|
cumali22
Ziyaretçi
|
 |
« : Nisan 17, 2008, 02:06:40 ÖÖ » |
|
DOYUMSUZLUK YA DA MUTLULUK OYUNU
İnsanoğluna kısa bir yaşam verilmiştir. Bu kısacık yaşamımız boyunca dolu dolu yaşayacağımız en fazla kırk yıldır. Bunun on beş yılını çocuksu duyguların doyumuna ayırırsak geriye birey olarak yaşayabileceğimiz yirmi beş yıl kalır. O yirmi beş yılı bir şekilde tüketip bitiririz. Geriye kalan ömürse yorgunluk ve hastalıklarla geçer. İnsan ömrü, var olma, birey olma ve yaşam mücadelesi ile mutluluk veya mutsuzlukla geçer. İnsanı birey yapan kendine duyduğu saygıdır. Sonra gördüğü saygıdır. Yani kendisi ile barışık olup dıştan saygı görmektir. Gerisi küçük ayrıntılardır. Birey olabildiğimiz sürece mutluyuzdur. Para pul, ev bark ikinci plandadır. Mutluluk ruhsal doyumdan geçer. Çocukken sevgi, ilgi beklentisi, büyüyünce yerini aşk ve cinselliğe bırakır. Anne, baba ilgisini aşar, karşı cinsten ilgi, sevgi beklemeye başlarız. Çocuğun çok istediği bisiklette ulaşması o'nu mutlu etse de bu mutluluk geçicidir. Ne kalıcıdır, ne de çocuğun birey olarak gelişimine katkı sağlar. Sadece geçici bir sevinçtir. Bu sevinç, yeni sevinçlerle beslenmediği sürece bitmek zorundadır ve de biter. Ama bir anne sevgisi, baba sevgisi yeni sevgilerle ömür boyu süreklilik gerektirir. Buna daha ilerde arkadaşlık sevgisi katılır. Artık büyüdük diyelim. Anne, baba, arkadaş sevgileri yetmemeye başlar. Artık bizi doyurmaz. Yetişkin bir insanın beklentileri ve ihtiyaçları da farklılık ve çeşitlilik arz eder. Tabii bu ihtiyaçlar doyumsuzluğun şiddetine göre artar. Sürekli ihtiyaçlarsa, beraberinde sürekli çözüm arayışlarını getirir. İhtiyaç duyduğumuz şeylerin bazılarına ulaşabilsek bile bazılarına ulaşamayız. Yani bir yanımız sürekli doyumsuz kalır. Bu doyumsuzluk da bizi arayışlara iter. Sürekli arayış içinde oluruz. Sevilme isteği doyuma ulaşmayınca bir yanımızın eksik kaldığını düşünürüz ve eksikliğimizi ilk gördüğümüz komşu kızı veya komşu oğlunda ya da ilk konuştuğumuz sınıf arkadaşının birinde ararız. Bulursak ne iyi! Bulamazsak bir mutsuzluk burgacına gireriz. Ya da uslu uslu oturup beyaz gelinlikli bir prenses veya beyaz atlı bir prens bekleriz. Sonunda kendimiz veya biri aracılığı ile bekleneni buluruz. Bulduğumuz kişi de bizim gibi arayışları olan biridir. Onun da eksik yanı vardır ve bulduğu kişiyi kaybetmek istemez. Bu iki taraflı kaybetme korkusu karşıdakine sürekli gönül okşayıcı sözlerle, iltifatlarla ve güzellemelerle birçok gerçeği perdeler. Asıl kişiliğimiz o perde gerisindedir. Perdenin görünen ön yüzünde kaybetme korkusundan kaynaklı maskeli bir yüz vardır. Mutsuzluğun en büyüğünü bu maskenin gerisindeki gerçek kişiyi gördüğümüzde yaşarız. Bu çoğu zaman ruhumuzda onarılması mümkün olmayan yaralar açar. Bu durumun ayrılıkla sonuçlanması iyidir. Bazen intihara bile götürür. Çoğu zaman da ailevi ve toplumsal baskılarla bu gerçekle, bu mutsuzlukla yaşamak zorunda kalırız ki, asıl yıkım budur. Bireysel mutluluğumuzu yakalamaya çalışırken, başkalarının mutsuz olmasına sebep olmamalıyız. Mutluluk binasının tuğlalarını başka birinin binasından sökerek kendi binamıza eklemeye çalışmak mutsuz topluma katkı sunar. Başka mutsuzluklar üzerine kurulmaya çalışılan mutluluk çok yönlü mutsuzluklar yaratır. Bu durumda kendimizi ve eylemimizi sorgulamalıyız. Benim mutluluğum bir çocuğun bir tek gözyaşına değer mi? Gibi bir çok soru sormalı ve yaparken yıkmamalıyız. Çocuğum her telefon çaldığında irkilir. Aile savaşlarını yoğun olarak yaşadığımız geçen yıllarda incecik, yumuşacık bir sevgi bulmuştum. Bu sevgi bana telefondan akıp geliyordu. Yüzlerce kilometre uzaktan yaşama tutunmamı sağlıyordu. Aile savaşlarının şiddeti artınca kapıyı vurup çıktım. Evin hanım efendisi arkamdan "Git, git! Telefonda konuştuğun orospuya git!" gibi sözler etmişti. O'nun da bir kaybetme korkusu var. Tepkisi bu yüzden. Ama kaybetmekten korktuğu ben değildim elbette. O, ekonomik kaynağını kaybetmekten korkuyordu. Oysa ben nereye gidebileceğimi bile bilmeden çıkmıştım. Neyse bu yüzden aileden olmayan her hangi biri ile konuştuğumda oğlum buğulu gözlerle kaçıp kendini odasına kapatır. Kendine gelmesi en azından yarım gününü alır. Barışmamız ise bir günü aşar. Oğlum, yine evi terk edeceğimden korkuyor. Onun için evde iken çocukların yanında telefonla konuşmamaya özen gösteriyorum. Bende kaydı olmayan ya da kayıtlı olup aileden olmayan dost ve arkadaşlar bağışlasınlar. Hiç bir dostluğu oğlumun gözyaşına değişmem! Kendi kendimize yaşamımızı derinden etkileyen bu eksikliklerimizi tartışırken yine yanılgıya düştüğümüz bir gerçek vardır. Mutluluğu bireyselliğe indirgemek yanılgısı. Bir toplumun parçası olduğumuzu unutmamalıyız. Asıl mutsuz olan parçası olduğumuz toplumdur. Yani bizler mutsuz bir toplumun parçacıklarıyız. Asıl mutluluk toplumun mutluluğundan geçer. Herkesin ağladığı bir toplumda tek başınıza gülemezsiniz. Gülseniz bile ya kınanırsınız veya yok edilirsiniz. Öyle ise hep birlikte mutlu olunmalı. Peki bu nasıl olacak? İşte sorun burada. Bu sorunun yanıtı ise üretim araçları, üretim ilişkileri, ürettim ve paylaşımın şeklinde yatıyor. Üretim, ürün, artı ürün ve adil paylaşım. Üretim pastasından büyüğünü mutlu bir azınlık yutarken kalan çok küçük parçayı milyonlarca mutsuz insana reva görürseniz, mutsuzluğu artırırsınız. Demem şu ki mutluluğun sırrı burjuvazinin uydurduğu, beyinleri geçici olarak uyuşturan, esasen kısa bir süre gerçeklerden kaçmak olan Polliana'cılık Oyunu'nda değil, üretenin hak ettiğini almasında saklı.
Cumali Cumalioğlu 16.04.2008-08:10
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 17, 2008, 10:50:58 ÖÖ Gönderen: cumali22 »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #1 : Nisan 17, 2008, 02:26:40 ÖÖ » |
|
Tebrik ederim.
|
|
|
|
|
|
cumali22
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #2 : Nisan 17, 2008, 04:19:57 ÖÖ » |
|
Tam da mutsuzluktan söz etmişken, yazıma konuk olmanız ve beğenmeniz beni çok mutlu etti ablacığım. Teşekkürler...
|
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #3 : Nisan 17, 2008, 08:46:58 ÖÖ » |
|
samimi bir iç döküş.
Ama yine de acıttı okurken bir kadın olarak. Bir tarafta, bir ses bile olsa büyüsüne kapılmış ve hayata böyle tutundum diyen bir adam.
. bir tarafta hıncı, acısı ve çaresizliğiyle kalan kadın.
tersine çevirsek hazları yanar mı acaba sırtı dünyanın?
hepimiz hayatın elinden bir şekilde tutmaya, tutunmaya çalışırken üstelik.
sevebilen, sevdiren insan yüreklerine helal olsun.
(yazıyı iki baskı yapmışsınız sanırım, düzeltmekte fayda var:) )
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 17, 2008, 08:48:35 ÖÖ Gönderen: ayse »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
cumali22
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #4 : Nisan 17, 2008, 22:21:22 ÖS » |
|
“samimi bir iç döküş. Ama yine de acıttı okurken bir kadın olarak.” Merhaba Sevgil Ayşe, eleştiriniz tamamen haklı. Birincisi bu yazıyı ben de okusam aynını düşünürdüm. İkincisi belki de özelimi açmamalıydım! Ama olanı, yaşanılanı yazdım. Başka birinin yaşamının bir kesiti olarak yazsaydım ahlâkî olmazdı.
“Bir tarafta, bir ses bile olsa büyüsüne kapılmış ve hayata böyle tutundum diyen bir adam.” Bu yazıyı bu kadarıyla ben okusaydım. Bu adamı yerin dibine batırırdım. Tabii ki bunun öncesi de vardı. Ben hiç kimseye düşman değilim. Evliliğim başlı başına bir fedakârlık! Evlendikten sonra; önce üç yıl ve daha sonra iki yıl yalnız yaşadım. Empatiye buyurun, bu öyküdeki erkek siz olun. Eşiniz güle oynaya anne ziyaretini gitsin. İki yıl dönmesin. Her sofrada iki çocuğunuzu düşünerek yemek yerine gözyaşı yiyin. Hukuk mahkemesinden çağrı da dahil olmak üzere tüm yolları deneyin eşiniz yine dönmesin. Sonra ağabeyi tarafından istenmediğini anladığında kendi kendine dönsün. Gelince de sürekli kavga yaratsın. Acaba ne yapardınız? Kadı ki bu ses beni onların yokluğunda bulmuş ve yüreğimi ısıtmaya yetmişti.
“bir tarafta hıncı, acısı ve çaresizliğiyle kalan kadın. tersine çevirsek hazları yanar mı acaba sırtı dünyanın?” Hiçbir zaman hiç kimseye çaresizlik yaşatmadım. Ama başkaları bana yeterince yaşattı. Bir tek bu haz dediğiniz dışında, dünyanın sırtı zaten yeterince yanmıştı. Benimle yapamayan başkasıyla zaten bu haz olayını yapamazdı. “sevebilen, sevdiren insan yüreklerine helal olsun!”. Elbette helâl olsun. Çünkü başarmıştır. Üç kez atanma dilekçesi verip bir türlü atanmanızı gerçekleştiremezseniz. Eşiniz de ille annesine yakın olmak isterse ne yapardınız. Bu öyküde asıl çaresiz olan bendim. Diğeri -iki çocuk dışında- hiçbir şey vermediği halde, sık sık 1150 KM uzaktaki anne evine kaçan bir eşle ne yapardınız? İki çocuk dedim. Birincisini doğduktan sonra gidip gördüm. İkincisi tam tamına dört yıl sonra doğdu. Onun da ilk okula başladığında yanında ben yoktum. Okullar açılmadan geleceklerdi ve gelmediler. Zoraki bir evlilik yaptıktan sonra erkeklerden nefret etmesi benim suçum mu? Yoksa suçum bu durumunu bile bile o'nunla evlenmem mi? Daha sonra sırf çocuklarım gözümün önünde olsun, bana düşman olarak yetiştirilmesinler diye sevgisizliğe katlanmam mı? Siz evli olup gecelerini sandalyede oturarak geçiren, haftada en fazla iki saat uyku ile yaşayan kaç kişi tanıdınız? O kişi benim işte. Böyle bir durum bu dünyada herhalde tektir diye düşünüyorum. Bu şekilde anlatmak istemezdim. Belki zaman zaman yazılarıma yansıyacaktı. Ama sizin de şu sözünüz “tersine çevirsek hazları yanar mı acaba sırtı dünyanın?” acıttı da yanıtlamak durumunda kaldım. Eleştiriniz çok haklıydı. Saygılarımla…
|
|
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #5 : Nisan 17, 2008, 22:42:40 ÖS » |
|
samimisiniz Cumali bey gerçekten samimi... taraf olmadım tarafsızım sızım sızım insanlar var hayatta asıl bu durumlar acıtıyor hepimizi. eğer rahatlatacaksa sizi toplumsal bir yaraya parmak bastığınız düşünmüş kendinizi katarak yazıyı yazdığınızı düşünmüştüm. demek ki esas kahramanı sizmişsiniz  umarım herşey istediğiniz gibi olur hayatta
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
cumali22
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #6 : Nisan 18, 2008, 01:31:36 ÖÖ » |
|
Teşekkürler Ayşe Hanım! Saygılar...
|
|
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #7 : Nisan 18, 2008, 02:34:50 ÖÖ » |
|
Aramızda yabancı yok. Biz bizeyiz nasılsa. Edebiyat adına bu bizbizelik hali içinde, halimizin de olacaktır haliyle özel edebiyatı...
Hem, halimizin hakkı değilse edebiyatın bu özel türü, nasıl olsun hakkıyla hakkı edebiyatın nesnel türünün? (şiirlerken dizdize sessiz şiirlerimiz bol gürültücü dizilerden çokl)
Edebiyat dediğin madem halden ibaret? Hem de topyekün.. Hal dediğin edebiyattan başkaca ne ki?! İster özel, ister genel bir konu olsun...
Yazacağım demişsen ille karacağım (beyazımla) ben bu (kara) hamuru... Kat içine yeterince estetik, mayası tutsun...
Bence, Sevgiler.
|
|
|
|
|
cigdemünal
Çi?'dem
ÖKS Girişimcisi
 
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 113
Kaça??m, e?kiya a?klar ya?ar?m durmadan.
|
 |
« Yanıtla #8 : Nisan 18, 2008, 20:55:24 ÖS » |
|
Samimi, sıcak bir iç yakarış okudum ben. Bildiğimiz çok fazla sancıyı uc uca ekleyip tek bir metin halinde sunmuşsunuz.
İçeriğinde konu edilen bazı noktalara kendimce haklı itirazlarım vardır. Anne baba sevgisinin önemini çürütmeye dair söyleyecek çok sözüm var heybemde. Ancak öyle çok, öyle çok yoruldum ki kalemi her elime aldığımda aynı sızıdan dem vurmaya.
Yalnızca özelini saklamamalı kişi diyebilirim, samimiyetten uzaklaşmamak için. Şeffaf olmanın getirisi çoktur. İçini açıp yarayı göz önüne sermenin ayıbı yoktur. Şifası vardır. Bunlardan bahsetmek yerine Güzel annem Yelda'nın şu şiirini bir kez daha sunuyorum sayfanıza.
Çocuklar her yaşta yalnız kalbinden vurulur... Çocuklar düşlerini kelebeğin kanadında dokur... Ben çocukken Anne yüzlerini hiç sevmedim Kırık cam kalplerde büyüyen Anne kokusunu Bir deniz sığınağında gizledim... Büyüdüm, küçüldüm, Gecelerin ve geçmişin dilini çözdüm:
Anneler eşit dağıtılmıyor.
Benim sözümü benden çok çok önce benim ulaşamayacağım denli güzele bezenmiş haliyle söylemiş Yelda Karataş. Hayranlığımı gizleyemediğim, gıptayla izlediğim Perihan Yakar diyor ya; "budur uzun bir özet /budur" Son sözüm yoktur. Öyle vurucu/ vurgulayıcı bir sonu da yoktur sözümün.
Kutluyorum gönül ferahlığıyla samimi yanınızı hissettirişinizi. Saygı ve Sevgimle
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 20, 2008, 10:16:10 ÖÖ Gönderen: cigdemünal »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
Borcum Yok! Bozdurdum Ömrümü.
|
|
|
|
cumali22
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #9 : Nisan 19, 2008, 17:51:05 ÖS » |
|
Bu acemi denemeyi aydınlık aklığınızla okunur kıldığınız için, bu kara öyküyü sözsel mayanızla beyazlatıp ağarttığınız için tüm saygımla sığınak yüreğinizden öpüyorum ablacığım.
|
|
|
|
|
|
cumali22
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #10 : Nisan 19, 2008, 17:53:06 ÖS » |
|
Katkılarınız için çok teşekkürler Sevgili Çiğdem. Duygulara çevirmenlik yakışıyor kaleminize… “Ömrünüzü boşuna bozdurmadığınızı” görüyorum. Saygılarımla…
|
|
|
|
|
|
cumali22
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #11 : Mayıs 09, 2008, 19:50:42 ÖS » |
|
İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR Atalar sözleri içinde güzelliklerini, deyişlerini günümüze dek kaybetmemiş olanlar vardır. İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR sözü de bence bunlardan biri, belki de en başta gelenidir. Çocukken ne vakit bu sözü duysam, gözümün önüne; soluğu kesilmiş, havası tuğla gibi kızgın bir çöl gecesinde çıngıraklarını yıldızlara yükselterek ilerleyen bir kervan gelirdi. Kervan boyuna ilerlerdi; peşinden, uzaktan uzağa köpekler ulurdu. Bu uzaktan uzağa uluyan köpek seslerini ardında bırakarak boyuna yürüyen kervan benim küçücük yüreğimde saygılı bir korku doğurur, gözlerimi kapayarak anacığımın bağrına sokulmak isterdim. Büyüdükten sonra bu sözün içimde doğurduğu saygılı korku, bir çok korkular gibi, silindi. Bu sözü en kara günlerimde bir ışık kaynağı gibi doldurduğum oldu gözlerime. İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR. Bu bir ateşli türküdür ki, her inanan, her inandığı gibi döğüşen adamın dilinde dolaşır durur. Her devrimin ilk bağatırları kavgaya atılırken bu sözü haykırmışlardır. Bütün bir adamoğulları tarihi; bir bakıma göre; yürüyen kervanlarla, ürüyen itlerin süregelen döğüşünden başka bir nesne değildir. Hazım HikmetKaynak: Hilmi Yücebaş / Hiciv Antolojisi
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mayıs 09, 2008, 19:51:33 ÖS Gönderen: cumali22 »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
|
YeldaKaratas
|
 |
« Yanıtla #12 : Mayıs 10, 2008, 00:08:12 ÖÖ » |
|
Karısını, cümle aleme, edebiyat yapma sahteciliğiyle, internette şikayet edip, hiç bir edebi değeri olmayan, sıradan bile diyemeyeceğim bir üslupla özel yaşamını sızlanarak, duygu sömürüsü biçiminde orta yerde sergileyen ve kalbimi kirleten bir insana söyleyeceğim tek sözcük var: Ayıp!
|
|
|
|
|
|
cumali22
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #13 : Mayıs 10, 2008, 01:40:59 ÖÖ » |
|
Teşekkürler Yelda Hocam. Elbette ben avrupanın bilmem hangi ülkesinde sarhoş olup sokak ortalarında sevişemediğim için kendi evimde çektiklerimi yazdım. Bu ayıp bana yeter. Saygılarımla...
|
|
|
|
|
|
YeldaKaratas
|
 |
« Yanıtla #14 : Mayıs 11, 2008, 00:43:37 ÖÖ » |
|
Bu tür terbiyesizlikler devam ettiği sürece, bu siteye yazmayacağım.
|
|
|
|
|
|