriyle herkesi büyülemeye devam ediyordu…
   Üç yıl önce yitirmişti yürüme yeteneğini. Kurabildiği cümleler kelimelere düşmüştü, sonraları anlamsız ünlemlere… Hala bir bebek gibi bakımı yapılıyor ihtiyaçları görülüyordu Sema’nın. Yaşayabildiği sürece de bu durum  devam edecekti… Bedeni yavaşta olsa gelişecek, geliştikçe bel kemiği eğilecek ama yaşıtı kızlar gibi ergenlik sürecine girecek, duyguları da diğer kızlar gibi değişecekti. Olgunlaşacaktı. Dış dünyayı farklı gözlerle algılayabilecekti. Ama sadece gözleriyle yaşayacaktı hayatı…
   Fiziksel tepkileri elleriyle yapabildiği birkaç hareketin dışına çıkamayacaktı. Bugün olduğu gibi sürekli ellerini ovuşturabiliyordu. Veya elini sürekli ağzına götürüp, küçücük ellerini dudaklarına vuruyordu. O bir RETT hastasıydı. O yirmi üç bin doğumdan sadece birinde gerçekleşebilecek, toplumda hemen hemen kimsenin bilmediği bir sendromun kurbanıydı…
   


   *RS’nun kadın cinsiyetini oluşturan iki X kromozomunun birinde (MECP2) oluşan genetik mutasyon sonucu olduğu Dr. Andreas Rett tarafından 1964 yılında tanımlanmış, 1983 yılında Dr. Bengt Hagb ve arkadaşları tarafından yayınlanan raporla dünyaya duyurulmuştur. Bu gün ülkemizde bilinen ( iki tanesi 20 yaşın üstünde ) …RS hastası vardır. Dernek kurulmuş, internet sitesi açılmış RS hastası olan ailelerin toplum tarafından doğru tanınmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.
   RETT SENDROMLU AİLELER DAYANIŞMA DERNEĞİ   
             http://rettsyndrome.org.tr/rett_b.htm                                                                                                                                     

Mehmet Ak                                                                                                                             Aralık-2003
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #2 : Mayıs 22, 2008, 08:32:57 ÖÖ »

                               YALNIZLIK MIRILTILARI


   Yalnızlık; doyasıya uzun uzun yalnızlık… Sivri bir taşın üzerinde kurumaya terkedilmiş yılan derisi yalnızlığı… İçi boşaltılmış kullanımsız çürümeye terkedilmiş…
   Tutunmak için hayata her şeyden güzellik buluyordun. Havadan, tozdan, nemden… Ufkunda olan her nesnenin özünde iyilik olacağını umuyordun… Umutlarının iyilik gibi oynak bir ütopyadan başka bir şey olmadığını anlamıyor, anlamaya da çalışmıyordun. Umutlar beyaz atlı prensler gibi hiç olmamış ve olmayacaktı. Çürümemek için verdiğin savaşta hep yenik olacağını da bilmiyordun. Özünde iyilik olduğuna inandığın her nesne karşısında yenilecektin. Kaybetmenin, hata yapmanın da iyimser taraflarını bulsan da ruhunun daha çok çürümesini engelleyemiyordun. İnandığın güzellikler seni günden güne çirkinleştiriyor, yaşlandırıyordu. Kaybettikçe, yenildikçe yeniden…
   Her dönemin kendine özgü değer yargılarının oluşturduğu bakış açısıydı güzellik… O değer yargılarının değişmezlerini bilmiyordun. Para gibi, şöhret gibi, siyasal başarı gibi… Gün gelir bir köpeğin kuyruk sallamayacağı adamlar yılın en seksi kadını/erkeği seçilebilirdi. Azılı bir katil halk kahramanına dönüşebilir, hırsızlar ve fahişeler ideal insan tiplerine dönüştürülebilirdi.
   İyilik; hele insan özünde iyilik diye bir şey yoktu aslında… İyilik içindeki zincirleri kıramamış insanların avundukları bir hayal olabilir anca… Tarih sayfalarında iyilik yoktu. Bilim, uygarlık ve dinler tarihi kanla yazılmış ibret belgeleriydi. Ruhun kötü huylu kistlerini kesip atmayı öğrenmiyordun… Bir kefesinde iyiliğin olduğu terazinin diğer kefesindeki karşılığı para olabilirdi anca. “İyi insan” ne kadar boş ve anlamsız durmuyor mu yalnız başına. Oysa “iyi ve zengin bir adam” olsaydı daha tamamlayıcı olmaz mıydı? Kadın çok güzel olabilir ama zenginlik yoksa “güzel kızdı ama harcandı” denir. Parayla örtülen kötülükler göze batmaz. Paralı hırsıza “ işini bilen insan” denir… Paralı bir fahişe yoktur dünyada, özgürlüğüne düşkün kadın olabilir olsa olsa. Paralı suçlular hapiste yatmaz… Paralı dümbüğe beyefendi denir.
   Yüreğinde insan sevgisi olanların tanımı bile tuhaftır. “İyi adamdır” denir ve eklenir “ama garibandır”. Bu söz “iyi olsa ne yazar kötü olsa ne yazar” demektir aslında… Dünyada her çirkinliği kapatan birçok marka vardır. Markaları çoğaldıkça vasıf kazanır insan. Ama insan olmanın markası ve patenti yoktur. Göze batmaz, ciddiye alınmaz. Ölçüsü ve kıstası yoktur. Olsa da işe yaramaz zaten.
   İnsanca duyguları taşıyanlarla ilgilenenler; dolandırıcılar, küçük hesap yapan eş – dost akrabalar, bunalınca içini dökebileceği birilerini arayan kafa ütücüleri, kefil arayıcılarıdır.
   Dimdik durabiliyor musun? Acımak, sevmek gibi duyguları yeniden gözden geçirmelisin. Acıyacağın biri, çıkarlarını acındırarak elde eden biridir…  Sevgi dünyanın en yalancı orospusudur…
Fakir ama gururlu genç ve âşık olduğu zengin kız filmlerini çeviren yönetmenler “Şöhretin yolu rejisörün yatağından geçer” beyanatları veren kokuşmuş ahlak tüccarlarıdır. O filmlerde oynayan her taşra delikanlısı, paralarını ve umutlarını, her kız ise yönetmen yatağında başlayan serüvenlerinde ilk günden her şeyini kaybeden birer zavallıdır. Sonuçta Fakir ve gururlu gençler, yeni yetme körpe kızlar birer kalabalığa dönüşür sahne gerisinde… Son yıllarda, eşeğin sırtındaki çul değişiyor sadece. Top model, pop star, yıldız futbolcular… Işıklı sahneler, lüks arabalar, bar kapıları, markalar… Eşek yine aynı eşek… Avanta saman var koş!
Davulu dengi dengine vurduran nedir? İyi insan olarak davulun dengini değiştirmen olası mı? İyi insan olmak hangi ödenmemiş faturanın karşılığı olabilir? Kibarca yapılan iyilik söylemleri bile üstü örtülü bir küfürdür. Yaptığı hatayı itiraf edene “estağfurullah” denir. Oysa söylenen “harbiden eşekmişsin” dir… Biraz indirim isteyen müşteriye “şerefin var abi” diyen esnaf aslında “yüreğimi tükettin be şerefsiz” demektedir… Çok kibar konuşan kadınların bilgi birikimi yoksunluğunu, çıtkırıldım konuşmalarla kapatmaya çalıştıklarını hiç düşündün mü? Ağına düşürdüğü müşteriyi kendinden emin, oldukça iddialı, kesin yargıları olan sözlerle kandırmaya çalışan pazarlamacılar, yoz kültürün vitrininde duran, zamanını ve paranı gasp etmeye göz dikmiş çağdaş bir haramidir… Tatlı sözlerinin ardında “ulan seni öyle de böyle de .ikeceğim” iddası vardır.
İyi insan mı?
İnsanlık mı?
Hadi sende!
                                                                                                                       
                                                                                                                                                                                                                                                                                             Ağustos-2003

Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #3 : Mayıs 22, 2008, 08:49:28 ÖÖ »

                                 

                                OYSA ÖĞRETMEN DEĞİLDİN SEN...



l.
Pencerenin önünde duran kadın, elindeki mektup zarfına hiç bakmadan, gözlerini uzaklara dikmiş dakikalardır öylece duruyordu. Orta yaş döneminde olduğu, kızıl renkli saçlarının dibinden parlayan beyazların sıklığından belli oluyordu...

ll.
Leyla dershanenin kapısından çıkarken duyguları alt üst olmuş. İçinden “Allah kahretsin hiç olmaması gerekirken, bari ilk gün olmamalıydı bu “ diye tekrarlıyordu. Yüzünde iyimser bir gülümseme taşımaya çalışsa da, yıldızlı geceleri andıran gözlerinden ışık pırıltıları yansıtmıyordu. Öğretmenler odasına girdiği zaman okul müdürünün ayakta, soran gözlerle kendini beklediğini gördü. Müdürün beklerken öğretmenler odasında bir ileri bir geri tur attığını hissediyordu. Bu çok kötüydü... Sessizce çıkıp müdür odasına gittiler...

Dedesini hatırladı. Yaşasaydı; bu olayı birlikte yorumlayabilirlerdi. Genç Cumhuriyetin devlet memuruydu dedesi. Tek erkek evladının bedensel engelli olması nedeniyle oğluna ve torunlarına olan aşırı düşkünlüğünün etkisinde büyümüştü Leyla. O yıllarda devlet memurunun saygınlığı, dedesinin yaşama ve yarına dair düşünceleri, toplumsal örgüdeki yerini daha farklı ve saygın kılıyordu. Dede özellikle oğlundan olan torunlarının üzerine şemsiye gibi kol kanat açmıştı. Kasabada geniş bahçeli, iki katlı bir evde yaşıyorlardı. Dede, sonradan bahçenin diğer tarafına tek katlı bir ev daha yaptırmış, o evi de diğer illerden gelen öğretmen, polis, doktor, asker, bankacı gibi memurlara kiraya veriyordu. Torunları farklı illerin kültürlerini taşıyan bu insanlarla birlikte, farklı meslek ve yaşam biçimlerini yaşayarak öğreniyorlardı. Leyla da dahil tüm torunlar kasaba çocuğu olarak büyüseler de, geniş ufuklu bir bakış açısı kazanıyorlardı. Yaşadıkları kasabadan kilometrelerce uzakta olan Adana’nın şalgamını, İzmir’in midye tavasını, Tekirdağ’ın köftesini, Kars’ın peynirini çocuk yaşlarında tatmışlardı. Babanın çiftçi olmasından dolayı tanıdığı insanların sohbetlerinden bölgelerin tarımsal kaynaklarını iyi biliyorlardı. Hepsinin ufku farklı boyutlar kazanıyor, yarınlarda hiç birinin bu kasabada yaşlanmayacağı açıkça görünüyordu. İlerleyen yıllarda öyle de oldu zaten, şimdi bütün kardeşler başka illerde farklı mesleklerle sürdürüyordu yaşamlarını. Bir de her anlattığında kıkır kıkır güldüğü bir olay vardı Leyla’nın. İlkokula yazılırken kimliğinde dedesinin değil de babasının adının yazıyor olmasına şaşırmıştı. Garipsemiş uzun süre sorgulamıştı. Babalığın farklı boyutları olacağını ilk o zaman düşünmüştü Leyla.

Müdür bey önde Leyla arkada konuşmadan girdiler müdür odasına. Müdür bey eliyle Leyla’nın oturmasını işaret ederken, masasına geçmiş oturmuştu. Ellili yaşlarda olgun, babacan bir adamdı müdür bey. Leyla’larla ailecek görüşüyorlardı. Zaten her şey o aile sohbetlerinde başlamıştı. Eşi rütbeli bir polis, Leyla ise nüfus memuruydu. Eşinin mesleğinden dolayı şimdiden dört-beş il gezmişlerdi. Şimdi bulundukları yer iç Anadolu da elma bahçeleriyle iç içe yaşayan şirin bir kasabaydı. Burada insan ilişkiler çok güzeldi. Tüm kasabayla sıcak bir dostluk kurulmuştu. Müdür bey Leyla’nın kültüründen ve zekâsından oldukça etkilenmişti. Kaymakamla da görüşerek okulda boş geçen bazı derslerin öğretmen sorununu gidermede Leyla’nın katkısını istemişti. Asıl mesleği iktisat olan Leyla severek kabul etmişti. Haftada sekiz saat ders verecekti.

Okulda ilk günüydü, sınıfa girmiş kendini tanıtmış ve yoklama defterini okuyarak öğrencileri tanımaya çalışıyordu. Kasaba küçük olduğu için öğrencilerin geneli tanıyordu Leyla’yı. Bir erkek öğrencinin adını okuduğunda kimse ayağa kalkmamış, öğrenciler fısıldaşmaya başlamışlardı. Arka tarafa bakarak gülüşüyorlardı. Masadan kalkarak arka sıraya doğru yürüdü. En arka sırada bir öğrenci kıvrılmış yatıyordu. Yorgun muydu? hasta mıydı? Endişeyle uyandırdı çocuğu. Çocuk gözlerini aralarken bağırmaya başladı. Aşağılayıcı tonda kim olduğunu, hangi cesaretle kendini uyandırabileceğini soruyordu. Şok olan Leyla bu küstah çocuğa bir tokat attı. Şiddete karşıydı ama nasıl olduğunu bilmeden tokatlamıştı işte. İçinden bir şeylerin koptuğunu hissetti. Duyguları mantığını yenmişti. Çocuk lise son sınıf öğrencisi ve duygusal zayıflığını kapatmak istercesine “bittin sen bittin” diye bağırarak kapıyı çarptı gitti.
Leyla bunları detaylıca anlatırken müdür bey böyle şeylerin olabileceğini, canını sıkmaması gerektiğini söylüyordu. Teselli faslından sonra kahve içtiler. İzin isteyip ayağa kalktı Leyla, daireye asıl görevine gitmesi gerekiyordu. Müdür bey Leyla’yı uğurlarken ciddiyeti yerine gelmişti. “Keşke bunlar hiç yaşanmasaydı” dedi ve ekledi “o çocuğun babası iktidardaki partinin ilçe başkanıdır”. Müdür bey kendisiyle uğraşılacağından endişeliydi. Birilerinin tayini çıkacaktı, ama Leyla’nın kocasının ama okul müdürünün. Umursamadı Leyla henüz otuz beşine gelmeden epey gezmişlerdi ve gezeceklerdi. Ama müdür beyi düşününce üzüldü. Bu yaştan sonra valiz hazırlamak çekilmezdi.

İki hafta geçti. Leyla ders saatlerinde dairedeki işinden çıkıp okula geliyor, ders bitiminde tekrar görevine dönüyordu. Öğretmenliği sevmişti. Gençlerin enerjisini, coşkusunu seviyordu. Öğrenciler de tıpkı Leyla gibi ders saatlerini iple çekiyordu. Klasik öğretmen tavrı yoktu Leyla’da, zaten öğretmen de değildi. Onun derslere girmesiyle birlikte okulun atmosferinde pozitif bir enerji oluşmuştu. Çocuklar bu sıra dışı öğretmene bayılıyorlardı. Okula taze bir ruh aşılanmıştı. Diğer öğretmenler öğrencilerdeki bu pozitif değişimden etkilenmişler, Leyla’nın tarzını öğrencilere yansımasından keşfetmeye çalışıyorlardı.

Okula başlamasının üzerinden iki hafta geçmişti ama Yavuz isimli çocuk hâlâ derslerine gelmiyordu. O gün yine dersten çıkıp görevine gitmişti. Sigara yakıp bir bardak çay içerek biraz dinlenmeyi umuyordu. Tam da sigarasını yakacakken hizmetli memur Yusuf içeri girdi. “Hah” dedi Leyla “bir de çay söyledim mi tamam olur”. Ama Yusuf tedirgin bir ifadeyle doğruca masasına gelip “misafiriniz var” dedi. Leyla anlamıştı, gelen ilçe başkanıydı. Yusuf’a içeri almasını, sonrada iki çay getirmesini söyledi. Az sonra mağrur adımlarla içeri giren adam selam bile vermeden gelip Leyla’nın masasının önündeki sandalyeye oturdu. Leyla sıradan bir tavırla bir sigara da adama ikram etti. İlk nefesler çekilirken birazda merakından olsa gerek Yusuf da çay tepsisiyle içeri girdi. Çaylar içilirken sessiz bir bekleyiş vardı odada. Adam konuya direk girdi. “Hiç çekinmiyor musunuz benden? Bakın hepiniz memursunuz istersem yarın tayininizi çıkarabilirim”. Leyla takmıyordu ama lise müdürünü de düşünmeden edemiyordu. “Bakın beyefendi bizi nereye gönderirseniz gönderin hiç fark etmez, sonuçta gideceğimiz her yer bu memleketin bir toprağı olacak” dedi. Adam etkilenmişti. Bir süre önüne bakarak düşündü. Sigarayı sert hareketlerle söndürürken başını kaldırdı. “Leyla Hanım“ dedi “ben aslında size teşekkür etmeye gelmiştim. Gösterdiğiniz tavır ve okuldaki izleniminiz benim durumumu tekrar gözden geçirmeme neden oldu. Siyasal kariyerimin çocuklarımla ve toplumla ilişkimin yozlaşmasına sebep olduğunu anladım. Çocuklarımın ilişkilerini araştırdım. Ne yazık ailevi geleneklerimiz bitmiş, çocuklarımı yönlendirmem olanaksız hale gelmiş. Böyle giderse şiddet ve yasa dışılığın yaşandığı guruplarda güç arayacakları kaçınılmaz görünüyor. Düşündüm ve kararımı verdim. Buraya gelmeden önce il başkanlığına istifamı gönderdim. Yarın okula oğlumla birlikte geleceğim. Eğer Yavuz’un elinizi öpmesine izin verirseniz...” boğazı düğümlenmişti. Derin bir nefes aldı. “Çocuklarımı kaybetmek istemiyorum”

lll.
Leyla uzun uzun dışarıyı seyrettikten sonra elindeki mektuba ve annesi ile babası arasındaki kundaklanmış bebek fotoğrafına baktı... Olaydan sonra bambaşka bir insan olan Yavuz derslerinde başarı göstererek başkentteki üniversitelerin birini kazanmıştı. Okuldan sonra orada iş bulmuş, oraya yerleşmiş ve evlenmişti. Bugün gelen zarfta Yavuz’un her zamanki nezaketiyle yazdığı mektup ve doğan kızıyla çekildiği ilk fotoğrafı vardı. Mektubun son tümceleri bambaşka duygular uyandırmış adeta sarhoş etmişti Leyla’yı... “Sevgili öğretmenim artık birbirimize daha da yakınız. Yüreğimde hep sevgiyle taşıdığım isminiz artık evimizin ışığı olacak... Ben, eşim ve küçük Leyla ellerinizden öpüyoruz...

                                                                                                             



                                                                                                             mehmet ak
                                                                                                            temmuz 2003
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Şeyda GÜNEŞ
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 376


« Yanıtla #4 : Mayıs 22, 2008, 09:36:34 ÖÖ »

Mehmet AK'ın öykülerinde deneme diline yakın, şiir diline yoldaş duran bir yan var.

Şeyda GÜNEŞ
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #5 : Mayıs 22, 2008, 20:18:23 ÖS »

sevgili şeyda
sizler gibi güçlü kalemlere olan hayranlığımdan olsa gerek, bir de öykü dilini oluşturabilirsem hayli zengin bir tarzım olur diye düşünüyorum...
çok teşekkür ediyorum, sevgilerimle...
« Son Düzenleme: Mayıs 25, 2008, 21:53:08 ÖS Gönderen: Mehmet Ak » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #6 : Mayıs 24, 2008, 16:11:15 ÖS »

Güzeldi, Mehmet Ak paylaşımlarınız Smiley

Düşündürücü
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #7 : Mayıs 25, 2008, 21:54:21 ÖS »

çok teşekkür ederim hocam,
sevgilerimle...
« Son Düzenleme: Mayıs 25, 2008, 21:54:55 ÖS Gönderen: Mehmet Ak » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #8 : Mayıs 28, 2008, 10:15:17 ÖÖ »

                                                        YALNIZLIK MIRILTILARI

   Halk otobüsünde iki kişilik koltuğa oturup bacaklarını sonuna kadar ayıran küpeli bir maymunla, altındaki arabanın egsozunu açtırıp, çelik jantlarla lastikleri küçültüp çevresine “nasılım ama” gözleriyle bakan eğitimsiz magandaların arasında fark var mıdır?
   Sokakları tükürerek, sümkürerek tuvalet niyetine kullanan göç mağduru cahillerle, park ettiği yerlere lüks arabalarının kül tablasını boşaltan zengin beyefendilerin mayasında farklılık görüyor musunuz?
   Sosyal adalet alt yapısının oluşmadığı toplumumuzda, yarın kimin zengin ya da fakir olacağını bilebilir misiniz?
   Peki, çevrenizdeki en basitinden en etkili etiketi olan insanların yerlerini kafanızdan değiştirdiniz mi?…
   Bir hukuk adamının mafyaya çok çabuk dönüşebileceğini…
   Hatırı sayılır bir işadamının, ameleye ne çabuk dönüşebileceğini…
   Bir doktoru, çürük domatesleri arada kakalamaya çalışan pazar esnafı olarak düşündünüz mü hiç…
   Tele vole kültürünün etkisiyle olacak ne çabuk imaj değiştiren bir toplum olduğumuzun farkında mısınız? Her imaj, her yaş ve eğitimden insanlar tarafından hızla değiştirilip eskitilirken, insanlarımızın zihniyetinin hemen hemen hiç değişmemesi dikkatinizi çekiyor mu?
   Yirmi sene önce komşusunun telefonundan, camları sallarcasına bağırarak konuşan emlakçıdan, bürosunda bilgisayar donanımı tam, masasında birkaç hattın bağlı olduğu santralli telefondan ayrı bir iki de cep telefonu bulunan, kibar elemanların hizmet verdiği günümüz emlakçısının zihniyetinde, değiştirdiği sakal modellerinin herhangi birinin kılı kadar farklılık gösterebilirmisiniz…
   Süslü etketinin arkasında “her şeyi ben bilirim” mantığıyla kasım kasım kasılan öğretmenlerimizin okuldan mezun olduktan sonra herhangi bir felsefi konu hakkında kafa patlatıp, okuyup araştırma yapıp yapmadıklarını hiç merak ettiniz mi? Bu meslekte çalışan insanlardan hangisi “kendini sürekli geliştiriyor” diye düşündürttü sizi? Yeni nesli yetiştirmekle mükellef öğretmenlerimizin, öğrencileri kadar öğrenmeye yatkınlıkları var mı? Celeple öğretmenin arasındaki yedi farkı bulabilir misiniz?

Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #9 : Mayıs 28, 2008, 14:04:16 ÖS »

YALNIZLIK MIRILTILARI

   "Halk otobüsünde iki kişilik koltuğa oturup bacaklarını sonuna kadar ayıran küpeli bir maymunla, altındaki arabanın egsozunu açtırıp, çelik jantlarla lastikleri küçültüp çevresine “nasılım ama” gözleriyle bakan eğitimsiz magandaların arasında fark var mıdır?
   Sokakları tükürerek, sümkürerek tuvalet niyetine kullanan göç mağduru cahillerle, park ettiği yerlere lüks arabalarının kül tablasını boşaltan zengin beyefendilerin mayasında farklılık görüyor musunuz?
   Sosyal adalet alt yapısının oluşmadığı toplumumuzda, yarın kimin zengin ya da fakir olacağını bilebilir misiniz?
   Peki, çevrenizdeki en basitinden en etkili etiketi olan insanların yerlerini kafanızdan değiştirdiniz mi?…"

Çok değiştirdim kafamda yerleri; sonra düşündüm, gerek de yok aslında yerlerini değiştirmeye. Aynı kalıptalar nasıl olsa biçimsiz davranışlarıyla insanlar, biçimli davranışlarıyla olduğu kadar. Terbiye; ne eğitimle ne de zenginlikle ilintilidir diye düşündüm. Asl’olan yedi yaşına kadar aldığı özdür temelinde taşıdığı insanın.
Bernard Show; yalnız kaldığında da burnunu karıştırmayan insandır terbiyeli demiş.
Doğru da demiş, değil mi?
 
   

"Bir hukuk adamının mafyaya çok çabuk dönüşebileceğini…
   Hatırı sayılır bir işadamının, ameleye ne çabuk dönüşebileceğini…
   Bir doktoru, çürük domatesleri arada kakalamaya çalışan pazar esnafı olarak düşündünüz mü hiç…"

Doktorun yüzde aldığı ilaçları kakışladığını gördüm tabii, bir yararı olmadığını bile bile üstelik. Mafyaya dönüşen hukukçularda vardır elbet; suçlara karışan polislerin olduğu gibi. Ameleye dönüşeceklerini sanmıyoruım iş adamlarının, onlar düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkarlar. Bankalardan aldıkları kredileri için gösterdikleri iflas hileli oluyor çokça, ne bileyim bu bana biraz uzak ihtimal geliyor.

   "Tele vole kültürünün etkisiyle olacak ne çabuk imaj değiştiren bir toplum olduğumuzun farkında mısınız? Her imaj, her yaş ve eğitimden insanlar tarafından hızla değiştirilip eskitilirken, insanlarımızın zihniyetinin hemen hemen hiç değişmemesi dikkatinizi çekiyor mu?
   Yirmi sene önce komşusunun telefonundan, camları sallarcasına bağırarak konuşan emlakçıdan, bürosunda bilgisayar donanımı tam, masasında birkaç hattın bağlı olduğu santralli telefondan ayrı bir iki de cep telefonu bulunan, kibar elemanların hizmet verdiği günümüz emlakçısının zihniyetinde, değiştirdiği sakal modellerinin herhangi birinin kılı kadar farklılık gösterebilirmisiniz…"

Şimdi sosyalizm’in eşitlik kavramına karşı çıkarak benimle tartışan insanlar geldi gözümün önüne, hadi canım eşitlik doğada bile yok diyen.
Şimdi aynı model kılık kıyafetlerde dolaşıyorlar, sadece kalite farklılığı var tükettiğimiz mallar arasında. Kapitalizmin ürettiği bir moda bu efendim. Evlerimiz aynı, eşyalarımız aynı, taklit ettiğimiz ne varsa aynı. Bize çeşitli gibi gösterilerek,  bir nevi illiziyon uygulaması ile aslında kalitesizlikte ve kendimiz olamamakta eşitlendik. Saçlarımız bir ünlüyle aynı model, kılığımız diğer bir ünlüyle aynı. Çeşitli sanıyoruz kendimizi. Gerçekten kıl kadar fark yok aramızda. Ee, o insanların verdiği görgüyle yetişenlerden fazla ne bekleyebiliriz ki, davranışlarıyla yanıltmıyorlar tarihin tekerrürü gibi.


   "Süslü etketinin arkasında “her şeyi ben bilirim” mantığıyla kasım kasım kasılan öğretmenlerimizin okuldan mezun olduktan sonra herhangi bir felsefi konu hakkında kafa patlatıp, okuyup araştırma yapıp yapmadıklarını hiç merak ettiniz mi? Bu meslekte çalışan insanlardan hangisi “kendini sürekli geliştiriyor” diye düşündürttü sizi? Yeni nesli yetiştirmekle mükellef öğretmenlerimizin, öğrencileri kadar öğrenmeye yatkınlıkları var mı? Celeple öğretmenin arasındaki yedi farkı bulabilir misiniz?"

Ben farkı düşündüm bulamadım, bazı istisnalar maalesef arada kaynayabilir. Felsefe öğretmeni arkadaşımın yalancısıyım, küçük bir dergiyi bile okutamadığı arkadaşlarından şikayet etmişti. Direksiyon dersi aldığım şoför benim öğretmen olu olmadığımı sorup öğretmenseniz sizi başka bir arkadaşa devredeceğim demişti. Nedeni; öğretmeye programlanmış olup, yeni bir öğrenmeye açık değillermiş, yoruyorlar abla beni demişti

Şimdi insanları çekiştiriyor olmayalım, çünkü; bu örnekler saymakla bitmez ve bende sizinle hemfikirim.
Ama ne yapmalı?  Kız çocuklarının eğitiminin ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor yazınızdan.

Her kız çocuğu; büyüyüp anne olmaya aday bir birey. Her kız çocuğu eğitildiğinde onun yetiştirdiği ve eğittiği çocuklardan oluşacak toplum. Sanırım o zaman bu saydığınız örneklerin çok az görüldüğü bir toplum oluruz. Ayrıca ilerde davranışlarımıza kızıp bize bilmemne çocukları diye küfredilme olasılığı da kalkar ortadan Smiley)

 
« Son Düzenleme: Mayıs 28, 2008, 14:13:03 ÖS Gönderen: sedef Kandemir » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
cigdemünal
Çi?'dem
ÖKS Girişimcisi
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 113


Kaça??m, e?kiya a?klar ya?ar?m durmadan.


« Yanıtla #10 : Mayıs 28, 2008, 16:17:33 ÖS »

Koynuma bir kitap iliştirdim şu sıralar...
 Uyuyana kadar ben onu, uyuduktan sonra; o beni okuyor. 16 yaşında adı militan kendi olamayan bir çocuk oluyorum rüyalarımda. Oyunlar oynuyorum gizli sahnelerde.
Sancılı, ıssız...

Yalnızlığımı mırıldanıyorum sayfalarınıza.
Sevgimle
« Son Düzenleme: Mayıs 28, 2008, 16:18:12 ÖS Gönderen: cigdemünal » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Borcum Yok! Bozdurdum Ömrümü.
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #11 : Mayıs 28, 2008, 16:24:07 ÖS »

onur duydum çiğdem. teşekkür ederim.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #12 : Mayıs 29, 2008, 08:46:26 ÖÖ »

bir de; eskilere rağbet olsaydı "bit pazarına nur yağardı" derler. nur'u bilmem, büyük olsılıkla nur da beni bilmez ama...
bakın bizim bit pazarına sedef yağmış dün akşam ışıl ışıl aydınlatmış her yeri...
 Smiley
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
Mehmet Ak
ÖKS Kurucu-Yönetici
ÖKS Girişimcisi
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 170



Site
« Yanıtla #13 : Mayıs 30, 2008, 10:04:48 ÖÖ »

                                                                                                                                         söyleşi

                                                  DENİZLERİN TÜRKÜSÜ





İki genç insan, sevgi dolu yüreklerini birleştirip okyanuslara yelken açmışlar. Kendilerini öyle içten ifade ediyorlar ki, sözümü uzatmadan söyleşiye geçmek istiyorum.
İmgelem- Müzik tarzınız tanıdık ama çıkışınız şaşırtıcı oldu, Denizlere gelmeden önce müzik birikiminizi biraz açıklar mısınız?
Ozan- Özgün protest çalışmalar yapıyoruz ve halk müziğine yer veriyoruz. Araştırmalarımız var, çıkışımızda farklılık yok. Ancak Denizlerin Türküsü, Denizlerin anısına yapılmış bir çalışma. Öncesinde birçok söz ve besteye imza attık. Kendi çalışmalarımız, ürün birikimimiz hayli var. Denizlerin Türküsü sözlerini sevgili İnci’nin yazdığı, bestesini benim yaptığım bir çalışma. Araştırdık, nasıl daha güzel olabilir diye. Uzun çalışmalar sonucu, Deniz’in savunmasından dört buçuk dakikalık bir bölümünü kullandık şarkının içinde ve halka armağan ettik.
İmgelem- Ne kadar sürede yapıldı bu ürün?
Ozan- Yedi yıllık bir süreçte oluşturduk, iyi şeyler yaptık diye düşünüyoruz. Yoğun bir araştırmadan sonra her şeyi düşünerek hareket ettik ve kitlelerle paylaştık.
İmgelem- Bir dergide İstanbul Üniversitesi öğrencisi olduğunuz yazıyor, öğrenci misiniz?
İnci- Haftalık Dergisi geldiği zaman sizinle olduğu gibi oturduk, sorularını yanıtlamaya çalıştık. Yanıtlarken doğruluktan ve yaptığımız işten ödün vermeden hareket ederek açıklama yaptık. Ben Türk Dili ve Edebiyat öğrencisiyim demiştim. Onlar İstanbul Üniversitesini yakıştırmışlar herhalde, öyle yazdılar. Aslında Çukurova Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyat bölümü son sınıf öğrencisiyim. Milliyet gazetesiyle de söyleşi yaparken bunu dile getirdim. Söyleşilerimizi yayınlarken sizi sağduyuya davet ediyorum dedim. Ağzımızdan çıkan şeyleri olduğu gibi aktarmalarını istemiştim. NTV’ yi de aynı şekilde uyardık. Çünkü ekleyerek ve çarpıtarak bazı şeyleri aktarmak bizi yalancı durumuna düşürebilirdi.
İmgelem- Yedi yıllık bir süreçten söz ettiniz. Bu kaset yedi yıldır elinizde miydi? Yoksa sonradan mı projeye eklendi.
İnci- Biz gurup olarak zaten etkinliklerde, okullarda, Türkiye’nin her yerinde konser veriyorduk. Tarzımız ve duruşumuz belliydi. Özgün müzik yapıyorduk ve Denizlerle ilgili çalışmamız vardı zaten. Bizim duruşumuzu beğenen 68 dönemini yaşamış insanlar bu kaydı bize ulaştırdılar. “Çocuklar bunu halkla buluşturun, bu dönemin üstü örtülü kalmasın” dediler. Sanırım bu çalışmayı bize yakıştırdılar. İyi yapacağımızı düşündüler. Ve sonuçta yedi yıl bu proje üstünde çalışarak ortaya çıkardık.
İmgelem- Bu ses kaydından başka insanlarda da var mı?
Ozan- Evet, olduğunu tahmin ediyoruz. Kimlerde olacağını bilmiyoruz ama yurt içinde ve yurt dışında bir takım özel insanların bu kayıtlara sahip olabileceğini düşünüyoruz. Çünkü bize de bilmediğimiz kişilerce ulaştırıldı. Bize ulaştığına göre başkalarında da olabilir. Ayrıca muhteşem bir anı diye düşünüyoruz. Bu anıyı halkımızla paylaşmak, gün ışığına çıkarmaktan mutluyuz.
İmgelem- Kasetteki sesin Deniz’e ait olmadığını, hatta Deniz’in ses kaydının olmadığını söylüyorlar. Tartışma da buradan çıkıyor sanırım. Deniz’in gerçek sesi bu mudur? Yoksa elinizdeki kasetten böyle mi anlaşılıyor?
Ozan- . Araştırma yaparken Deniz’in ses kaydını bir çok insana dinlettik. O dönemi yaşamış Deniz’in sesini duymuş olanlara dinlettik. Nasıl alındığını bilmiyoruz ama 31 yıl önce o günün teknik şartlarında yapılmış bir kayıt. Sanırım büyük makaralı cihazla kaydedilmişti. Sesler çok hışırtılıydı. Konuşmalar anlaşılamıyordu. Biz bu günün şartlarında bunları gidermeye çalıştık ve anlaşılır olması için bir miktar devrini düşürdük. Zaten her kayıtta, özellikle cihazdan cihaza yapılan kayıtta ses eskir, deforme olur. Deniz’in sesinin gürlüğüne, ses tonuna “bu değil” diyenlere Hayri Çubukçu’nun Bizim 68 kitabında Selahattin Okur açıklama yapıyor. Deniz’le tanıştığında 22 yaşında olmasına rağmen yaşının çok üzerinde olgunluğu olduğunu söylüyor. “Deniz hücrelerin bir ucundan şiir okurdu, sesi o kadar gürdü ki, biz koğuşlardan sesini duyardık” diyor.
İmgelem- Kasetin oluşum aşamasında ve sonrasında insanların, medyanın tepkisi ne oldu?
Ozan- Birçok firmaya dinlettik. Hepsi olumlu karşıladı ama olmadı. Sonuçta bu gün çıkartılabildi. Araştırmalar sırasında Cemil (Gezmiş) beyin hasta olduğunu söylediler görüşemedik. Ama haberi olmasını sağladık. Halit (Çelenk) beyin evine gittik, hasta yatıyordu. Net cevap vermedi. Bu Deniz’dir veya değildir demedi. Sonra eşiyle mutfağa gittik Şekibe Hanım kaydı dinlediği zaman inanılmaz duygulandı. Bu görüşmemiz 98 yılının Kasım ayında oldu yanılmıyorsam. Baki Tuğ açıklama yapıyor, böyle bir kayıt olduğunu, birisinin devlet arşivinde, birisinin kendisinde olduğunu söylüyor. Biz 31 yıllık bir çelişkiyi ortaya koyduk. Karanlıkta kalmış bir olayı sorduk. Denizlerin anısına yapılmış sanatsal bir çalışmaydı bu. Mustafa Yalçıner Kanal 7 de çıkıp “kesinlikle bu değildir” diyor. Bazı 68’lilerin bizi sürekli engellemeye çalışmasına hala bir anlam verebilmiş değiliz. Olayı teatral diye nitelendirdiler. Deniz “keza” kelimesini kullanmazdı dediler. Yalancılıkla suçladılar. Boynumuza sarılıp öptüler. Tebrik ettiler. Ama medyada olumsuz yaklaşımlar daha çok yer buldu. Erdal Öz “Gülünün Solduğu Akşam” kitabının 20. sayfasında anlatıyor” İdamları kesinleşmişti ama çok sıkı bir savunma hazırlıyorlardı. Bu çalışmayı Hüseyin İnan yapıyordu. Deniz bu çalışmaya fazla katılmazdı. Ben de o zaman sohbet etme fırsatı buldum” diyor. Yani Deniz’in duruşmada yazılı bir metini okuduğunu söylüyor... Sonuçta Deniz halka mal olmuştur. 31 yıl sonra kendi sesiyle halkla buluşturmak istedik. Bunu da başardığımıza inanıyoruz.   
İmgelem- Deniz Arman’ın köşe yazısı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ozan- Onun kim olduğu bizi ilgilendirmiyor. Biz basına saygılıyız. Gazetecilik çok saygın ve onurlu bir meslektir. İnsanın önce mesleğine, kendine ve halkına saygılı olması gerekir. Çetin Emeç, Uğur Mumcu da gazeteciydi. Sanatımıza yapılan her türlü eleştiriye açığız ama bu hakareti kabulleneceğimiz anlamına gelmiyor. O beyefendiyi mahkemeye vermeyi düşünüyoruz... Bu tartışmalar daha geniş bir platformda yapıldığı zaman her şey açıklığa kavuşacaktır diye düşünüyoruz. Okumadan, araştırmadan herkes bir şeyler söylüyor.
İmgelem- Rant kaygısıyla kaset çıkartıldı diye de eleştiriler var.
Ozan- Deniz’lerle rantı bir arada düşünmek saygısızlık diye düşünüyoruz. Biz sanatsal bir ürün çıkardık ama Deniz’ler hakkında birçok kitap yazıldı. Halit Çelenk, Turhan Feyizoğlu, Erdal Öz onları da rant için mi yazdılar diye düşünmeli. Yılmaz Güney Umut filminde yoksulluğu, Adana’yı, halkı işlemiş, Nazım Hikmet şiirler yazmış, bu insanlar da mı rant için yaptılar. Olur mu?
İmgelem- Sanat kaygısı olanların bu tür düşüncelerle hareket etmeyeceğini mi söylüyorsunuz?
Ozan- Evet. Sanat yaptık, yakışanı yaptık, güzelini yaptık diye düşünüyoruz. Sanatı bir suya benzetiyoruz. Önüne geçen her engelde yolunu bulur. Biz Denizlerin Türküsünü yaptık. Verilen mesajlar önemlidir. Deniz savunmasında diyor ki : “Mustafa Kemal’e sahip çıkanlar varsa, gerçekten onlar bizleriz. Ve bu gün Mustafa Kemal yaşasaydı çok şaşırırdı” diyor. Biz de aynı düşünceyi taşıyoruz. Biz Atatürk’ün kurduğu Türkiye’de özgür düşünen, özgür konuşan bir gençlik ve Mustafa Kemal’in istediği “Türkiye’ye yakışır bir gençlik” istiyoruz. Denizler de öyleydi. Akademik kariyerleri yüksek, kapasiteleri geniş insanlardı. Adayıp kendilerini ülke için mücadeleye vermişler. Çünkü bu ülkeyi seviyorlardı. Biz de ülkemizi seviyoruz.
İnci- Ayrıca, 24 yaşında ölmek keşke hiç olmasa diyeceğimiz bir olay olmakla birlikte, ölümü göze almakta büyük bir erdem diye düşünüyoruz. İnsanlar Deniz’lerin bu erdemine uygun davranmalıdır. Yusuf Aslan evine, akrabalarına ve mahallesine yazdığı mektupta “biz bu bayrağı onurumuzla taşıdık ve bizden sonra gelecek halka onurlu bir şekilde bırakıyoruz.” Diyor. Tüylerimiz diken diken oluyor.
İmgelem- Okuyan insan sayısının az olduğunu biliyoruz, ama müzik daha geniş kitlelere daha çabuk ulaşabiliyor. İnsanların bu kaydı dinlemesine vesile oldunuz. Sokaktaki insanın bunu dinlediğini düşündüğünüzde ne hissediyorsunuz?
İnci- Sanat bir sentezdir. Bizde Denizleri sanatsal bir boyutta müzikal olarak verdik. 68’lilerden sonraki gençlik Denizleri pek tanımıyor diye düşünüyor, tanımaları gerektiğine inanıyoruz. Müzik sektöründen bir arkadaşımız bizim kasetin sesini dışarıya verdi. Biz de dışarıda başka bir yere oturup seyrettik. Denizin sesini duyanlar mutlaka yavaşlıyordu. Defalarca dönüp bakıyorlardı. Özellikle Deniz’in “ben 24 yaşımda ülkemin bağımsızlığı için hayatımı vermekten onur duyuyorum.” Kısmını dinledikten sonra alkışlayanlar oldu. Bu çok güzel bir duygu… Deniz’in sesini sokaktaki insanın sahiplenmesi anlamında çok güzeldi. İçimiz kıpır kıpır oldu.
İmgelem- Biraz havayı değiştirelim. Neler yaparsınız müzik dışında, nasıl geçer gününüz.
Ozan- Son günlerimiz biraz tartışmalı geçiyor ama genelde okuyoruz. Şiir yazıyoruz, beste yapıyoruz ve bol bol dinliyoruz. Müzik dinlerken ülkeyi de dinliyoruz. Müzik evrensel bir dildir, herkes her dilden anlar.
İmgelem- Sanat insan için yapılıyor sonuçta, sizin dinleyicilerinizin, bizim de okuyucularımızın sizi tanımaları için soruyorum. Biriniz 24 yaşında öğrenci, diğeriniz 30 yaşında bir delikanlı. Ders çalışırken hangi müziği dinlemekten hoşlanırsınız. Akşam eve gittiğinizde hangi yemeği bulursanız sevinirsiniz?
İnci - Yemek zorunlu ihtiyaç, Anadolu çocuğu olarak yoksulluğun içinde büyüdük, bu yüzden yemek ayırımımız, yok taştan yumuşak her şeyi yiyebiliriz. Koşmayı ve yüzmeyi seviyorum... Klasik müziği ve sanat müziğini seviyorum. Rodrigo’yu seviyorum ve çok dinliyorum. Deniz’in de en sevdiği şeylerden biriymiş Rodrigo’nun gitar konçertolarını dinlemek. Yani klasik müzik vazgeçilmezimizdir. Bunun dışında zaten edebiyat öğrencisi olduğum için sanata ve hayata dair her şey ilgi alanımıza giriyor.
Ozan- Değişik müzik araştırmalarımız var. Kimsenin dinlemediği farklı ülkelerden farklı müzikler bulup dinliyoruz. Kalıplarını çıkartıyoruz. Belki zamanla bunlardan da yaptığımız müziğe yansıyacaktır. Dünyaya açılmayı hedefliyoruz. Bu yönde projelerimiz var. Nazım’ın dediği gibi “en güzel deniz henüz girilmemiş, en güzel çocuk henüz doğmamış, en güzel şiir henüz yazılmamış olandır.”
İmgelem- İnci’ye sormak istiyorum. Siz eğitim branşı olarak edebiyatçısınız, biz de edebiyat dergisiyiz. Yerel edebiyat dergilerini okuyor musunuz? Bizim ilk sayımızı inceleme fırsatınız oldu. Görüşlerini alabilir miyiz?
İnci- Ben çok beğendim, tebrik ediyor başarılarınızın devamını diliyorum. Bir de söylem var okuduğum. Hangi yazarlar var, hangi şairler var merak ediyoruz. Ne yazmışlar tarzları nasıl? Elimize geçen dergileri mutlaka inceleriz. Sizin dergiden de bir iki şiiri özellikle arşivimize aldık. Anne sütünden sonra dünyada en yüce değer emektir. Emek harcamışsınız, emeğinize saygı duyuyoruz.
İmgelem- Emek bağlamında soruyorum. Hasan Balıkçı olayı var, bizim de duyarlı olduğumuz bir konu. Dürüst, namuslu bir insanın, topluma hizmet eden eğitimli bir mühendisin görevi başında katledilmesi... Düzenlenecek anma etkinliklerine katkınız olabilir mi?
Ozan- Elbette olabilir. İnsanların, kim olursa olsun insanın katledilmesini kınıyoruz. Ama bağlı bulunduğumuz şirket var. Şirketin düzenleyeceği konser, turne v.s. ile tarihleri çakışmazsa seve seve geliriz. Katılmak da bize onur verir.
İmgelem- 31 yıl sonra Denizlerin sesini sokağa duyurdunuz. Ve bunu sanatsal bir çalışmayla estetize ettiniz. Sizin yaptığınız ilk adımdı arkası da gelecektir kanısındayız. Burada sanatın özgürlüğe katkısından bahsedebilir miyiz, ne düşünüyorsunuz?
İnci- V.Hügo “zamanı gelmiş fikrin önüne geçmeye hiç bir olgunun gücü yeterli değildir” diyor. Zamanı gelmişti diye düşünüyoruz. Sanatın tutuklu olması düşünülemez. Şair diyor ki “özgür değilse insan, yaşanan sevgi olmaz” . Sanatın temeli de sevgi olduğu için özgürlük yoksa sanat amacına ulaşmaz. Bir şiir okuyucusuna anlaşılır gelmiyorsa amacına ulaşamamıştır. Ziyan olmuştur. Yapılan nü resmin ayıp olmasın diye yüzüne örtü örtmek gibi bir şey yapılmışsa, kimse bir şey anlayamaz. Bu yüzden sanat yalın olmalıdır, açık olmalıdır, özgür olmalıdır. Bunların olmadığı yerde sanat yapmakta düşünmekte söz konusu olamaz.
Ozan- Güney Amerika’da, Küba’da Çhe şarkıları yapıldı örneğin. Çhe’nin de sesi kullanıldı. Orada veya burada bizim yaptığımız çalışma insanlara dilini anlamasa da aynı duyguları uyandırıyorsa; sanat yapılmıştır.
İmgelem- Genel anlamda eleştirilere söylemek istediğiniz bir şey var mı ?
Ozan- Açıklamayı yapanların sözleri birbirine yanıt olacak nitelikte. Avukat böyle bir kayıt yok derken, Savcı var diyor. Sonuçta biz bir ürün ortaya çıkardık. Artık bir şey söylemeye gerek duymuyoruz. Gereken her şeyi dinleyicilerimiz söyleyecektir.  Gurup Yol olarak biz sanat adına yeni projeler üretmek kaygısı taşıyoruz.
İmgelem- Ürünün şu anda sunumu nasıl, dağıtımı başladı mı?
Ozan- Elbette, sevgili yapımcımız Hasan Bağlan her şeyle ilgileniyor. Şu anda yurt içi ve yurt dışı dağıtımları yapılıyor.
İmgelem- Çalışmalarınızda sözlerde İnci’nin, bestelerde Ozan’ın imzası var. Biraz bahseder misiniz?
Ozan- İnci şiirlerini oluşturuyor. Ben besteciyim zaten, bestelerini yapıyorum. Bazan tersi de oluyor. Benim şiirimi İnci besteliyor. Ayrıca çalışmalarımızda ustaların eserlerine de yer veriyoruz. Ahmet Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Nazım Hikmet gibi. Çukurova’nın sanatsal yönü ağır olduğu için Çukurova’lı sanatçıların ürünlerine yer vereceğimizi umuyorum.
İmgelem- Bölgemizden ilginizi çeken şairlerden örnek verebilir misiniz. ?
Ozan- Bahattin Avcu, Sabit Kemal Bayıldıran gibi insanlar ilgimizi çekiyor. Dr. Celal Koşal, İnci ve ben ekip çalışması da yapıyoruz. Sabit hoca ve Bahattin hocayla birçok konuda fikir alış verişlerinde bulunuyoruz. Onların sözlerini önemsiyoruz.
İmgelem- Hep açık olmasını dilediğimiz uzun bir yol var önünüzde. Beklentileriniz nedir? Yarına hangi umutla bakıyorsunuz.?
Ozan- Anadolu çok büyük bir uygarlık, sayılamayacak kadar çok sanatçı yarattı. Şu anda sanatta çok güzel şeyler yapılıyor, tiyatroda, müzikte, edebiyatta hatta sporda. Ama olanaklar da önemli. Fırsat tanınırsa çok daha güzel şeyler olabileceğini düşünüyoruz.
İnci- Felsefede nicel birikimlerin nitel patlaması var. Nicel birikimler Pir Sultan’lar, Nesimi’ler, Aşık Veysel’ler, Yunus Emre’leri kapsamaktadır. Biz gençlik olarak onların birikimlerinin nitel patlamasıyız. Bu patlamaların bizden sonraki gençlerle de devam edeceğine inanıyor, umut ediyoruz. Aşık Veysel Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, o kapkaranlık dünyasında, milyonlarca ışık huzmesiyle duygularını yoğurup insanlara verebilmiş bir ustadır. Bizim de daha fazla şeyler yapmamız gerekiyor.
Ozan- Sözün başlangıcında “uzun yolunuz var” dediniz. Ne güzel söylemiş büyük usta “uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” Her dönem toplum kendi ozanını yetiştirir. Bizim güzel coğrafyamızda ne güzel ozanlar yetişmiş. Her dönem bir Pir Sultan yetiştirmiş. Örneğin Aşık Mahzuni hocamız. Anmadan geçemeyiz bu büyük ozanı. Günümüzün Pir Sultan’ıdır diyoruz. Ateşten süzülen su damlası gibi Neşet Ertaş. O gönlünü dağa benzeten insan. Kısaca türküler söylendikçe, sevgiler paylaştıkça çoğalır. 







                                                                                                                   Mehmet Ak 
                                                                                                                   Ağustos 03
 
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

ah bu lambalar, küçücük c?l?z lambalar…
KIRAĞI
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 19


« Yanıtla #14 : Haziran 03, 2008, 22:36:02 ÖS »


gündemdeki bir konu, beş yıl önce kaleme alınmış, Mehmet Ak teşekkürler.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 4 5 6   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!