|
YeldaKaratas
|
 |
« Yanıtla #1 : Mayıs 15, 2008, 03:54:04 ÖÖ » |
|
. İlk şiirinizi nerede, nasıl yazdınız?
Hatırlamıyorum. Zaten yalnız ilk şiirimi değil, ilk dört- beş yılda (1955-1960) yazdığım şiirleri de korumadım, onlara herhangi bir kitabımda yer vermedim. Ama şiir ve hikâye yazma alışkanlığımın öğretmen okulunu bitirdiğim yıl (1955), yani 18 yaşımda başladığını söyleyebilirim.
. Gülümse şiiriniz şarkı sözü olarak bestelenip, söylendiğinde prozedü kaygısıyla olsa gerek bir dizesi yok sayıldı. Şiirin, şarkı sözü olmadığını biliyoruz. Ama yine de şarkı olarak yorumlanırken şiirinizden atılan bu dize hakkında ne düşünüyorsunuz?
Besteyi yapan (Onno Tunç) ve okuyan (Sezen Aksu) bu dizeyi (işçiler iyi çalışsın, gülümse) neden çıkarmışlar, bilemem. Belki dediğiniz gibi salt müziksel söyleyişe ilişkin kaygılarla, belki başka nedenlerle. Öyle ya, bu bestenin yapılıp okunduğu dönemde henüz 12 Eylül’ün boğucu havası sona ermemişti ve bu şiirde, benim adım yetmiyormuş gibi bir de işçilerden söz ediliyordu.. Bu işe karakol karışabilirdi!
Bence o dize çıkarılmasa daha iyiydi, şarkıya da ayrı bir renk katardı. Ama ben bunu dert etmedim; nedeni ne olursa olsun, anlayışla karşılıyorum.
. Çarin, (Dörtlükler) Rubai biçiminde yazılmış olağanüstü güzellikte şiirler. Önce Kürtçe yazıp, daha sonra Türkçe yeniden yazdınız. Bu yeniden yazma ya da çeviri çalışmanız hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bilirsiniz, edebiyatta çeviri hiç de kolay iş değil. En başta her iki dili de iyi bilmeyi gerektiriyor. Ama bu yetmiyor, çevirenin edebiyata özel bir yakınlığı, dil ustalığı da olmalı. Çevrilen eğer şiirse, çevirenin şair olması en iyisi. Çünkü çeviri, bir şiiri başka bir dilden sözcüklerle bir tür yeniden yazmaktır. Çevrilen şiirde çoğu zaman bir şeyler yiter. Ama örneği az olsa da, bazen çeviri şiir aslı kadar, hatta aslından güzel olabilir. Bu çevirenin ustalığına bağlı.
Buna rağmen, bazı şiirleri çevirmek güçtür. Örneğin ben “Dengbêj” adlı, Kürtçe yazılmış bir şiirimi Türkçeye çevirmeyi denedim, ama iyi bir çeviriyi başaramadım. Şiirin yapısı, ritmi, Kürtçe halk ozanlarının özgün söyleyişine benzerdi. Çeviride bu ritmi ve güzelliği koruyamıyacağımı gördüm, vazgeçtim.
Kendi rubailerimin çevirisinde de bunları yaşadım. Düşünce ve ses uyumu, ölçü ve uyak olarak asıllarına sadık kalmaya çalıştım. Ama sözcükleri seçerken, bazen mısraların sıralamasında özgür de davrandım. Hatta bazılarında, rubaiye özgü ölçüyü ve uyağı bir yana bıraktım. Bence bunu yapmak gerekirdi. Çünkü hem her dilin anlatım olanakları farklıdır, hem de biçim şiiri boğmamalı.
Rubailerimin Türkçe baskısına yazdığım önsözde dediğim gibi, bunu ne kadar başardım bilemem, ona okuyucu karar verecek.
. Dengbejleri, Destanları çok seven bir yazar olarak; Modern şiirin gelenekle ilişkisi konusunda neler düşünüyorsunuz hocam?
Modern sanat akımları ne denli radikal de olsalar, kökleri geçmiştedir. Modern batı edebiyatının Yunan-Latin kaynağından büyük ölçüde etkilenmesi gibi. Şiir bakımından da böyle. Canlı bir organizma gibi evrim geçiren, gelişen ve değişen dil, geçmişin toprağından beslenir, nice sözcükle, deyimle, türküyle, öyküyle... Kürt folkloru bu bakımdan, pek çok yabancı araştırmacı ve gözlemcinin de ilgisini çekecek kadar zengin. Dengbêjler, yani halk ozanları ise bu folklorun en büyük taşıyıcıları olmuşlar. Kürtlerde dengbêjlik geleneği çok güçlü.
Öte yandan, çağdaş sanat, hem öz, hem biçim olarak geçmişe takılıp kalamaz, kalmıyor da. Ben şiire Türk dilinde ve serbest şiirle başladım, bunu Kürtçede de sürdürdüm. Rubai gibi klasik bir biçime ise ancak 50 yaşımdan sonra, biraz da rastlantıyla geçtim. Ama rubailerimin içerikleri, serbest şiirlerim gibi çağdaştır. Klasik bir biçimi kullanmak, beş yüz, bin yıl öncesi gibi düşünmeyi, aynı şeyleri söylemeyi gerektirmiyor.
. Siyasetin şiire kattığından çok, şiirin siyasete olumlu katkısı olduğunu söylüyorsunuz bir kitabınızın önsözünde. Size, siyasetle birlikte şiiri nasıl var ettiğinizi sormayacağım. Şiirin yaşama katkısı, var oluşunuza katkısı nedir?
Ben, gençliğimde, bir öğretmen, üniversite öğrencisi olarak elbet, çağdaşlarımın birçoğu gibi ülkemin sorunlarına, yani siyasetin konusu olan şeylere ilgi duyuyor, bunları tartışıyordum. Ama örgütlü siyaseti hiç düşünmemiştim. Tutkum ve yönüm edebiyata idi. Diyebilirim ki dünyaya edebiyatın ve şiirin penceresinden bakıyordum.
Kanımca sanatın kendisi toplum ve kişi için bir zenginliktir. Sanatla beslenen, ona emek veren biri topluma, insana, doğaya yönelik daha incelikli duygu ve düşüncelerle donanır. Sanatın hümanizmi, hak ve özgürlük duygusunu beslediği, insan kişiliğini geliştirdiği kanısındayım. Bunun bazı cansıkıcı istisnaları olsa bile..
Öyle sanıyorum ki siyasete girdikten sonra da gençliğimin daha başlangıcında şekillenen kişilik yapım sürdü. Siyasetin çoğu zaman kamuoyunda kötü bir ünü olduğunu biliyorum. Ama bu hangi amaçlar için mücadele ettiğinize bağlı. Bu, kişisel çıkar, para, post için de olabilir, daha iyi, özgür, adil bir dünya için de.. Ben, aynı duygu ve idealleri paylaştığım birçok insan gibi, ikincisini yaptığım kanısındayım.
Şiirin insan hayatına katkısına gelince. O da müzik gibi, aşk ve sevgi gibi hayatı güzel kılıyor. Şiir aynı zamanda, insanın kendisini ve hayatı bir anlatma, yorumlama biçimi. Her insanın yaşamında az ya da çok şiir vardır. Herkes doğa ve insan güzellikleri karşısında duygulanır; bazıları bunu duymakla kalır, bazıları anlatır, sanatçılar gibi.. Bir şair için şiir çok daha fazlasıdır, hayatımıza anlam veren en güzel uğraş.. Şiirler çocuklarımız gibidir, onları yaratırız. Şiiri hep düşünür, arar, sancısını çekeriz. Kendi payıma, onun hayatıma katkısını, kişiliğimde ne denli yeri, payı olduğunu sözcüklerle anlatmak kolay değil. Bazen onu ararım bulamam, bazen bulurum anlatamam, çaresiz kalırım... Yalnızlığımda veya dostlarla birlikteyken, tenhada veya kalabalıklar arasında, hapiste veya bir tatil beldesinde, kavgada veya sessiz bir göl kıyısında, kısacası, yaşamın her anında değilse de birçok anında onu soluduğumu, yaşadığımı söyleyebilirim.
Acıdan da doğsa yalnızlıktan da, sevinçten de doğsa kaygıdan da, iyi ki şiir var diyorum. Stokholm’un uzun kış geceleri bu nedenle çekiliyor. Gurbet bu nedenle... Ülkemde ve dünyada süregelen binbir kötülüğe, haksızlığa, aptallığa belki de bu sayede dayanabiliyor yürek. Bir başka deyişle, şiir benim için ana kucağı gibi; yaşama sevinci, umut ve direnç demek...
. Post- modernizm hakkında görüşleriniz. Şiirde Post- modernizm’i nasıl değerlendiriyorsunuz?
Postmodernizm, modernizme yönelik bir tepki, onun kimi temel tezlerine bir eleştiri olarak ortaya çıktı. Kimi postmodern akımlarda bu, çok uç noktalara, modernizmin reddine varabiliyor.
Ben kendi payıma, gerek düşünce ve siyaset, gerek şiir anlayışı bakımından postmodern sayılmam. Dünya görüşü olarak marksistim. Sanatta sosyalist gerçekçi sayılabilirim. Öte yandan insanın düşünce hayatını, hele hele sanatı aşırı kategorize etmeyi, kalıplara, şablonlara dökmeyi de doğru bulmam. Çünkü felsefe de sanat da, tek tek bireylerin, filozofların ve sanatçıların eliyle biçimlense de, sonuçta toplumsal bir üründür. Toplumun kendisi ise duragan değil, değişim içinde. Günümüz dünyası 19. yüzyıldan ve 20. yüzyılın 1980 öncesi döneminden öylesine farklı ki. Öyle olunca, Marksist düşünce de bugün kendini yeniliyor ve bu zorunlu. Bir düşünce sistemi için en kötüsü dogmaya dönüşmesi.
Postmodernizmin birçok şeyini paylaşmasam bile, onların düşünce hayatımıza, siyasete küçümsenmeyecek katkılar yaptığı kanısındayım. Ben dindar biri değilim, bilimin yolgöstericiliğine inanırım ve sosyalistim. Ama demokrasinin gereğine de inanırım, çoğulculuktan yanayım.
Bir düşünce adamı ve sanatçı adını taşımaya layık biri, hem çağından geride olamaz, hem de çağından bir adım önde olmalı. Öyle olunca da eleştirici olması, yeniyi araması doğal. Postmodern akımlarda, modernizmde aradığını bulamamanın, ona tepkinin yanı sıra, söz konusu arayışların da payı var.
Postmodern akımların sanata katkıları ise kanımca daha da önemli. Bunu mimaride, heykel sanatında somut olarak görmek mümkün. Elbet edebiyatta da. Benim, sosyalist gerçekçilik gibi postmodern sanata bakış açım da otuz-kırk yıl öncesi gibi katı değil. Geçmişe oranla daha hoşgörülüyüm. Alışılmışın dışına çıkmadıkça sanatta yenilenme ve gelişme olmaz. Bu nedenle ilginç ve şaşırtıcı olanı ararız. Sanatta, zamanla değişen öz ve içerik gibi, durmadan yeni biçimler çıkar ortaya. Şiirde de elbet böyle. Bir şiirimde “hamuru dilse, pınarı yürektir şiirin” demiştim. Şair bu hamuru sürekli işler, düşünce ve duygularıyla kararak yeni ürünler, ilginç ve şaşırtıcı bileşimler sunar bize. Bazen, alışık olmadığımız birçok şeye karşı yaptığımız gibi bunları da garipseriz. Çoğu zaman da, “ne güzel anlatmış, ne çarpıcı!” deriz...
Türk şiirinde İkinci Yeni akımı bence postmodern türdendi. Dilin sınırlarını aşırı zorlayan ve oldukça soyut.. Benim şiirim bu akımın tipik özelliklerini taşımasa da –ki bence taşımıyor- o dönemde yazan bir genç şair olarak ben de bu akımdan etkilendim. Kanımca kötü olmadı bu. İkinci Yeni Türk şiirine yeni anlatım olanakları, düş zenginliği getirdi.
. İdeoloji ve sanat ilişkisi konusunda düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
İdeoloji ve sanatın bağları vardır. Çünkü ideoloji bireysel değil, toplumsal bir olgu, sınıfsal temeli olan bir dünya görüşü. Öyle olunca da, toplumda var olan ideolojiler hem düşünce hayatımızı, hem sanatı etkilerler.
Sanatçı, ister mimar, heykeltraş, ressam, ister romancı, şair olsun, yaptıkları ve yazdıklarıyla hayatı ve dünyayı yorumlar, böylece kendisini de anlatır, kendi duygu ve düşünce dünyasını yansıtır. Bu yorum onun çevreden, toplumdan ve doğadan aldıklarından kopuk değil ve doğal olarak bunda ideolojik değerler vardır, onlardan şu ya da bu ölçüde etkilenir.
Çok tanrılı dinlerin, paganizmin geçerli olduğu antik dönemde, kadın henüz kara örtülere bürünmemişken sanatta da insan bedeni özgürdü, kadın ve erkek çıplak ve gerçekçi tasvir edilebiliyordu. Ama tek tanrılı dinler manastırda ya da sokakta, kadını çarşafa soktular, resim ve heykel sanatı da, mimari de değişti. Kiliseler, camiler, tanrıya ulaşmak ister gibi sivri kuleler ve minarelerle donatılırken, Müslümanlıkta resim ve heykel put sayılıp tümden yasaklandı. Hıristiyanlıkta ise melek kanatlı çocuklar dışında insan bedeni örtündü ve Meryem’le İsa’nın kutsal bir hale ile çevrili resimleri sanata egemen oldu. Rönesansa ve aydınlanma dönemine gelinceye kadar.
Burjuva devrimi, kilisenin ideolojik egemenliğine son vermekle kalmadı kendi sanatını da getirdi. Mimaride, heykel ve resim sanatında, edebiyatta, öz gibi biçim de köklü değişimlere uğradı. İnsan bedeni yeniden özgürleşti. Dinsel simgeleri değil, insanı konu edinen, insani duyguları yansıtan bir sanat doğdu. Sosyalizm bu sanata kendi ideolojik renklerini, değerlerini taşıdı.
Toplumda sınıf, ulus, cins vb. farklılıklar ve bunlardan kaynaklanan farklı çıkarlar oldukça, bunu yansıtan ideolojik bakış açıları da olacak ve bu, desen demesen sanatçıyı etkileyecektir. Kanımca, ideolojiler karşısında en tarafsız ve bağımsız olduklarını savunanların bile bir “tarafı”, “bağı” vardır. Bence sorun, sanatçının ideolojik eğilimine rağmen baskı altında olmadan, özgürce eserini verebilmesidir. Çünkü ideoloji sınırlar koyar, sanatın ise gelişip serpilmesi bu sınırları aşmasına bağlı, bunun için de geniş bir özgürlük ortamına gerek duyar.
. Yazının sanırım hemen her biçimini denediniz. İki roman çalışmanız olduğunu biliyoruz. Romanlarınız hakkında bize bilgi verir misiniz?
Yirmili yaşlarımda iki roman yazdım. “Yaşamanın Ötesinde” adını taşıyan birincisi 1964 yılında Vatan Gazetesi’nde tefrika edildi, ama kitap olarak basılmadı. Ankara’da, üniversitedeki öğrencilik yıllarını konu edinen bir romandı. “Çiçekler ve Zincirler” adlı ikinci romanımın konusu ise askerliğimi yaptığım Erzurum’da geçmekte idi. Ne herhangi bir yerde tefrika edildi, ne de kitap halinde basıldı. Bu iki roman da gençlik yıllarının tepkici, eleştirici, özgürlükçü düşüncelerini yansıtan türdendiler. 27 yaşımdan itibaren örgütlü siyasal çalışmaya katılınca roman yazmayı tümden bıraktım. Yoğun avukatlık işlerim ve siyasi çalışmalarım nedeniyle artık romana ayıracak zamanım yoktu. O zamandan bu yana yalnızca romanın bir okuru olarak kaldım. Öyle olunca, o iki romanı kitap olarak yayınlamak için de herhangi bir çaba göstermedim.
. Bazı şairler, şiir yazanın (şairin) roman yazmaması gerektiği konusunda öngörüşe sahipler. Şiir roman ilişkisi konusunda düşünceleriniz nelerdir?
Bu elbet bir yoğunlaşma meselesi. İnsan, şiir siyasetle olabildiğine göre, romanla neden olmasın, diye düşünebilir.. Ama hem romancı, hem şair olarak ün yapmış kişi de pek yok sanırım. Sanat da bizler gibi kıskanç olsa gerek, sevgi ve ilgiyi başkalarıyla paylaşmaya pek gelmiyor. Ben kendi payıma sanatla siyaset arasında bölündüm. Bazen bunca yoğun siyasi çalışma için de nasıl olup da o kadar şiir yazdığıma şaşıyorum.. Ama kimbilir, aktif, örgütlü siyaset içinde olmasam şiirde ve sanatta belki daha iyi ürünler verirdim.
. Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe’yi sonradan öğrenip, hatta Kürtçe öğrenmek isteyenlere Türkçe İzahlı Kürtçe Dil Dersleri kitabı yazmış ve her iki dilde de üreten bir şair olarak; dil ve kültür ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?
Kürtçeyi sonradan öğrenmedim, Kürtçe anadilimdi. Çocukluğumda köyümüzde ve evimizde konuşulan dil Kürtçeydi.
Ama Türkçeyi 5-6 yaşımdan sonra babamın eğitmenliğini yaptığı okulda öğrendim. Eğitim dilim ise bildiğiniz gibi Türkiye koşullarında, zorunlu olarak hep Türkçe oldu. Çağdaş edebiyatı ve dünya edebiyatını bu dilde tanıdım. Kürtçe yazı dilini çok geç öğrendim ve ancak 35 yaşımdan itibaren Kürtçe yazmaya başladım. Konuşmasını bildiğim ve bir dilde (Türkçe) yazma deneyimim olduğu için de Kürtçe yazı diline uyum sağlamam güç olmadı. Kısa sürede geliştirdim, Türkçe kadar rahat yazar oldum.
Dil, bilginin ve kültürün en önemli taşıyıcısı. Dili iyi bilen kişi onunla hem kendi halkının hem de uluslararası kültürün zenginliklerine ulaşabilir. Bizim ülkemizde, dilleri yasaklı Kürtler bir yana, Türkler için de iyi bir dil eğitimi yok. Dilde iyi bir anlatım yalnızca okullardaki dil dersleriyle, gramer ezberlenerek edinilemez. Çocuklara ve gençlere edebiyatı sevdirmek gerek. Ama evde, sokakta, iş yerinde kullanılan dil cılız, hatta çoğu zaman yozdur. Okullarda ise, dili ve edebiyatı sevdirmekten çok, çocukları sıkan, bıktıran ezberci yöntemler geçerli.
Kürtlere gelince, bu ülkede onlara ilişkin eğitim politikası üstüne fazla söze gerek yok. Kürtlerin kendi dillerinde eğitim Osmanlı’dan bu yana yasak. Eğitim ve kültür politikası da Kürt dilini ve kültürünü yok etmeye yönelik. Bu nedenle Kürtler nice baskıyı, zulmü göğüsleyerek kendi olanaklarıyla dil ve kültürlerini korumaya, geliştirmeye çalışıyorlar. Ben eğer Kürt tarihi ve dili üzerine de yazdımsa, hatta, tutkum edebiyata olduğu halde yıllarımı siyasete verdimse, nedenlerden biri de budur.
Yelda Karataş Karşın Dergisi 2008
|