Google Reklamları
İLGİSİZ SÖZCÜKLER SEREMONİSİ
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 20, 2012, 10:44:40 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: İLGİSİZ SÖZCÜKLER SEREMONİSİ  (Okunma Sayısı 1137 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 116



Site
« : Nisan 07, 2008, 12:36:24 ÖS »

İLGİSİZ SÖZCÜKLER SEREMONİSİ
 

“Kişi için en önemlisi, yüreğinin boş olmasıdır. Büyük gerçekler ancak o zaman kavranabilir.” (TAO THE CHİNG) Sevginin; bedeni, şekli, şeması, tasarımı ve krokisi yoktur. Çünkü sevgi şiir gibi çok ulvidir. Benlik yanılsamalar yuvasıdır. Önemli olan özdür. Yani her şeyin paylaştığı arı bendir. Duyumlar ve istekler aracılığı ile acuna yaklaşmak sakıncalıdır. Boşluk (yokluk) insanın kendi özünü görmeme, onu sezmemesidir. İşte, Hilmi Yavuz, “şiirim gibi yaşadım.” Demesi de bundan ileri gelmektedir. Öncelikle önyargılardan, tabulardan kurtulmamız gerekir ki, şiiri yazabilelim. Bu yüzden diyorum ki şiir benim mahlasımdır.   

Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Melih Cevdet Anday, Ahmet Haşim gibi belleğimizde yer etmiş ve şiirlerini ezbere bildiğimiz üstatlar şiirlerini, yaşamlarından kesitlerle, tanrısal vergi ile yazmışlardır. Çünkü onlar şiirlerle oturup, kalkmış, yatmışlardır. Birçokları düşlerinde şiir yazmışlardır. Tabiî ki; bu şiirleri yazarken, düşlerken veya kurgularken de huşu ile yapmışlar bunu. Onun için özgürce şiirler yazmışlardır. Nasıl ki; sanatçı bir şarkıyı icra ederken, o şarkıyı içten, lirik, duygusal, özlem dolu, hayal, uyumlu, uyaklı söylerse; işte o şarkı hakikaten yerini bulur, seyirciyi coşturur, dinleyene haz verir. Şair de böyledir. İçtenliği ile yer eyler okur nezdinde. Hacı Arif Bey’ in bir şarkısını hissederek söylerseniz, işte o zaman, o şarkıyı icra etmiş olursunuz. Eğer duyguyla, benimseyerek okursanız, onu iyice içinizden isteyerek, seyirciyle bütünleştirir de onlara bir şeyler anımsatırsanız, o an şarkıyla bütünleşmiş olursunuz, sonrası kolaydır. Her okuyucu, icracı, her şiir yazan da şair olamamıştır. Olamaz da... Kimi sese, kimi işine, kimi insana, kimi tanrısına, suya veya kendisine âşıktır. Ama en önemlisi; yaptığınız iş ne ise; ona âşık olmanızdır. En güzel olanı da bu olsa gerek... Eğer şiiri sevmiyorsanız; şiir yazamaz ve okuyamazsınız. Tıpkı şarkı ve türküyü istemeden icra edemeyişiniz gibi... Çünkü sevmeden yapılan ve yapmak istediğiniz, ne olursa olsun, yarıda kalır. Netice bulsa dahi özlenen olamaz. Bu yüzden de daima ekside kalır. Fakat isteyerek, severek bir işi yaparsanız; işte o zaman en büyük başarıyı da yakalamış olursunuz. “Kötü fikirler dünyanın yaramaz çocuklarıdır. Eğer iyi eğitilirlerse; düzelirler.” Tıpkı şiir yazanların zamanla, gelişerek şair oldukları gibidir.   

Onun için şair özünü özeyip, kendini tanıyıp şiir yazdığı zaman dünyanın merkezine girer. Kızgın güneşin yaktığı her şeyden öze dönüş görülür, bazı şiirlerin sarhoşu olur belki de. Bazen insan hiç bir şey içmese de, sanki kanlı şaraplar içmişçesine esrik olur. Yazmanın sihirli değneği düşmüşse; hele bir de içsel sesi duymuşsa; yani “yaz” diyen, bu, sarhoşlukta erimişse artık geriye dönüş yoktur. Her kavşakta insan sağına ve soluna bakar; çünkü gideceği yönü tayin etmesi gereklidir. Bu yüzden ya şiirle yaşayıp şair olursunuz, ya da tükenip şiirsiz kalırsınız. İçe atılan her şiir bir acı yarası ile büyür, köklenir, yaprak döker. Tekrar baharla açar... Hele cemre düşmüşse; yüreğine artık meyveye durma zamanı gelmiştir. Siyah üzümdür şiir bağ bozumunu hatırlatan... Ağzımızdaki tadı yılların kavını taşımaktadır.

Önce bir kulübeye sahip olmak istersiniz. Arkasından bir şato istersiniz. Şiir de böyledir. Başlangıçta bir dize, sonra dizeler oluşur ki… İşte arzuladığınız ekinler başak bağlar artık... Bu başak şiirden başka şey değildir. İnsan hep güzeli ve en mükemmelini ister. Tıpkı bir şairin en iyi şiiri yazmak istemiş olması gibi... En pahalı eşya, taşınmaz mal misali şiirdir. Arzu edip de ulaşamadığımız… Parayla yapamadığımız… Şiir bir duygu resitalidir.

 Mide asitlerim artsa da şiirin ilk dizesi asitsizdir. Tüm sızılarımı, acılarımı, hüzünlerimi yok eder. Tanrım! Yoksa ben şiire mi aşığım? Aklımı tamir etmem için şiir yazmam gerekiyor bu gece... Her yağmur damlası bir dize anlatır belleğime ve toprağa düştüğünde bu dağlar duman bağlar. Hasat çoktan elde edilmiştir. Tavana asılı duran avize başıma düşüyor. Şimşek çakan aklım iyice üşüyor. Yakamozların ışıltıları şaire şiirler okur artık... Yalnız kaldığım saatler, günler en iyi zaman benim için...

Hep düşünüyorum da; insan yaşamı boyunca çocukluk duygularıyla yaşamalımıdır acaba? “Aşkın gözü kördür” ama nedense; hem uyanık hem de görüyor ve yaşıyorum. Balıkların dilini, kuşların uçuşlarını, taşların ağlamalarını dinliyorum. Hele ki suyun hışırtısı cennetin şal ırmaklarını anımsatır bana... Şu paramparça olan aynanın sırları birer,  birer dökülse de her parçası bir mazi taşımaktadır. Yılanın sürünmesi bile şiire davetiye çıkarıyor bana...

Özgün duvarlar ördüm. Ördüm ama nişleri hep ağlayıp dua ettiler. Sanki Kuran’dan ayetler okudular bana... Şirin bir serçeye cikcik ettim. Bana kanat gerip şiirler okudu. Her ötüşü bir bülbülü seslendiriyor sanıyordum. Saksımdaki sessizce açan çiçekleri çalarcasına seviyordum; kendimden bile kıskanırken onlara methiyeler diziyordum. Prangalı bir mahkûm gibi kendime işkence edip, şiiri azat ediyordum.

 “Hiç kimse ebediyen kilitli kalmaz” bu satırları okuyunca özgürlük çanları ölüm şairinin son dizeleriyle şarkılar söylüyordu. Gölün kenarına taht kurmuş “hüthüt” engelleri yenme şiirini yazıyordu. Göl derya oldu. Bulut yere indi. Dünya güzellikler içinde, hayat kolaylaştı.

Mutluluğun sırrı; göz kapaklarıma hapsedilmişte ben göremiyordum. Hazan vakti; sürüklenen yine ben oldum. Turnalar bizim elde gezinirken; bense sılaya şiirler yazıyordum. Suladığım şairler kızıl güneşte karanfil kokluyorlardı. Nedense hep kırmızı ışıkta geçtim. Çünkü yeşil ışığı tanımıyordum. Bir barın loş ışığında şiir yazmaya alışmam bunun nedenidir. Doğru rengi şiire ulaşınca buluyordum. Bir iki dostum ve telefon numaraları vardı. Onları şiirin rüzgâr esimiyle hep arıyordum.

Ağaçtan düşeni arıyordum. Gözleri güzel olanın denizinde yüzüp arınmak için... Belki de tutsağı oldum şiirin... Köpüren asi nehir, dalgalanan ıraksak deniz, beni anla ne olur! Kirpiklerime yapışan kelebek sus, beni mutlu kıl, dizelerinle!.. Bir palyaço gibi boyandım. Bir akrobat gibi ipte yürüdüm. Bazı gecelerde İsa gibi çarmıha gerildim. Dün gece de denizler gibi asıldım. Tren garında aşk şiirlerinde devrimler besteledim. Bu gece ise Che Guavera düştü usuma. Seher vakti Mao veya Lenin oldum. Tanrım, ne dizeler şiirler yazdırdın yine bana! Bu sabah kızıl güneş doğdu. Bulutlar yok olmuş. Yağmurun izi de yok! Platolar koyun ve kuzu sesleri ile yankılanmıyor. Dereler şiire davetiye çıkarmış, beni çağırıyorlar!

Mücadele kaderinin ağlarını hep benden yana örmüş. Şiir, laik ve demokratik kalpti bende, belki de. Özgürlük savaşçısı ruhumun berdeliydi mi yoksa? Beyaz gelinlikler içinde sevgililere şiirler yazıyorum içtiğim votkanın her yudumunda... Bana hep ikiz kız çocukları doğuruyor şairin o kuvvetli gücü... Boş hayal diyorlar, oysa şiir gerçeğin ta kendisidir. Neruda, Tao, Octavia Paz da böyle derdi sanırım, eğer yaşamış olsalardı...

Sırtımdaki yük Afrodit’ den kalma... Boynumdaki ip ise; Pir Sultan’dan hediyedir bana... Susmamı şiir emretti de iyimi etti, bilemiyorum... Sarıpapatyalar topluyorum İlhan’ın bahçesinden. Kiraza su veriyorum Fuat Çiftçinin barajından... Dünyaya adalet dağıtıyorum, Avukat Bahattin dostumun adaletinden... Tüm insanlara şiirsel şifa dağıtıyorum Mehmet AK’ ın polikliniğinden... Hey Tanrım, neye kadirsin ki; şiirsel yazılar döküldü kaleminden!

Hasatlığımın tanımını besteliyorum. Kaplan Kozanoğlu reçetesinden... Bu dağ altın dolu iken; kuyumcum, şairim dizelerinde erit beni! Her şiir beni güldürür ve çocukluk masumiyetime çağırır. Dil yaram; sinemde hep uyu! Kuş tüyü yastık altında aşkın seyir! Ey, Kevser içimli şiir sevdalandım sana! Bir ab-ı hayatsın; yaşam elini uzat bana! Yılanın dağa tırmandığı gecede rastlamıştım sana... Sense kanat açıp, kol kanat gerdin zirvede bana... Dört duvar arasında sen ve ben bir de şiir vardı. Seni gördüğüm anda özlemeye başlıyorum, şu çınarın dalı, bu gölün esrarı senli kokarken... Senli yaşadığım bu faylar her an patlayacak diye kendimi sana siper ediyorum. Yanaklarıma merhemin kâr etmiyor; çünkü sen kokuyorsun. Sevda çiçeği şiir; ömrümün bitişini söyle bana! Çünkü insanları kullanmaktan, kullanılmamaktan daha kötü ne var şiir, söyle bana! Yıllarımı insanlığa adayan bir kuldum. Şunu bil; şiir yazarken öldüm; öldüm; öldüm.

Eğer beni ararsan, denizin dibindeyim. / Gel, yanan kalbimin ateşi sönsün!
Gel de akan gözyaşlarım kurusun! /Gel de sancılarım son bulsun.
Gel, gel, gel canım güneş doğsun.
Solan her çiçek seni hatırlatırken;/ Gönlüm hüsran içinde bir ilinek gibi
Yıllarca kapında beklesin. / Nida atarak uçup gitsin.

Bir yıldız gibi ıraktan, ay geceyi severken, bu sahilde sevdalarımız kavuşulmazken, aşkların şarkısını yakamozlar hüzünle söylerken, öyle bir sevdaya müptelayım ki; ruhumdan uçurur Ankalar beni... Gözlerimde sicim gibi yağan yağmursun ey sevgili! Canıma cansın; bir nehir gibi akıp gidersin. Bu perişan ömrümde bir veba hayatsın. Gök ve yer seni sularken, açmayan çiçeğim nerdesin? Sana aşığım; kucağında uyusam ne dersin? Dağın yontusu kalbine begonyalar açtırdı. Uyan, uyan yârim, sensin diyarım! Yaşayacağım...

Göçmen kuşlarına döndüm, sensin yâr tek umudum. Siyah bir karanfilsin açan,  arzusun, gel yârim; üzme bu canı gitme canım! Nasıl görsem seni? Soldum seni her andığımda, açtım seni her unuttuğumda...                             
             
                                          Zeki KARAASLAN
MÜHÜR; MART-NİSAN 2008

« Son Düzenleme: Nisan 07, 2008, 12:38:51 ÖS Gönderen: Zeki Karaaslan » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Bahattin YILDIZ
Bahattin Yıldız
Yönetici
ÖKS Girişimcisi
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 603



Site
« Yanıtla #1 : Nisan 07, 2008, 21:07:33 ÖS »


Zeki abinin yazınsalında, Tao'nun vadisinde gezdim, Pir Sultan'ı dinledim. Uyurken; Nazım'ın, Ahmet Arif'in, Melih Cevdet'in Ahmet Haşim'in şiir seslenişiyle Güneşe uyandım.

Şiirdelisi Fuat'ın kadehine kadeh tokuşturdum. An'a mühür konuldu, mühürde Fırat oldum. 

Yüzü saklı adaletin kılıcıyla, ikiye bölündüm. Mehmet Ak'la tümlendim. İlhan'da insan yaşam gördüm...

Bir de Perihan'ı, Yelda'yı, Asuman'ı, Ayşe'yi, Sedef'i, Emin'i, Cuma'yı, Oresay'ı, Hüseyin'i Tayyibe'yi, Funda'yı, Nesredede'yi, Ali'yi, Çiğdem'i, Fatih'i, Yaprak'ı, Engin'i, Serkan'ı ve ismi sayılmadık nice Ötekileriz'i gördüm.

Hep birlikte bir sahana kaşık salladık...
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
YeldaKaratas
ÖKS Girişimcisi
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 191


« Yanıtla #2 : Nisan 08, 2008, 02:05:38 ÖÖ »


Zeki abinin yazınsalında, Tao'nun vadisinde gezdim, Pir Sultan'ı dinledim. Uyurken; Nazım'ın, Ahmet Arif'in, Melih Cevdet'in Ahmet Haşim'in şiir seslenişiyle Güneşe uyandım.

Şiirdelisi Fuat'ın kadehine kadeh tokuşturdum. An'a mühür konuldu, mühürde Fırat oldum. 

Yüzü saklı adaletin kılıcıyla, ikiye bölündüm. Mehmet Ak'la tümlendim. İlhan'da insan yaşam gördüm...

Bir de Perihan'ı, Yelda'yı, Asuman'ı, Ayşe'yi, Sedef'i, Emin'i, Cuma'yı, Oresay'ı, Hüseyin'i Tayyibe'yi, Funda'yı, Nesredede'yi, Ali'yi, Çiğdem'i, Fatih'i, Yaprak'ı, Engin'i, Serkan'ı ve ismi sayılmadık nice Ötekileriz'i gördüm.

Hep birlikte bir sahana kaşık salladık...

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
cumali22
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : Nisan 08, 2008, 02:28:20 ÖÖ »

“Kimi sese, kimi işine, kimi insana, kimi tanrısına, suya veya kendisine âşıktır. Ama en önemlisi; yaptığınız iş ne ise; ona âşık olmanızdır. En güzel olanı da bu olsa gerek...” diyor Zeki KARAASLAN öğretmenim haklı olarak! Ve şiire olan aşkını “Sevda çiçeği şiir” tümcesi ile özetliyor. Evet şiiri sevmek değil, aşık olmak gerekir! Önce belki bir insana, insan emeğine, yaptığı işe ve şiire… Öğretmenime saygı, şiire selâm!
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 116



Site
« Yanıtla #4 : Nisan 14, 2008, 13:07:57 ÖS »


                                                 SUSSUN İBLİS’İN ŞARKISI

          Şairin çilehanesi, sırlı seslerin gölgesinde, arşa yükselen acılarının dönüşüne umut büyütüyordu. İşlenecek günahların,  rüzgârının titremesine teması dizelerini rahatsız ediyordu. Şair, göğün ihtişamına her bakışta, bir sevabın eşiğinden geçiyordu. Pir yüzlü şair, göz bebeğinde dönen çıkrığın her dişlisine bağlı olan hasretlerini tuba dallarına sererek, kurutup, sonra da demleyip, huzur içinde çayını yudumluyordu. Hurilerin efsunî uçuşlarına, edalı gülüşlerle tanrı eşlik ederken, kılıç kalkanlar zikre duruyorlardı. Terennümlü aşk şarkıları, ilâhi söylemlerle dağların eteğinde karanfiller, beyaz karlı sevaplar topluyorlardı. Ağustos ayının bunaltıcı sıcağında Tur dağı buzul çağını yaşıyordu.
         Yeraltı mağaralarına gizlenen kavlı şaraplar, operaymışçasına sedef gözlü perilerin kadehinde dans ediyordu. Şair susmuş, gözlerini kapamış, şiire durmuştu. Aşktı düş’lediği. Düşleyen kalbi deprem misali sallanıyordu. İçeriye neşe içinde giren şeytan, iyileri ayartmak amacıyla, cilveler, oyunlar yapıyor, ama başarılı olamıyordu. Aşk duruşlu şiir yazamayanlardan dizeler satın alan şeytan, yanılgının esiri olmuştu. Sessizliğin akınıyla dile gelen gerçekler, iblisin kara evine beyaz taşlar atıyordu:

                       TAŞ ŞİİR
       
             Beni yaratandan, bir de gönül bahçesinden öğren:
      Yüzülen her tene, yakılan
             Her vicdana, ıtri kokular serpeledim.
      Öyle fırtınalar esti ki ta fecre kadar,
      Yeleli, ıraksak perçemli serimden…
            
      Mazlumlara dayanaktım, zalime sunak!
      
      “Ey rüzgârda sallanan sefil kamışlar,
      Görün bizleri!
      Biz arz-ı mesel yaşamın,
       Gür, temiz soy ağacıyız. “

                         Zeytin Dağı’ndan, Hıra’dan.
                         Duymuştum ateşteki kardeşimin kül sesini
                         Avuçlarımdaki Kevser onlar içindi
                         İmdat diyene el, medet dileyene vefa idim
                         Geldiydim yeryüzünü çevirmek için;
                         Güzide bağlara!
                         Gök şahit!

                         Özgürlüğün dilek ağacına
                         Eşit astım allı-güllü mendilleri
                         İsa’ydım, Musa’ydım, Muhammed’dim
                         İnsanı insan kılmak içindi dönenip durduğum
                         Şu gök kubbenin altında…
                         Hamilim boynumda, bakınız!

                       Ey insanlık! Silkin. Aşka dön. Kurtar dünyayı.
                       
      İblis
               Şarkılarla saf saf dizilen
      Perileri kandıramadı.
      Ağladı, ağladı, ağladı
      Sonsuza kadar...
         
   Bu taşı sizi kanatmak için değil, uyandırmak için attım. Uyanalım. Ki; barışa koşsun ovadaki kısrak, dağdaki ceren. Beraber söylesin kardeşliğin türküsünü kurt ile kuzu. Irak, ırak olmasın. Sinek değil her gün ölen yüzlerce insan; insan… Bizi eşit acıtsın her candan akan kan. Bitsin; “ Benden olan, olmayan…” Bitsin savaşlar. Haydi, yaksın herkes elindeki, sandığındaki ve kalbindeki silahı.

Silahlar ekmek olsun, akbabalar önünde aş olmasın Afrikalı Adem çocuk.

Sussun iblisin şarkısı!...     


                  ZEKİ KARAASLAN     
            ŞİİRİ ÖZLÜYORUM   25. SAYI                                                             
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 116



Site
« Yanıtla #5 : Nisan 14, 2008, 13:10:56 ÖS »

KİTCH ETMEK ŞİİRİ

Önce Kitsch’ın ne olduğuna bakalım. Kitsch: Var olan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı kategorize etmek için kullanılan bir terimdir. Bu terim ayrıca kibirli ve bayağı bir tada sahip şeylere ve ticari kaygılarla üretilmiş olan banal ve sıkıcı ürünlere gönderme yapılırken kullanılır. Kitsch’ın sözlük anlamı budur. Aslında günümüz şiirindeki dönüşümleri, verileri açıklamak, irdelemek, inceleme konusu yapmak için uygun veriler, şartlar her zaman, her dönem aynı olmuştur:

1 - Toplumun genel yapısı            2 - Toplumun siyasi yapısı
3 - Toplumun ekonomik koşulları         4 - Toplumun yaşam tarzları
5 - Toplumun savaş barış dünyası         6- Toplumda özgürlüklerin kısıtlanması
7 - Günümüzün şiirinin kafiyeden uzak oluşu   8 - Toplumun Tüketim toplumu olması
9 - Günümüz şiirinin yeterince şiir eleştirmenin olmayışı
10 - Toplum olarak geçmişimizi yeterince okuyup hisse almayışımız.

Bu saydıklarım şiirimizde olumlu veya olumsuz sancı yaratmıştır. Üretmeden tüketme hastalığı, sözde yazma, desinlerle, reklâm ve medyatik oluşum peşinde koşma, bunları da olumsuz sancıdan sayalım. Bu kirlenme günümüzde de aleniyetlik kazanmıştır. Çeşitli denemelerin karanlıklara ışık tuttuğu, yansıttığı çok azdır, denebilir. Şiirdeki ahenk, ritim, imge, duygu, işlev, göndermeler, her okuyana bir şeyler çağrıştıran ve manidarlıklar, bütünsellikler sunan şiirler kadirdir. Sözde deneysel, özde yoksunluk var olmuştur.  Araştırmayan, irdelemeyen şairlerin şiire ulaşması onu özümsemesi kolay olmasa gerek.

Günümüzde şiir denemeleri yapılmadan, okunmadan, yazılan şiir yayınlama telaşına girmek, şiire ve şaire zarar vermektedir. Şiire ulaşma yollarını bilmeden, öğrenmeden gerçek şiire ulaşıp, şair olmak hayalden öteye gidememiştir. Şiirin içsel yolculuğuna çıkarken, felsefe, tasavvuf, idealizm, simgelerle sembolize ederek, şiirde derin nefes alınmalıdır. Eğer yüzme bilmeyen bir kişiyi denize atarsanız, o kişi boğulur. Boğulmasını engellemek, rahat hareket etmesi için önce ona yüzmeyi öğretmek gerekmez mi? Tıpkı şiiri tanımlamadan, içine sindirmeden, düz yazı ile farkını bilmeden, şiir üzerine yazı yazmadan, şiirin gizine, esrarına, acısına, lezzetine ve zevkine ulaşmak zordur. Şurası bir gerçektir ki, şiirin aşkla da pek ilgisi yoktur.  Şiir yazanın yaşamı, içsel duygularının dışsal anlatımı, dışa yansıması ilgisi şiirin içine yansır.

     “Ne hasta bekler sabahı
       Ne taze ölüyü mezar
       Ne de şeytan bir günahı
       Seni beklediğim kadar.”(Necip Fazıl Kısakürek )

Elma ile armudu ayırt edemediğimiz sürece şiirin büyüsüne, güzelliğine, inceliklerine, detayına inemeyiz. Sonra da şiiri bezeyerek, estetize etmemiz söz konusu olamaz. Manidar, manalı, estetik, imgesel, felsefi, uyumlu, müzikli, dizemli, göndermeli, lirik, ahenkli şiiri yazmak için maziyi de, üstatları da bilmemiz gerekmez mi? İlahi aşk, sevgi, tabiat, güzellik, erişilmez sevdalar için yazılan şiirlerde böyle değil midir? Derinlemesine dil, şiirdeki doğumsal sancıları çekmedikçe şiir yazmanın ruhuna erişemezsiniz. Günümüz tüketim, israfçı toplumunda o kadar maskeli, renksiz, sözde şiirler kol gezmektedir. Akşam kaleme alınıyor sabah dergilerde boy gösteriyor. İşte bu da israfçı toplumundaki şiire ve yazana verilen değeri gösteriyor bize. Şimdi taze, genç beyinlere, kalemşorlara önerim; iyi okunmadan, geçmişinize sahip çıkıp örnek alınmadan, basamak elde etmeden, şairzade, şiirzade, klasman, iyi yazmak, şiirle bütünleşmek biraz düşselliktir. Şayet şair olmak, iyi şiir yazmak isteniyorsa; öncellikle yazanın kendisini yenilemesi gerekmektedir. Şiirde tekrardan kaçmak, fuzuli kelimelerden, sakınmak lazımdır. Üstsel yazmak gerekliliğine inanmak lazımdır. Pürüzsüz ve konuştuğu dilin kurallarına tabii olarak yazmak gerekmektedir. Onun için şiirin ana öğesi temeli imgedir.
Bugün birçok toy genç şiir yazanlara sorulsa acaba: Necip fazıl, A. Muhip Dranas, Nurullah genç, Fuzuli, Nedim, Nefi, Baki, Ahmet Haşim, Mehmet Akif, Abdulhak Hamid ve Nazım Hikmet gibi şairlerin geleneğini bilen kaç kişi çıkabilir? Geleneği bilmeden günümüz şiirine katkı zordur. Onun için günümüz şiirinde gerileme vardır. Yapılan çevirilerde hatalarla doludur. Çünkü çeviriler, şiirin temasındaki lezzeti veremiyorlar. Eğer sizde şiir kabiliyeti, bilinci, derinliği, varsa geleneğin esintisiyle coşuyorsa, en güzel şiirleri yazarsınız. Hem de o değerli şairlere gönderme yaparsınız. Yâd etmiş olursunuz.
         
   “Kutup gelir dilsiz beyaz buzuyla
   Deniz gelir tuzuyla.”(Nazım Hikmet )

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Edip Cansever, Hilmi Yavuz, İlhan Berk, Ece Ayhan, İsmet Özel, Cemal Süreyya gibi şairleri rahatlıkla şiirimizin atar damarı olarak sayabilirsiniz. Çünkü yaşam biçimleri, duruşları şairlerin şiirlerinde kendilerini ele vermektedir.

Bir de şiirin genç atar damarlarından söz etmek mümkün. Günümüzde iyi imzalar yetişiyor, ama yeterli değil. Şiiri yazan çok, şairse az.

Cemal Süreyya: “bir şairin ilk şiirler, bir kumaşın ilk metresi gibidir.” Diyor. Yazılan şiir tat, bir iki dizenin akılda kalması, Türk diline itinayla yaklaşmasıyla şiire emek, ter dökmekle karanlığı aydınlatabilinir.

“Zamanın damarlarında dolaşan şairler değil, dizeleridir.” Okura sunular şiirler, okundukça şairin şiiri ölçekliğini, gizemliğini ifşa eder. Onun için okur konuştuğu dilin hasretini böylece her okunuşta kendinden bir parça görür. Diliyle de övünür. Okur, şiir denizinde yüzerken en iyi kulaçlar atarak enginlere açılmak ister. Şiire âşık olup, ona sarılıp, peşi sıra gitmek, imgelerle konuşmak, tek arzusu şiirmiş düşüncesiyle düşe dalmalıdır. Ama şairin okurun düzeyine inerek şiir yazma derdi olmamalıdır.

Yazılan şiirde dizeler yerli yerinde kullanılıp boşluksuz cuk yerine oturmalıdır. Şiirin okunması apayrı bir şey, hazdır. Yüksek sesle okununca şiirin manası, işlevi, imgesi, kendini iyice göstermelidir. “Şair aynı eşeğe düz binen değil, Nasrettin Hoca gibi ters binendir. Üstelik gözü arkada olduğu halde hem önünü, hem binlerce yıl sonrasını görebilendir.” Şiir edebiyat türlerinin, türevinin en büyüklerindendir. Şiiri yazmak için; Erişmiş, Aziz, Müneccim, Azize veya Mesih olmaya gerek yoktur. Şiirdeki hayal gücünün enerjisi, motivesi, kendi duruşuyla, haykırma, haksızlığa karşı koyması ile içsel isyanın dışa vurumun da maharetli olunmalıdır.

Hitabet sanatının özünde şair olmanın izleri vardır. Şiir eleştirisinden sakınanlar, şiirin köküne, özüne inemezler. Asla arşa yükselemezler. Günümüzde şiir eleştirmenleri azınlıktadır. En önemli isimler ise: Mehmet. H. Doğan, Doğan Hızlan, Ramis Dara, Fethi Naci, Mehmet Kaplan, olarak sayabiliriz. Bu eleştirmenler şiire çok şeyler kazandırırken, diğer taraftan da, Türk şiirine, edebiyatına şairler kazandırmışlardır. Bu saydığım eleştirmenler, eleştirdikleri şiir ve şairleri hem övmüşler, gerektiğinde de yerden yere vurmuşlardır. Onun için eksiği olanlar, bunları artıya dönüştürüp, şiirin makadam yoluna girmişlerdir.

“Edebiyatın işlevi, insanın duyusal, imgesel ve retorik çehresini güzelleştirmekten başka bir şey değildir”. İnsanın duyusal ve imgesel özgürlüğü yerine cemaatin itaatini geçiren ideolojiye karşı panzehir, sözün yeni ayrışma düzeneklerini edebileştirendir, şiir. Çünkü sözler: “ Bir dilin küçük birimlere bölünmüş ideolojik elementleridir: Ayıklanabilir özel vurguyla kullanılabilir ve yeni kodlara bağlanabilir. Edebiyatta devrim budur, böyle olacaktır, mutlaka olacaktır.”

“Veysel Çolak hocamız ise; bir şiirin ömrü, yansıttığı güzelliğin ömrü kadardır; ya da içerdiği ve taraf olduğu ideolojinin ömrü kadar. Bu özelliklerini sona erdiğinde, o şiirin kalıcılığını yitirdiği yani öldüğü görülür. Demek ki önemli olan “o şiirin güzel olması değil, yapısıdır. Yani biçim içeriktir. Şair yarattığı güzellikten sorumlu olmalı ki “ onun sınıfsal konumu belirginleşsin,” der.

Şiiri aramak, onun yolunda ömür harcamak! Evet, şairlik şiiri ciddiye almaktır. Geçmişi ihmal etmeden, fakat onun aynılığına düşmeden yol almak aslolan. İşin sırrı burada. Gelişme, şiire ulaşmak burada. Eleştirmenler, farklılığı ortaya koyabilmiş şairlerin şiirlerine, yazdıklarına eğilir; şairde poetikasıyla, duruşuyla şiirinin ardında durabilirse, edebiyat bahçemiz daha bir yeşillenecektir. Yazılmış şiirlerin aynısını tekrar etmek gelişme değil, şiiri Kitsch etmektir…     





                 Zeki KARAASLAN
ŞİİRİ ÖZLÜYORUM 25. SAYI                 
« Son Düzenleme: Nisan 14, 2008, 13:13:44 ÖS Gönderen: Zeki Karaaslan » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Zeki Karaaslan
Girişimci
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 116



Site
« Yanıtla #6 : Nisan 13, 2009, 12:46:21 ÖS »

DERT DERDİ EŞERKEN ŞİİR GÜL DİKER

Sana uzanan ellerin sıcağında ezimli bir yara, tutuşan paslı dilin anahtarının açılımı, suya giden Yörük kızın bakracında su da olmayabilir, hasretimi gidermeye Feke’nin Arıkkaya’sında. Önümsıra iki topal geyik suya inerken, yavuklusunu arayan çoban, süt sağımında, alıcın dibine otur der, ah çekerdim. Yosunlu taş üzerimde. Hançer yarası yüreğimde. Suya giden bacımın ağıtlı dizeleriyle uyurum. Koyun değilim ki, arzularıma kuzular meleşsinler, yanık bir ses, uzun bir kaval çalınsın… Hatice’min kınalı saçının telleri olsa gerek beni hüzüne salan. Rüzgârın esintisi, efkârlı babamın kalpleri hoplatan türküleri bir de. Okşamaya başlardı yanaklarımı, acaba nereye gitti bu şiir sevdalısı çocuk diye, çam dallarından sorardı. Ah! Cefakâr babam beni, Pir Sultan şiirleriyle büyüten nasırlı ellerinden öperim. Şunu sakın unutma özge canım babam, halk âşıkları, ozanlar senli her gece düşe mi dalarlar sanırsın? Senin ki de bir hayal işte. Adana’da üç can dostum var. Biri sedef yüzlü şair, gizemli bir de dünyası vardır. Diğer ikiside hayal güçleri geniş roman sevdalısı yazarlardır. Lakin bu roman âşıkları Arıkkaya’lı değillerdir. Benim sevdamla, şair dostumun gizemi obruk yaylasından birlikte buz gibi su içmiştir.

Şimdi anma, unut divane halimi, zaten güz sancılıyım, hüzünlerim, endişem her zaman yine içime taze baharlar getiren şiirlerdir. Sus ve dinle, asi coşkulu nehirim dinle mazlumun inleyen acılarını dinle. Yaram içimdedir, bu yüzden kolay kolay iyileşemez. Cemre düşmez hiç toprağıma. Şiirsiz olmaz ki merhem. Bak ah çekiyorum, Aziz dedemin Binboğa dağındaki otağı aklıma yine geldi. Parmak kalınlığında bir yufka ekmek arasında kaymak ikram eyleyiver! Yağ bağlayıp çürüsün hazin duruşlu tenimim, aşka yüz sürerek yağ bağlasın; özündeki şiir. Bu çıngırak sesleri, suyun hışırtısının haykırışı şiirin gizemli dilinin sesidir. Korkuları besleyen dağlar gibi, yüreklere ilaç olmalıdır şiirlerimiz. Bu gözeri yaşlı korkak tavşanlarla uzun zamandır ağlarım, bu sürek avında. Her halde Tanrının dizeleridir bu huzur akıtan, tipili şubat soğumasında. Ömrümüze ömür katan şaşkın gök gürlemesinde, şair coşmuş yetinin kollarında gezgince uyuklamaktadır. İşte dostum, Feke vadisinden özgürce akan Göksu ırmağı koyaklarda med-cezirleşir. Ölmüş ruhum için en güzel şarkıların güftesini yazıyor şimdi şair. Bin ah çektim. Hasretinle güller açtı dizelerim. Cefakâr babam “kapı çalıyor, çitlembik oğul bir yol bakıver,” dedi. Hemencik kapıyı açıverdim. Babam; “ Oğul kimdir gelen?” Hiç babacığım Tanrı misafiri şiirdir gelen deyince. “Oğul oda kimmiş ki? “ Aman oğul yine de ikram da kusur eyleme.”

Güzellik şiirde saklıdır. Şiir bende imeklemeye ve çat pat konuşmayla tenime işlemeye başlamıştı. Senelerce babam sabahın köründe kalkardı. Titreyen, romatizmalı dizlerine aldırış etmeden özgürlük sırdaşını da yanına alarak: yürürken yırtık ayakkabılarından batan dikenlere aldırmadan emeğe verdiği değerlerle her gün tarlaya çalışmaya giderken, bu sefere onu davet eden acılara hiç kulak asmazdı, astırmazdı. Öz vatanından muhacir muamelesi göreceğinden şikâyetçi olmadan, büyük bir azimle demokrasi aşığı, laiklik Sevdalısı, delisi gibi tüm yaşantısını sadeleştirmiş, rafine etmişti. Yediği darbelerin, copların hesabı belli değildi. İtile kakıla büyürken, saçlarına düşen aklara bakmadan sevgi duvarını güllerle donatmayı, aşmayı bir emir telaki etmiş, vazife bilmişti. Oğul kelimesini çok severdi. “ Kötü söz sahibini çok iyi tanır oğul” derdi. Yine “ meziyetini süsleyeceksin, öncelikle iyi niyetli, sevecen ve dürüst olacaksın evlat” diye söylediklerini kulaklarıma adeta küpe eylemiştim. Tüm bu söylenenlerin ışığında öfkeyi asla barındırmaz, daima eşikten dışarı atardım. İnsan sevgisiyle yoğrulan kalbimi her zaman kötülüklere göğüs gererek, güzelliklere ise karanfiller ikram etmeyi de ihmal etmezdim.



 Bir gün babama “ babacığım neden hep bana şiir okutup ezberletiyorsun” diye sormuştum. Bana: güzel oğul, güzellikler, insaniyetlik, iyilikler, özgürlükler, acılar, hicranlar, hüzünler, vuslatlar ve “ ah sevecenliklerin hepsi şiirin bünyesinde, özünde saklıdır” deyince irkilmiştim. Tüm bu nasihatlerin ışığında nefesim şiirle kokuyordu. Gözlerim uzakları dizelerle donatırken, kulaklarım şiirin ritmi ve müziği ile çınlıyordu. Paslı dilim ise kıtalarla tatlanırken, yüzüm imgelerle, simgelerle gülüyordu. Saçlarım gizemlerle taranıp örülürken, avuçlarım üşümesin diye şiirlerle ısınırken, yüreğimse şiirsel okumalarla ferahlanıyordu. İşte o toyluk yaşamımın her kesitinde ben hep şiirlerle merhem buluyordum. Her gece düşlerimde sarışın yetinin nasihatleriyle uyurken, bu öğütlerin çoğu babamın söylemlerine dikenlide olsa çok benziyorlardı.   
Peki, babacığım, peki görürsem şiire söylerim. Aferin Candaş oğul aferin! Korkularımı besleyen, büyüten Köroğlu dağı kulağıma, yeşerecek çayırlardaki, kösnülün toprağı eşeleme şarkısını dinletiyordu. Koşup sırtlayıversem o gizi. Yürek acılarım, sancılarım umulan özlemlerini gül niyetine dikenlere öptürecek miydi? Ne varsa yetim Yusuf’un mağarasında, hepsi toplanmışlardı. At kişnemesi, kangal köpeğin havlaması, koyun ve kuzuların melemesi, en acılısı da ayrılığın dert yanmasıydı. Gözyaşlarıma muştular aşılayan, dağıtan bu kör ve topal sevdam, hüzünler vadisinden, buzlu pınarlardan iksirli sular içiriyordu. Keşke bir sıkımlık av tüfeğim olsa da, ıstıraplarımı, sıkıntılarımı şu sivrilen taşlara sıkarak bir nebze de olsa, kendimi durdurabilseydim. Daha sonra da tüm sıkıntılarımdan, iç çekişlerimden kurtulsaydım. Geceme misafir olan bu deli rüzgâr, balkonumdaki saksıya çiçekler bıraktı. Tüm camlarımı kırıverdi. Kötü talihime bak bir zebani yüzünden asılıverdi aşkı yüzü. İki dize şiir yazmak için, yerden yere vurulan kalbim yorulmak nedir bilmiyordu. Doğa süslendikçe şiirlerde toya çıkıyorlardı. 


                                                                                                 Zeki KARAASLAN

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Şeyda GÜNEŞ
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 376


« Yanıtla #7 : Nisan 30, 2009, 00:11:58 ÖÖ »

Çarpıcı denemeler bunlar, ucu şiire çıkıyor. İyi böyle...

Şeyda GÜNEŞ
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!