|
sedef Kandemir
|
 |
« : Nisan 09, 2008, 03:28:25 ÖÖ » |
|
Kapı Önü Dedikoduları
—Türbülans mı dedin? Ah evet! Hava boşluğu; çok fena bir şey, insana uçak düşecekmiş gibi geliyor, Allah korusun. İlk yaşadığım boşluğu hiç unutmam. Almanya’dan dönüyordum Bir bakayım dedim pencereden dışarı. Ne göreyim dersin? Uçağın kanatları aşağı yukarı sallanıp duruyor. Şaşırmama kalmadan uçağın gövdesi zangır zangır titremeğe başladı. Şöyle, bir hooop etmesiyle, ruhum çıktı da havada kaldı, biz düşüyoruz sandım. —Dolmuş uçak seferleri yeni başladıydı o zaman, ucuz oluyor diye tercih ettik, sağlam görünen o koca yolcu uçakları gibi değildi içi, her yeri koltuk doldurmuşlar. Uçağında halk tipi var anlayacağın. Aşağı doğru hamle ettiğinde bayılacak gibi oldum, gözlerim karardı. Utanmasam yanımda oturan adamın boynuna sarılacağım. Baktım göz ucuyla yan tarafımdakilere, sanırsın adam birkaç kere düşmüş gibi sakin sakin oturuyor. Eh, mesele yok demek diye kendime telkin verdim. Ama adamın öte yanında oturan başörtülü kadının dudakları kıpır kıpır, belli ki salâvat getirmekle meşgul. Kadının başına örttüğü örtüyü görecektin şekerim, neredeyse divan örtüsü kalınlığındaydı; açılıp, serildiğinde bir masa örtüsü olabileceği kolayca anlaşılacak kadar büyük olduğu belliydi ve uçlarında iki karışa yakın saçaklar vardı. Dudaklarının kıpırtısına uygun bir ahenkle sallanan saçaklarına bakıp, Başörtüsüne daldım gittim… Allahtan düşüncelerim dağıldı, uçağın kanat çırpışlarını unuttum.
—Öyle deme şekerim! Şimdi, o da ne yapsın garibim ya. Memlekette ki o güzelim ince kumaştan yapılmış başörtüleri yoktu ki o zamanlar. Bu alman kadınlarının milli kıyafetleri var ya, bira festivallerinde falan giyerler, işte onların omuzlarına aldığı şalları bilirsin, bizimkiler orada bunları bulabildiler. Bir de ucuz satılan pardösüler vardı, onları da aldılar, birbirlerinden görüp tabii, oldu mu tek tip kıyafet sana... Pardösüler bizimkilerin topuklarına geliyordu tabii, Almanların diz altına gelen etekleri biz giyersek, ne olacak? Yerlerde… Eh arada oldukça büyük boy farkı var o zamanlar. Şimdi ki nesil, bizim kızlar da biraz daha uzadı ya neyse. Pardösülerin kolları kıvrılsa bile parmak uçlarına kadar iniyor. Omuzlarda vatkalı, bir metreye yakın omuz boyu neredeyse. Oh, kocaları da memnun. Bizim hatunlar alman kadınlarına benzemedi diyorlar, çok şükür. Alman kadınlarını da bizim adamlar hiç sevmez bilirsin, hepsi orospu bunların derler. Memlekettekiler de mutlu oldu, ziyarete geldiklerinde gördüler ki Almanlara pek benzememiş bizim hatunlar. Ama o çenenin altında ki koca düğüm işi bozuyordu. Kadıncağızlar kafalarını çeviremiyorlar, robot gibiydiler. Neyse biri akıl etti de iki ucundan iğne ile tutturdu, düğümden kurtuldular. Akıllı bir tekstilci de hemen bunların saçaksızlarını yapmaya başladı, tek tük derken, bir moda türedi, gördüğün gibi örtünen örtünene… Yav bazılarına da yakışıyor valla. En çok orta yaşa kadar başı açık gezip, yaşlanmaya başladıktan sonra örtünenlere şaşırıyordum, ama işin aslı ne, biliyor musun? Boyunlarındaki kırışıklıkları kapatıyorlar, biliyorsun dinimizde yaşlananların örtünmesine gerek yok. Kimi günaha sokmaktan korkuyorlarsa? Neyse şekerim, valla ben bile örttüm bir sefer, merak ettim nasıl bir duygu diye. Ya çok rahat, valla… İstediğin kadar dar giy, süslen, makyajını yap, sana kimse bakıp niyetini bozmuyor gibi geliyor insana. Cennetliksin diye saygı bile görebileceğini sanıyorsun.
—Bizim dinci Haticanımı bilirsin, nikâha davet etti beni, bir tanıdığınınmış. Kırmadım, gittik beraber. Başımı örteceğim diye tutturdum, dincilermiş nikâh sahipleri… Süslendim, püslendim… O’da nasıl örteceğimi öğretti başımı. Nikâh bitince, tanıdıklarından yaşlı bir amca yanımıza geldi, selamlaştılar. Haticanım “Bak bu hanım yeni kapandı amca” dedi. Adamcağız pek sevindi, “Bugünlük” diyemedim. Maşallah dedi arka arkaya, namaz niyaz var mı? Diye sordu. Eh oda olur yakında dedi Haticanım. Bana bakıp başını salladı amca, “kıl kıl” dedi “Ahğh” diye boğazından hırıltılı bir ses çıkararak, “Sana da teheccüd bir yakışır kiii” dedi, uzata uzata… Utandım o ne diye soramadım. Sonradan öğrendim. Evet, gece uykudan kalkılıp, kılınan namazmış. —Gülme yav! Günahını alma adamın… Koskoca, yaşlı başlı hacı amca...
Sedef Kandemir
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 09, 2008, 20:59:38 ÖS Gönderen: sedef Kandemir »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi". -Sabahattin Ali-
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #1 : Nisan 09, 2008, 07:08:24 ÖÖ » |
|
uykudan uyanılıp kılınan namaz "teheccüd namazı"ymış. "Teravih namazı"nın Ramazan ayında kılınan namaz olduğunu biliyorum çünkü. Hacı efendi mi karıştırdı yoksa.. 
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
sedef Kandemir
|
 |
« Yanıtla #2 : Nisan 09, 2008, 20:58:44 ÖS » |
|
Sevgili Ayşe, inan sesli güldüm kendimi tutamayıp. Oğluma da gösterdim (özür dilerim) yuh dedi bana. Hacı efendi hiç şaşırır mı? Şaşıran benim. Üstelik, biliyordum da sözün doğrusunu. Çünkü Teravih namazlarına katılmışlığım var ve yine yaşanan garabetlerden dolayı bir daha katılmama kararım var, anlatacağım şeyler olacak bu konularda, dinden imandan nasıl çıkartılır insan öğrensinler de yapmasınlar diye… Uyardığın için çok teşekkürler ederim.
Teravih değil Teheccüd olacak sözün doğrusu, düzeltiyorum. :
Sevgilerimle
|
"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi". -Sabahattin Ali-
|
|
|
|
ayse
|
 |
« Yanıtla #3 : Nisan 09, 2008, 23:38:51 ÖS » |
|
 ))
|
buradan dörtnala geçti ac?lar?m?z
|
|
|
|
sedef Kandemir
|
 |
« Yanıtla #4 : Nisan 11, 2008, 15:54:36 ÖS » |
|
Sabah Kahvesi
Ah, sabah kahvesi mi dedin? Yok, katılmıyorum şekerim… Ama geçen gün bir sabah kahvesine katılmak zorunda kaldım. Filiz’i bilirsin, onun sabah kahvesindeydim. Saat öğlene yaklaşıyordu…  İşim vardı. Evet, şehre inmek zorundaydım, aceleyle çıktım evden. Tam otoban gişelerine yaklaştığımda birde baktım cüzdanı evde unutmuşum; geri dönmem imkânsız tabii. Çantanın sağından solundan, bir yerlerinden bozuk paralar buldum ve gişe parasını zar zor denkleştirip geçtim. Benim yaşlı emektarımın benzini de bitti bitecek bu arada, sorma. Sağa çektim arabayı; ne yapabilirim diye kendime sordum. İlerdeki benzinciye gidip, ödünç benzin almak geldi aklıma. Sık sık onlardan alıyorum, aşinadırlar, güvenir verirler diye düşündüm. Benzin sorunum olmasa eve döneceğim, ama yolda kalacağımı biliyorum; bu riski göze alamazdım. Neyse, benzinciye girdiğimde pompacı arkadaşa tatlı bir dille durumu anlattım. “Müdürle görüşün ben karar veremem” dedi. Haklı tabii; müdürü aradım, buldum. “Beyefendi durumum budur şudur” diye anlattım derdimi, “Yarın paranızı derhal getireceğim en az 20 liralık verin, beni eve kadar götürsün.” Müdür kısa bir süre düşündü, arabaya baktı, çenesini kaşıdı, “Pompacıya söyleyin, kabul ederse alın, biz sorumluluk almıyoruz” dedi. Tekrar pompacıya döndüm, “Siz karar verecekmişsiniz” dediğimde, “Veremem” dedi. Canım yavaş yavaş sıkılıyordu, “Yav kardeşim! Yolda kaldım… Kimliğimi bırakayım… Hem bak bir bana! 20 liralık benzininizi çalıp, kaçacak birine benziyor muyum?” gibi ardı ardına bir şeyler söyledim. Adamcağız bana değil, arabaya baktı şöyle bir, acıdı gibi geldi halime, biran ümitlendim. “Yok” dedi; kafasını sallayarak. “Kusura bakma veremem, böyle senin gibi benzin isteyen çok oluyor burada, kimliğini, telefonunu, saatini bırakıyorlar sonra gelip almıyorlar.” — Ben döneceğim, onlardan değilim kardeşim. Dedim. —Olmaz, ben işçi adamım. Diyerek devam etti; — Sonra bizden kesiyorlar parayı, zaten üç kuruşa çalışıyoruz.
Kime kızacağım? Benzin parasını denkleştiremeyip, borcunu ödeyemeyenlere mi kızacağım? Borcunu ödeyecek durumda olup da ödemeyenlerin, o paranın işçilerden kesildiğinden haberi yok muydu acaba? Diye düşünüp, bu duruma düşmeme neden oldukları için onlara mı kızayım? Gerçekten mağdur olan benim o anda. Yol param yok. İlaç param yok gibi bahaneler uydurup, güya yardım isteyen dilencilerden farksız bir duruma düştüm o müdürün gözünde. Müdürde nihayet orada çalışan bir görevli. Artık ısrar etmemin bir anlamı kalmamıştı ve de haklıydı işçi. Müdüre gidip, “Adam haklı, sizin sorumluluk almanız lazım” demeyi düşündüysem de onunla böyle bir tartışmaya girmek gereksiz geldi bana. Bir sürü afra tafra yapacak, kem küm edecek, ben sinirleneceğim. Bastığınız havayla, karıştırdığınız sular için aldığınız paraya da … Diyeceğim. İnsanlık falan diye başlayıp, anlayamayacağı bir sürü şey konuşacak, sonunda utanmıyor musunuz işçinin üç kuruş maaşından para kesmeye? Diyerek, işi başka konulara getireceğim. Kendime güvenemedim açıkçası. Aklıma bizim filiz geldi, benzinciye çok yakın bir yerde oturuyor. Aradım “Filizciğim, sana gelebilir miyim? Yolda kaldım, varsa bana 20 lira ödünç verebilir misin?” diye sordum. “ Gel tabii ne demek” dedi, sağ olsun.
Kapıyı açtığında “iyi ki geldin, kahve günümüz vardı, sen de katıl” diyerek beni içeri davet etti. “Ya ben, kargodan bir şey alıp, döneceğim diye evden aceleyle çıktım, saç baş bir tarafta, benzinci bile güvenip benzin vermedi, sen ver parayı, gideyim” dedimse de “Olmaz, darılırım, kırk yılda bir geldin, kahve içmeden bırakmam” deyince, girmek zorunda kaldım.
Ah şekerim, sabah kahvesi çok değişmiş. Benim bildiğim; eş evden çıkar çıkmaz soluğu alt, üst ya da karşı komşuda alırsın. Çoğunlukla da üstünde sabahlık, pijama gibi giysiler olur. Bir kahve içiminde bir sürü dedikodu yapar, eve dönersin olur biter. Şimdi değişmiş her şey; kahve yanında pahalı çikolatalar ve minik kurabiyeler ikram etmek kurallaşmış. Kadınlar değişik marka ve tatta çikolatalar bulabilmek için acı çeker hale gelmişler. Ayrıca evsahibi para da veriyor misafirlere. Ortaya gümüşe benzer, süslü bir kap koymuşlar; içi para doluydu. Hanımların hepsi birbirinden şıktı, özenle saçlar yaptırılmış, takıp takıştırmışlar. Filiz, kahvemi getirdiğinde birkaç kadın, öğleden sonra başka günleri olduğunu söyleyip, izin isteyip kalktılar. İçlerinden biri ben paramı almadım diyerek o gümüşlü kaptan bir 20 lira çekti aldı. Vedalaştık… Diğerleri gidenlerin ardından koyu bir muhabbete daldılar. Sabah kahvesine çok erken saatte gelip, ev sahibini zor durumda bırakmanın yanlış bir davranış olduğunu uzun uzun tartıştılar. Bense ne kadar şanslı olduğumu düşünüyordum; ihtiyacım olan para karşımda duruyordu.  Sohbetler; eş, damat, gelin, torun, evlat gibi giderek derinleşen konulara gelip dayanınca, ben dayanamadım, yerimden kalkıp, para kabına uzandım, içinden bir 20 Lira, çekip aldım. “Bana izin” dedim. “Saat öğleni geçti, ben sabah kahvesi paramı aldım, gidiyorum.” Diyerek vedalaşıp çıktım oradan. Deme yaaa! Ah şekerim… Misafir mi para bırakıyormuş ev sahibine? Ben ev sahibi para veriyor zannettim misafirlerine. Hay Allah!
Ardımdan yaptığımın ayıp olduğunu tartışıp, tartışmadıklarını bilemem tabii. Ama insanın tüm çarelerinin tükendiği anlar olurmuş ve insan böyle anlarda “ Asla yapamam” dediği her şeyi yapabilirmiş, bunu fark ettim; sonunda, kızmam gereken kişinin aslında kendim olduğunu çok iyi öğrendim. Toplumdan bu kadar uzak yaşanır mı canım? : Sedef Kandemir 2008
|
"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi". -Sabahattin Ali-
|
|
|
|
sedef Kandemir
|
 |
« Yanıtla #5 : Nisan 19, 2008, 12:36:29 ÖS » |
|
Ay, bir kahve daha içseydik. Erken kalktın bugün. Asansör geç gelir bizim burada. En alt katta oturan kadın tutuyordur asansörü, taşınıyor mu ne? O’da bir garip şekerim. Boşamış güya zengin adamı, kapı önüne koydum diyormuş. Bunun bir zamanlar özel şoförleri vardı, su içmez, kola içerlermiş üst komşusu söylediydi. Kocası sonradan zengin olmuş, bala üşüşen sinekler gibi kadınlar, kızlar başına üşüşmüştür. Ondan ayrılmıştır bunlar; daha gencini, daha güzelini bulmuştur değil mi ya? Ama o, yok ben bıraktım diyormuş. Aman bir de kırmızı saçlı bir arkadaşı var; o’da yazıyormuş bir şeyler, ödül mödül bir şeyler almışmış, anlamadım. Ama geçen gün bir kahve içip hatırını sorayım diye gittim evine, bizim Mürşide de merak ediyordu; nedir bu kadın? Ne yapıyor, değil mi ya? Komşu ne de olsa, neyle geçinir, nasıl yaşar? O tantanalı günler bitti tabii, çocukları okuyormuş başka şehirlerde arada bir gelirler sırayla, yalnız sayılır. “Vaktin nasıl geçiyor komşucuğum” dedim “Okurum ben” dedi kendini bildi bileli okurmuş, vakti güzel geçiyormuş. Ah iş yok, güç yok okur tabii, ben de kızken çok okurdum. Ne güzel aşk romanları vardı bizim zamanımızda. Barbara K(C) artlandlar falan. “Şekerim kocayı elinde tutmayı bileceksin. Bizim canımız yok muydu? Hemen öyle bırakılır mı elin karısına?” “Hayırlısınla bir kısmetin çıkar, yalnız hayat çekilmez” diye ağzını aradım. “Allah korusun, açlıktan ölsem yine de evlenmem” dedi. “Ne bileyim ayol, vardır bir şeyler, geleni gideni çok yok ama hafta da bir iki gider bir yerlere. Aman şekerim yok yok, her gün bakıyoruz kapısına erkek kısmı gelmiyor Allahtan.”. Kırmızı saçlı arkadaşı da vardı Ogün. Pek neşeliydiler. Ben, benimkinin işlerini anlattıkça, “Maşallah Maşallah tutunmuşsunuz bayağı, Allah versin” diye kafa buldular benimle akılları sıra. Anlamamazlıktan geldim. “ Komşucuğum” dedi giderken, elime şu kâğıtları tutuşturdu. O kırmızı saçlı kadın arkadaşı, bizim komşuya tutunamayanlar falan dermiş. Ha adı Yeldaydı o kadının. Bizim komşu da okumuş pek beğenmiş, bazı yerleri yazıp arkadaşlarına veriyormuş armağan olarak “ Belki bunu da okursun bir işe yarar” dedi bana. Ben anlamadım neyin nesidir? Al bak bunlar yazıyordu…
“ Selim ne yapabilirdi? İnsanlar doğru yoldan ayrılmıştı ve “mücazat ve mükâfat” ın gene ortaya çıkması gerekiyordu. İsa’nın ikinci gelişinin de geciktiğini görünce, birden ortaya çıktı ve insanlara şöyle buyurdu:
Ne yazık onlara ki çıkarlarına dokunulmadıkça doğru yola girmezler ve Allahın kendilerine sunacağı nimetleri bilmezler.
Ne yazık onlara ki kalpleri temiz olmadığı için herkesi kötü sanırlar ve günahsıza ve günahkâra bir fark gözetmeden kötülük ederler.
Ne yazık onlara ki duygulu çekingenliği korkaklık, samimiyeti yaltaklanma ve yardımı baskı sanırlar.
Ne yazık onlara ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar.
Onların geleceği yaratan insanlar arasında yeri yoktur.
Unutulacaklardır.
Oğuz Atay: Tutunamayanlar. Sayfa: 221”
Doğru diyorsun şekerim, sanırım bunlar tarikat gibi bir şeye girmişler, bence de haklısın. Baksana garip garip şeyler yazmış. Kafayı kırmış yazık. Neyse taşınıyor buralardan. Evlense bir hayırlısıyla kurtulur bu dertlerden, ona mı kalmış tutunup tutunamamak? Aklını kullansaymış da tutunaymış bir şeylere. Tarikat işlerine bulaşacağına değil mi ya, laik bir ülke burası, izin vermemek lazım…
Sedef Kandemir 2008
|
"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi". -Sabahattin Ali-
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #6 : Nisan 19, 2008, 15:07:12 ÖS » |
|
Kağıt helva tadında gül bırakmak istedim çok güzel sana - sayfalarına.
Dalıp durdukça..
Okudukça. Dudaklarımda acılı bir gül tadı; şişe geçmiş pişmemiş kebap
tadında...
Gülü tadıyla buldum buldum da, eklemesini beceremedim kağıt helvayla.
*
Ne çok isterdim olacaksa bir komşum sen olasın ve Yelda olsun. Olacaksa olsun sonra isterse kaç milyar borcum.
Canım benim canıım, kalbine iyi bak. Kalemine de.
Ben olmasam da sevgim sizinle hep daima en iyi dileklerimle.
Perihan
|
|
|
|
|
|
sedef Kandemir
|
 |
« Yanıtla #7 : Mayıs 14, 2008, 02:07:51 ÖÖ » |
|
Ah Zeyno, zaman ne çabuk geçmiş. Tatil dönüşü bir baktım bugün olmuş. Bugün olanlar ise hiç şaşırtıcı gelmedi, dünden belliydi bugünün ahvali. Aşağıda birileri gürültü yapıyor her zamanki gibi. Kuru kabalık. Kendini kalabalık sanıp tek kişilik laf kirliği etmiş. Ortalığı batırmış anlayacağım Ötekilerizde. Küçük Emrah halt eder feryatlarının yanında, Jiletliyecek sanırsın kendini biri var ya çok gürültü yapıyor, o yüzden gelemedim sana cevap yetiştirip, Teşekkür etmeye. Haa bu arada; Gazan mübarek olsun ablaların en güzeli, gürültüyle iyi baş ettin. Ama sevgili peri kardeşim. Felaket geliyorum diyordu da sana duyuramıyorduk, bu yüzden suçladım kendimi. Kusura bakma. Teşekkürler güzel sözlerin için.
|
"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi". -Sabahattin Ali-
|
|
|
|
zeyno
|
 |
« Yanıtla #8 : Mayıs 14, 2008, 03:54:07 ÖÖ » |
|
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mayıs 14, 2008, 04:29:15 ÖÖ Gönderen: zeyno »
|
Moderatöre Bildir
Kayıtlı
|
|
|
|
|