|
ayse
|
 |
« Yanıtla #21 : Mayıs 30, 2010, 13:51:57 ÖS » |
|
Mahzun Gecede Kızıl Bir Gün Ağlıyor
“Ömründe ilk kez, zamanının tükenmekte olduğunu fark ediyorsun: başkaları için bir geçiş noktası olan, ama sana bir sığınak vaat eden bu yerde tıkılıp kaldın – oteline döndün, ama otelin eski otel değil.”
Cem Akaş
-0-
Yol boyunca mola vereceği bir yer aramış durmuş. Üstelik yazın nemi oldukça başını ağrıtmıştı. Hararet, nefesini sıklaştırmış, epeyce yormuştu.…
( Şimdi anlat!)
Sakin bir sahil kasabası, henüz keşfedilmemiş kendi kendini ağırlıyor. “İyi ki yanlış yola girmişim” diyor adam. Belki de iki yanı ağaçlarla kaplı dağ yolun gizemine aldanıp, denizin rengini görüyor.
(Saki şarap getir içimi serinlet yanmış canıma her dem ol pür muhabbet) Yok böyle bir şarkı ama sanki yıllardır bu ezgiyi dinlemiş yürek atıyor. Güneş, yavaştan çekilirken, yakamoz yakamoz el sallıyor. İnsanlar işinde gücünde besbelli!
( Şöyle temiz bir yer bulmalı. Dinlenmeli, sabaha dinç kalkmalı. Bekleyeni yok, bekleteni yok. Yok bir hayatın sabahı nasılsa öyle kayıp yaşamalı.)
İçin için söyleniyor. Anahtarı çevirip kontağı kapatıyor. Bahçe içinde, gösterişsiz bir ev… Kapıda bir kadın, Şakaklarına ak düşmüş, çiçekleri suluyor. Başında yemenisi sarımı pek hoş… Yabancıyı selamlıyor. Adam; —Geceleyebileceğim bir yer… Kadın, yan tarafı gösteriyor. Şarkı bir yandan devam ediyor.
(Gözlerin gözlerimde fasıl, ummana bir güneş batıyor)
Allah Allah, diline nereden dolandı bu melodisiz sözler. Yan tarafa geçiyor. Gençten, uzun boylu biri!.. Güler yüzlü, kavruk tenine yakışan açık renk gözler… Sık olmasa da konuk ağırladıkları belli.
—Hoş geldiniz
(alışılmış işleyiş!)
Geçtikleri yerlerde, odaların kapısı açık, derli toplu, mis gibi… Yolcu: Akşam yemeği? Genç: İsterseniz hemen, ama çoğunluk sekiz suları.
(Demek ki bir buçuk saat sonra…)
Adama odası gösteriliyor. Çantasını bir kenara bırakıp kapıyı kapatıyor. Banyoya bakıyor. Su onu çağırıyor. Musluğu çeviriyor. Nem çoğalıyor. Suyu biraz daha soğuğa ayarlıyor. Üstünü çıkarıp, duşun altına giriyor. Serinlik içinde! Uzunca zaman, öylece suyun altında kalıyor. Askıdaki bembeyaz havluya uzanıyor, bedenine doluyor. Saçlarından damlalar..bir yandan kurulanıyor. İçeri geçiyor. Uzansa mı şöyle?
(Yok!)
Üstüne rahat bir şeyler giyiyor. Bahçeye çıkan kapıyı aralıyor. Az önce gördüğü kadın! (Garip! Seneler senesi kaçtığım kokuları içime yeniden dolduran kadın.) Elinde bir sepet yeşillikle önünden geçiyor. Şarkı susmuyor.
(Mahzun gecede kızıl bir gün ağlıyor.)
-I-
Yemek kokuları buram buram... Balkon demirlerini bir hamlede atlıyor. Çimlere basıyor, çocukluğunda ki gibi evden kaçışlarını hatırlıyor. (Özgürlük mü yoksa acıdan mı?) Ayakları çıplak!
Umarım kimse görmemiştir, her zaman yaptığı şey değil çünkü. Kurulu masalar arka bahçede. İki masa ötede bir çift yemek yiyor. Gözüne ilk çarpan masanın sandalyesini çekip oturuyor. Bir tabak; yeşilliği bol, salatalık masa üstünde… Üstüne zeytinyağı gezdiriliyor. ( Seremoni bu işte!) -Limon mu sirke mi? “Olsun be, hangisi olursa “ der gibi bakıyor. Anlaşan gözler… Genç gülümsüyor.
(Kafa dengi!)
Menüsü; Yok yok hesabı değil, sadece yerel aş, pişmişi dostluk yazıyor. Kabul görüyor. Sonra..O kadın, elinde buğusu üstünde bir tepsiyle geliyor. Kızarmış derya kuzusu yan yatıyor.
(Bu da gecenin sürprizi işte)
Gerçi bu sürpriz sıkça tekrarlanıyor olmalı. Anlıyor! Ama sunuş her şeyi özel kılıyor. -II-
Gün gülümserken, adam çehresi aydınlanan bir odaya geriniyor. Ne yorgunluk, ne nem, ne baş ağrısı, sevinçle yatağından doğruluyor. Manzarası maviye açılan bir pencerede, duygular dingin bir ağaca çıkıyor. Altında kadın... Elinde kitap; dalmış…
(acaba gerçekte de tek mi?) … ( Ne zaman kalkmış ki zamanı ortalamış?)
Gülümsüyor. Şakaklarında kırlar; başında yemeni, bağlanışı gayet hoş. Nedir albenisi? Duruşu, dantel dantel oyalanmış yüzündeki çizgileri... Gözleri kahve telvesi, içini okuyan gerçekler mi? Hâlbuki öylesi böylesi…
(Neyse şimdi… )
Adam çantasını hazırlıyor. Odadan çıkıyor. Arkasında bir hayat dolusu koku bırakıyor.
(Demek ki varsıllık bu.)
Hesaplar ödeniyor! Tekerlekler dönüyor. -III-
(Dönüşü olur mu?)
Ellerinde çırpınan kuzguni bir kanat olsa, bırakır gökyüzüne. Oysa yüreğinde, amansız bir tepinme ki dur duraksız bir iç geçirme. Sıcak iyiden iyiye hissedilince, ensesinden dökülen terleri elleriyle…Hatıralar ve kokular bir ana bölünen, şimdiyse geri sayım bir güz dökülme.
(Yurdu olmayan ne yapsın?)
Nerede sabah, orada akşam… Gözlerinde dünyaca güneş batsa nafile… Bir ömrün içinde şaşkın, öylece…Denizin rengi, gitgide kaybolurken arkasından verilen nefesi, bir de yalnızlığın sesini duyuyor.
(Uçsuz bir zamanı karşıma aldım. Gidişim ondandır ey güzel batım)
Kişi, kendi sesinden ürküntü duyar mı? Duyduğu yalnızlığı bir parça gideren, radyonun sesiyle karışıyor bu iki dize.
(Bir yerlerde mi okumuş?)
Hatırlamıyor. Düşüncesi bile iç burkan
(eller yârimin elleri …)
Gerisini getiremiyor. Tuhaf olan aklında kalan yalnız bu nakarat, duygusal olmak, yabancısı olmadığı bir his... Direksiyon başında, elleri düşünmek, göğsüne basılan bir yumruk! Üstelik ne yâri, ne yârinin elleri... Ürküyor! (Sahi gerçekten yok mu?)
İki yanında gitgide çoğalan ağaç kümeleri onu içine alıyor. Doğanın o sarıp sarmalayan anaç hali. Karanlığın içinde doğan canı saklıyor.
(Ağlama!) adam olma… (hayata!)
Duruyor! Boşa alınan vites, şaha kalkmaya hazırlanan küheylan gibi homurdanıyor. Firenden ayağını kaldırıp debriyaja basıyor ve motor sesini dinliyor. Çağıran bir şeyler var. Gaipten seslere, içinden gelen sesler karışıyor. (dönüşü olur mu?)
-IV-
(Olur mu?)
Düşünmek artık çok geç. Yola çıkan her yolcu gibi gitmeli. Dönüşü garipsenen bir taraf olmaktansa, gidişine el sallanan bir yabancı kalmak en iyisi… Yel ıslığında bir şarkı dudaklarında.
(Artık denizlerin tuzunda yeşeren yosun! derininde sedefleşen inci tanesisin
İskele alabanda deryalar dolaşan kaptanın, şişince yelkenlisi; koy koy, liman liman zikrisin)
Son bir güçle, arkasında kararan manzaraya bakıyor. İşte şu dönemeçten sonrası, aralıksız sürgün kayası… Zaten her yola çıkış bir kayıp, sonrası yürek adası. Hiç kimsenin gözünde kül, ne de elinde ateş soğutmadı. Yok bir adamın, yok olması da kimseyi acıtmayacaktı.
-VI-
Sadece, bir yazın son kalıntısı...”ve gözyaşları kalanları ıslatıyor."
Kadın, henüz bitmemiş kitabın sayfalarını ters çevirip masanın üstüne bırakıyor.
-Henüz başı-
ayşe keskin/ Trabzon
|