Google Reklamları
Serkan Türk'ün Öyküleri
Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi Forumu
Mayıs 20, 2012, 10:02:16 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  ANASAYFA ANAFORUM Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Serkan Türk'ün Öyküleri  (Okunma Sayısı 1021 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
serkanturk
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 23


« : Mart 28, 2008, 10:19:29 ÖÖ »

Suda Ölen Yalı

Suat Derviş anısına ve Selim ileri için

   Işıltılı bir akşam vakti denizin sesini işitirdik odalarımızdan. Fırtınalı gecelerde şiddetli şekilde yalının ön balkonuna kadar gelen dalgalar ayakucumu soktuğum denizi, yaz günlerini anımsatsa da biraz korktuğumu gizleyemem. Bahar günlerinde bahçesinde köpüren ortancaların, güllerin, limon çiçeklerinin kokularına leylâk ağaçlarının kokuları da eşlik ederdi. Bir zamanların büyük yalısı Marmara’nın en güzel yerinde durur, vapurların geçişinde meraklı gözlerle süzülürdü. Evin denize bakan cephesinde kurulmuş kamelyanın altında çay ikram edilen zengin misafirlerimizin kahkahası sanki boğazın diğer yakasından duyulurdu. Utanç duyardım bu yarı sahte olduğunu düşündüğüm kahkahalardan. Böyle anlardan, o kalabalıktan kaçar odama kendi dünyama sığınırdım. Yatağıma uzanıp tavana bakar o eski kabartmalara, oyma şemselere dalıp giderdim. Kim bilir elli sene önce burada yaşayan ailenin küçük çocukları da benim gibi bu gül desenlerine bakıp sıkışıp kaldığı hayattan başka sokaklara çıkma şansını elde eder miydi? İyice eskiyen yalının o güzelim büyüsüne kapılıp kalmadığımı söylemeliyim. İflasın eşiğinde birinden apar topar yok pahasına satın alınmış, bir iki ufak düzenlenmeyle babamlara kiralanmıştı yalı.

Ne zaman uzun süre odamda kalsam annemin öncelikle söylene söylene kafesli pencerelere yöneldiğini ve boğazın ötelerini gören camı araladığını anımsarım. Şimdi anımsarım dediğime bakmayın, üzerinden hemen hemen elli sene geçti. Celile’nin hayaleti hep o ahşap yalıda kaldı. Sürekli elinde kibrit kutusu ile dolaşır, yalıyı bir yerden tutuşturacak diye ödümü koparırdı. İlk defa ne zaman görmüştüm onu merdivenlerde? Kalabalığın içinde öyle canlı gelmişti ki yüzü, bir hayalet olduğunu anlamam günler sürecekti. Dolup taşan odalar, sürekli yükselen kahkahalar, şimdi bile düşündükçe sinirimi bozan fıkralar eksik olmuyordu. Diğer yalılardan gelen çoluk çocuğa eşlik etmemiz istenirdi ve bu işi benden büyük kardeşlerime bırakırdım. Zira üçbeş kez karşılaşıp hiç ısınamadığım bu çocuklarla oynamak istemiyordum. Celile o çocuklardan başkaydı. Orada merdivende durmuş elindeki kibriti çaktı çakacak gibi yapar, sonra merdivenleri çabucak inip arka bahçeye giden salonun orada kaybolurdu.

   "Adım Celile" dedi bir gün bana. O kalabalık yan yalılara dağılmış, müziğin sesi mutfak penceresinden duyuluyordu. Yıllardır bizimle birlikte diğer konaklarda bulunan üç hizmetkâr, ailenin bir parçası gibi muamele görürdü. Onların bu yaşlarda bir kız çocuğu yoktu. Kim olduğunu anlamak için peşinden mutfak kapısından çıktım. Hangi yöne gittiğini kestiremediğimden önce arka kapıdan kamelyanın olduğu yere bakındım. Hava o kadar güzeldi ki orada kalıp denizin maviliğine dalıp gittim.

   Eskiden sahile kadar taşan yeşillikler şimdilerde kaybolup gitti. O güzelim yeşiller mavilerin arasında yalı muhteşem bir görüntüye bürünürdü. Zaman zaman yalı yakınlarından geçen vapurlara bakar, bir gün kaptan olmayı hayal ederdim. Soğuk bir kış günü bindiğimiz vapurda annemim yanından ayrılıp kaptanın yanına kadar gitmiştim. Gocuğunu giyip fermuarını boğazına kadar çekmişti. Ayağındaki uzun çizmelerle adeta denizi yara yara geçip gidenin o olduğunu haykırıyordu. Dönüp orada benim durduğumu görünce hiçbir şey söylemeden başımı okşadığını hatırlıyorum.

—“Sence de güzel değil mi karşı kıyılar?”

Başımı çevirdiğim yönde Celile’nin yanımda dikilmiş olduğunu gördüm. Sessizce gemilerin geçerken denizde bıraktığı köpüklere bakıyordu. Bize kadar ulaşan kuş cıvıltıları çok yakında çekilip gidecek olan göçmen kuşları düşündürüyordu.

—‘Oradakiler de belki buraya bakıyordur. Camların parladığını görmek çok hoşuma gidiyor’ dedim.  Sonra başka şeylerden konuştuk. Ve birkaç ay hep orada, yalının bahçesinin her yerinde, sıkı sıkıya kapadığım pencerelerin arkasında o yapaylıktan beni kurtardı.

Kendi kendime konuştuğumu sandıklarını birkaç hafta sonra öğrendim. Annem daha çok üzerime düşüyor ailenin diğer çocuklarını kıskandığım için böyle bir yola başvurduğumu sanıyordu. Aile büyükleri saatlerce süren konuşmalar yaparak durumumun ciddiyetini tartışıyordu. Celile’yi yalnız ben görüyordum. Oysa o her metresini ezbere bildiği bu yalıda gizli köşelere beni çekiyordu. Kalabalık bir aile olduğumuzdan -büyük halalar, teyzeler de bizimle yaşıyordu- bir şeyler yapmaya çalışıp düzeltemediklerini gördükçe her biri daha çok üzülüyordu.

Sonradan öğrendiğime göre Büyükannesi Çeşmiahu Hanım ile Celile, dadısı ile burada yaşamışlardı. Varlıklı ailelerin bazıların başına gelen, çoğu belki de lanetli birer yalıya dönüşen bu evlerde yoksulluğa hızla sürüklenmişlerdi. Para pul işlerinden hiç anlamayan ihtiyar kadını soyup soğana çevirmişlerdi. Zaman içerisinde anlayacakları bu yoksulluk durumunda kaybedilenlerden en önemlisi Celile’nin tek başına geçirdiği çocukluğunun telafisi yoktu. Elindeki kibritle karşıma çıkmış olması bundandı, belki tüm geçmişini yakmak istiyordu. O alevlerin arasında kalacaktı yalnızlığı.

Kendimize kurduğumuz sığınakta onun hikâyesini dinliyordum. Ağır geçmiş zamanın küflerini silkeliyor ve aradan geçen günlere hayıflanıyordu. Küçük bir kızdan genç bir kadına dönüşmeye başladığı o günleri anlatırken gözleri donuklaşıyordu. Böyle zamanlarda Veliddin paşanın yalısına yalnızlık çöküyor. İntihar eden babasını yeteri kadar sevememesini anlatıyordu. Onun Berlin’de kaldığı dönemi iyi anımsayamasa da annesinin ölümünden hep kendini suçladığını düşünüyordu. Babasının yeniden yaptığı evliliğinde aldatılması yüzünden Avrupalarda kaldığını düşünmek hoşuna gitmiyordu. Hayatla arasındaki bağın kopma nedeni bu olabilirdi.

—“Her zaman, gülen insanları duyduğumda onların içine tam olarak giremeyeceğimi, onlardan biri olamayacağımı düşündüm. Kimse bana bir şey söylemese de gözleri ile onlardan biri olmadığımı ifade ediyorlardı. Okula başladığım dönemde o güne kadar görmediğim çocukların arasında başka birine dönüştüm. Daha çok kendimle kalıyor bu muhitin insanlarından biri olamayacağımdan korkuyordum”.
Otuz beş yaşına kadar kendini hiçbir yere ait hissedememiş bir kadın düşünüyorum. Ufak kalmış sevilmemiş bedeni, daha da küçülmüş bir saksı bitkisine dönüştürmüş onu. Bu açlığı bastırmak, içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için tanıştığı Ahmet’le evlenmiştir.

—“O güne kadar hiç mesele etmediğim şeyleri konuşuyordu. Sürekli zengin olmaktan, başka muhitlere taşınmaktan varlıklı insanlarla görüşmenin ne kadar önemli olduğundan bahsediyordu Ahmet. İstemeden de olsa iyice içime kapanmama neden oluyordu.”

Hayatımızda bizi başkalarına dönüştüren şey aslında yaşadığımız durumun ta kendisidir. -Onunla tanışmış olmam beni İstanbul’dan çok uzaklara götürecek ve başka bir çevrede büyümeme neden olacaktı.- O içinde bulunduğu durumun sonucu böyle davranıyordu.

Ticaretle uğraşan Celile’nin kocası, savaş yıllarında daha çok para kazanmak için her şeyi mübah görür ve fırsatları kaçırmaz. Böyle işi gücü tek dert sayıp, karısının kendisinden iyice soğumasına neden olur. Tam o günlerde kocasının işleri yüzünden hayatlarına giren Muhsin, Celile’yi gördüğü anda tutulur.  Elde etmek için her şeyi denemekten çekinmez. Celile önceleri Muhsin’in hissettiklerine kayıtsız kalmaya çabalasa da bir süre sonra direnci kırılır ve aşk uğruna evini barkını bırakmayı, söylenecekleri göze almaya razı gelir. İlk defa içinden gelen doğru bir şey yaptığını düşündüğü sırada Celile yanlış anlaşılır. Aralarında bir yakınlık oluşmuştur da Muhsin bunun daha sonradan başka bir nedeni olduğunu düşünür. Kocasının ortağıdır ve işlerin kolaylaşması amacıyla Muhsin’in ilgisine yanıt verdiğini düşünür. Ne yazık ki eskiden beri konuşmakta zorluk çeken Celile ona kendini anlatmaktan acizdir. Evini dağıtmaya, boşanıp tümü ile sevdiği adamın yanında olmaya hazırdır. Muhsin toplum baskısından o kadar çekinir ki onu hayatında istediği halde evlenemeye yanaşmaz. Günlerin geçişi ile birlikte hayatında değişen bir şey yoktur. Aldatılmış, yalnız hisseder. Yalının pencerelerinden boğazın soğuk sularına atlayıp boğulup gitmeyi düşünür. Cesareti yoktur. Benim o günlerde anlamakta zorlandığım şeyse, yapabileceğinin sadece sevdiği adamın aldığı bileziği önündeki engin sulara atmak olduğudur.

Bazı insanlar vererek sevgilerini yaşarlar. Bazıları da aldıkları sevgiye aynı güçle yanıt veremezler. Galiba bu hikâyeyi dinlediğim o günlerde Celile’nin soylu bir aileden geldiğini ve her şeyi elinde bulunduran bir yaşam tarzından dolayı sevgiyi de aynı savruklukla yaşamaya çalıştığını kavrayamadım.

Annemlerin daha çok susmayı tercih ettiğim vakitlerde Celile’yi dinlemek üzere sessiz kaldığımı düşünmediklerini biliyordum. Yine de onlara küçük kızı ilk anlattığımda annemin gözlerinin dolduğunu dün gibi anımsıyorum. Çok masumane sormuştum anneme, ‘Celile’yi görmüyor musun?’. İstanbul’un en meşhur doktorlarına haber gönderdiklerini, benimle fazlası ile alâkadar olmaya başladıklarındaki endişeleri bana sirayet etmedi.

Onun elinden aldığım kibrit kutusu ile dolaşmaya başladım yalıda. Bütün kalabalık yaz sonu bir arada eğleniyordu. İlerideki ağaçlıktaki leylek yuvaları boşalmıştı. Onun matem halindeki yalısı ve benim içine giremediğim şen yalı önümde duruyordu. Hepsini yakmak istiyordum. Yalıyı ateşe vermek ve alevlerin arasında Celile’nin acı geçmişinin yok olmasını istiyordum çocuk halimle. Bileziğin suya düştüğü o ânı yüzünde gördüm. Geçip gitmişti tüm yaşadıkları gözümün önünden.

Galiba sonrasında bir gün yaptım da. Yalı bir tarafından tutuşup yanmaya başladığında içerdekiler bağrışmalarla dışarı döküldüler. O yükselen ateşin arasında yıllar öncesinin ağaçlarının çığlığa dönüşen sesini de işitiyordum. Kafesli pencereleri olan ahşap yalıdan, siyah bir duman yükselecekti mavilere. Korktum sanırım sonra. Rıhtımdaki mermer merdivenlere kadar koşup, orada ağladım. Suya gömülecek olan yalı’dan uzakta geçecekti ömrümün geri kalanı. Yalıyı yaktığım günden sonra görmedim Celile’yi.




(Rüzgârlı Camlar adlı kitaptan)



« Son Düzenleme: Mart 28, 2008, 10:31:50 ÖÖ Gönderen: serkanturk » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
YeldaKaratas
ÖKS Girişimcisi
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 191


« Yanıtla #1 : Mart 29, 2008, 17:01:33 ÖS »

Müthiş!
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
fatihyavuz
Telve
ÖKS Girişimcisi
**
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 87


?iirler ya?ama benzer


Site
« Yanıtla #2 : Mart 29, 2008, 20:43:11 ÖS »

Sevgili Serkan Türk'ün "Suda Ölen Yalı" başlıklı öyküsünü Rüzgarlı Camlar öykü kitabında okumuştum.Kitabın içinde beğendiğim öykülerden.Günümüzde hızlı yaşam süreçleriyle birlikte aynı mekanları paylaşan insanların iletişim kopukluğu irdelendiğinde Celile gibilerini çevremizde sık görmek olasıdır.İlginçtir kibrit kutularıyla olmasa da bazen belleğimi ve içinde bulunduğum iş ortamına ait sıradanlıkları sıfırlamak istediğim anlar olmuyor değil...

Öykünün sonunda yanan yalı bana Mehmet Rauf'un "Eylül" romanında yanan yalıyı hatırlattı...Okuyucu olarak gayrı ihtiyarı yangından sonrasını merak ediyorsunuz.

Trabzona selam ve sevgilerimle
« Son Düzenleme: Mart 29, 2008, 20:45:18 ÖS Gönderen: fatihyavuz » Moderatöre Bildir   Kayıtlı

Ki?inin hayali dü?lerinin rengine boyanm??t?r
sedef Kandemir
ÖKS Girişimcisi
****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 441



« Yanıtla #3 : Mart 30, 2008, 02:53:26 ÖÖ »

Açılır açılmaz başlık hizasına dikkat etmeden öyküyü okudum ve Selim İleri'nin yaşadığı İstanbulu anımsattı bana...İthafınız onaymış meğer ne hoş.
 Çok güzeldi Sayın Serkan Türk, çok güzel bir öykü okudum. Teşekkürler

Nice evler vardır ki özlemle ah denir içinde olmak için, nicesi ah ile dolu acı içi... Bilinmez.

Saygılarımla

sedef
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

"Çalmadan, ç?rpmadan bize ekme?imizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz b?rakmadan ya?amak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmal? idi".
-Sabahattin Ali-
nero
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12


« Yanıtla #4 : Nisan 16, 2008, 23:50:35 ÖS »

Tebrikler, çok güzel...

Moderatöre Bildir   Kayıtlı
serkanturk
ÖKS Girişimcisi
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 23


« Yanıtla #5 : Mayıs 17, 2008, 16:52:20 ÖS »

öldüğümde ağlamadım*

“ah bellek, arı bellek
hem arısın sen
hem kimbilir hangi gülden
kalma diken”
hilmi yavuz


sabahın erken saatlerinin o soğuk yüzü. yeni yeni sokağa çıkmış uykulu gözlerle etrafa bakıyor insanlar. ruh bitkin. tenin o ürperiş anında dolaştığı giz sıcaklığı. hep birbirinin aynısı gibi duran günlerin sevinçlerden uzak görüntüsü. başı sonu aynıymış gibi hissedilen sohbetlerin arasında bir yüz belirir içinde. geçmiş baharların başında yaşadığın sırsa kasıp kavurdu seni.
   ağaçların tomurcuklanmasını görüp içindeki kıpırtıyı duyuşun ilk değil. tepeciklerin yeşile duruşu o grilerin kahverengilerin arasında boyunu uzatışı bir tek başınalık mı yaşatıyor insana? yapamam gibi duran her şeyi yapabileceğini öğrenmek sonra. tiksinti duymanı bastıracak şeyler araman. yaşamak da bir tenezzül. hayır bugün öldüm. kocaman boşlukları yırtıp içimde, yeniden öldüm. bir çığlık kapı arkasından geldi yakaladı bedenimi. o çıplaklık ürkünçtü. nereden ölmeye başladım ilkin? ayakucum, kirpiğim, bir zamanlar sevdiğim ellerimden mi öldüm? nar çiçeklerinin çiçeğe durmasına daha vakit vardı öldüğümde. okulların pencerelerine ters bayraklar yapıştırılmıştı içeriden.

   o çamurlu suyun içinde duruyordum. kaç gün yutmuştum suyu? bedenimin şişkinleşmesini görememiş hissedebilmiştim. karanlıkta, uzaktan gelen geçenlerin seslerini duyuyordum. sonsuza kadar burada mı kalacaktım? yolun birkaç metre içerisinde o gölcükte duruyordum. itilmiştim. ölmeme göz yumulmuştu. ölürken gözlerimi kapamadım. bir boşluğa bakar buldular beni. ben ona baktım. böceklerin yavaş yavaş suyun içinde elbiselerimin altına yumuşak yerlerime sokulup kanımı emmelerine, içime doğru girmelerine ses çıkaramadan. öldüğümde ağlamadım. bir kuru ayaz çıkmış sanıyorsunuz. üşüyorsunuz yalnızca. beyninin içerisine binlerce ses üşüşüyor ve tek tek ayırıyor, hepsini atıyorsun. ölü olduğunu anlıyorsun. artık iyice içinde olduğun suyun dibin doğru çöküyorsun. saçlarının arkasındaki elin sıcaklığı yitiyor. birkaç adım sesi geliyor kulağına.

   ana caddeden geçen otomobillerin o bildik sesi buluyor seni. ışıklı caddelerde dolaşmıştık. bir evin penceresini sonra perdenin çekilişini, ışığın yitişini de görmüştük. müziğin o duvarların ardından sokağa taşması da bildikti. kedilerin çöp kovalarında gezintileri, ıslık sesi, bebek ağlayışı, bir adamın karısına bağırması da geliyor sokaktan kulağımıza kadar. ya sen bunlar olurken susuyor musun? belki de beni en çok sararken nasıl iteceğini düşünüyorsun. lunaparkı meyve satıcılarını geçiyoruz. yeni kapatıyorlar kasaların üzerlerini. ıslaklıkları geçmiş sebzeler kendi renklerine dönmüş. 'biz de böyleyiz. pudra, boya ile parlatıyoruz görüntümüzü.' diyorum. neye sebep bu suskunluk anlayamıyorum o an. şemsiyeli  iki kişi geçiyor yoldan. yağmur yeni başlamış. üşüyerek şalımı sırtıma iyice sarıyorum. konuştukça ağzımdan çıkan buharlar bitiyor bir yerde. göğsüne bastırıyorum başımı. hızlı hızlı nefes alıyorsun. kuş gibi göğsün.

   geçen yıl kazınmıştı bu arsa. her yeri ev dolduruyor aç müteahhitler. yaz boyu çocuk seslerini işitirdik, buradan balkonuma kadar gelirdi sesleri. o ışıklı böcekleri hayâl ederdim. yıllar evvel bu binaların bir çoğu yokken ağaçlık alanken buraları o böceklerin gelişini görürdük. yakaladığım da olmuştu bir kaçını. kavanozlara dolduruyordum onları. ölüyorlardı. onları öldürdüğümden habersiz göğsüme bastırıyordum kavanozu. sabah olduğunda gözlerim şişkinleşiyordu ağlamaktan. saksı dibine olmaz mutlaka çayırlara dökmeli diyordum böcek ölülerini. o eski çayırlarda yatıyordum bir böcek ölüsü gibi. gürültülü araçlar buradaki toprağı kazıyıp taşımışlardı. götürülen toprak nereye dökülürdü merak ederdim. yüzlerce yıl durduğun yerden köklerinle sürülmen.-kadınlı, erkekli eşyasız bir yolculuğa zorlanman. televizyondaki haberler mültecilerin gidişinden bahsediyordu. ben de gidiyordum her biri ile birlikte başka yerlere.-insan sonrayı düşünemiyor. toprak eşeleniyor kepçelerle. yol kenarlarında ihtiyarlar ve çocuklar bakıyor araçlara. başka bir sokak buluyor çocuklar oyunlarını sürdürüyorlar. böcek ölülerinden kurtuluyor her biri. yağmurun o yaz sonu çok yağdığını hatırlıyorum. kazılı alan su ile doldu yavaş yavaş, gölcüğe dönüştü. kirli sudan nefret ederim.

   o günlerde karşılaşmamışız, hayatımın benzerlikleri üzerine düşünüp kafa da yormamışım daha.  her şeyin tarif edildiği gibi yaşanacağını sanıyorsunuz. temiz kıyafetler giyeceksin. hazırlanan kahvaltı sofraları sokağa çıktığında geride kalacak. düzenli bir işim var. uçurtma gördüğüm günleri şanslı saymışım bir de o çocuğu mağazanın önünde. hep günlerin benzerini yaşamaktan şikayet eder duruma geliyorsun bir süre sonra. önceden yaşadığım apartmana girerken kapılar aralanıp bakılıyordu yüzüme. topuklarımın sesini duyan yaşlı kadın gözlüklerinin üzerinden bakıyor ve içeri geçiyordu sonra. kaç ay geçiyor üzerinden o eve taşınmışlığım unutuluyor. kapılar aralanmıyor. artık rutinleşen hayatım ilgi çekmiyor. o olayın olduğu güne kadar unutuluyorum.

   neden itildim o gölcüğe? hava serindi ve sokulmuştuk birbirimize. saçlarımın arkasından gezindi parmakların önce. gözlerimi yumdum. fısıltılı bir sesle bir şarkı söylüyordun. öptün sonra ıslaktı dudakların. bedenin ürperip titredi. kollarının arasında kısa kalacakmışım. meğer o eller biraz sonra beni itip suya atacaktı. dünya bazen uzun cümlelerle anlatılmayacak basitlikte. ojeli tırnaklarımı beni nefessiz bıraktığın sırada sırtına bastırdım. ileri sokaktan bekçi düdüğü sesi geldi. 'gidelim mi' dediğim sırada suyun içinde bir şey kıpırdadı. sonra ellerini hissettim düşerken. su da serindi ellerin gibi. o sırada bağırdım mı diye düşünüyorum. suya değdiğim an önce ürperdim. o kadar hızlı dibe yaklaştım ki ağzımı açmışım o sırada çamurlu su boğazımdan içeri girmeye başladı. yukarı çıkıp ellerimi birkaç kez bulutlara doğru uzattım. bir keresinde başımı da suyun üstüne çıkarmayı başardım. işte o sırada gözlerine baktım. birkaç kez çırpındım hepsi bu. öldüm suyun kiri içinde.

   kenardan bakanlar suyun dibini göremiyorlardı. sonsuza kadar burada kalacak, çürüyecektim. kurbağalar yumurtalarını bırakmış kenarda vıraklıyorlardı. birkaç gün sonra moraran ve sararan ellerimi böcekler didiklemeye başladı. oysa o akşam kremlerimi sürmüştüm üzerlerine özenle.
   hâlâ eskiden olduğu gibi çocuklar inşaat çukurlarına ilgi gösteriyordu. gazetelerde okunan üçüncü sayfa bir haber olacaktım hepsi bu. şimdi mevsim kıştı. bahara ne kalmıştı? en son bir kaç günlük sıcak, ağaçları kabuklarından çıkarmayı başarmıştı. birkaç eriğin çiçeklenişini görmüştüm bahçede.

    iki çocuk konuşarak gölcüğün kenarına kadar geldiler. biri sigarasını yaktı ve kibriti suya attı. elinde uzunca bir değnek vardı. suyun yüzüne vuruyordu. "gördün mü?" dedi çocuklardan biri. "neyi?" diye sordu diğeri. "kadının biri şalını burada unutmuş." sonra güldüler ikisi bir ağızdan. sonra tıknaz olanı, yarım bıraktı gülmesini. aklına amcası geldi. boğuldu derlerdi eskiden. elindeki değneği ile şalıma uzanmaya çalıştı. birkaç başarısız denemeden sonra değneği şalıma takmayı başardı. çekmeye çalıştıkça şal, bedenime ve koluma daha çok sarılıyor değneği suya doğru çekiyordu. diğer çocuk "sen ne yapmaya çalışıyorsun" diye sordu. bir yandan güç kazanmaya deniyor ve yeniden asılıyordu şalıma. "orada biri var" dedi çocuk. "suyun içinde biri olduğuna eminim. yoksa şu yün örgüsü şalı çoktan çıkarmıştım." diğer çocuk etrafa bakındı. ikindi üzeri olmalıydı güneş yer değiştirmişti. daha büyük bir şey buldular ve çekmeyi sürdürdüler. ikisi birden çekiyordu bu kez. her seferinde ben daha güçlü çıkıyor, suya çekiyordum onları. ağlamaya başladı tıknaz olanı. "burada ölmüş." dedi. tam o sırada şalımla birlikte iyice kasılmış elim suyun yüne çıkıp birden tekrar içeri düştü. diğeri de bağırdı. "orada biri var. elini gördüm." koşarak uzaklaştılar gölcükten. biraz sonra "inşaata girmek tehlikeli ve yasaktır" tabelasının hemen yanından birkaç kişi koşarak geldiler ve bakındılar suya. çoğaldılar suyun üzerinde.

   içlerinden iri yarı olanı suya girdi üzerini çıkararak. bir süre sonra suyun içinden gövdem çıkarken açık gözlerimle gördüm yüzlerini. içlerinde o da vardı. iyice çürümüş yüzüme baktı başka biriymişim gibi tiksinti duyarak. o yorgun ve huzursuz görünüyordu. başka biri, mahallenin muhtarıydı "ben bu kadını tanıyorum" dedi. bir ambulans yaklaştı o sırada yola. ağaçlar iyice kabuklarından çıkmış çiçekleri ile göğe doğru uzanıyordu. sedyeye konulup ambulansın içine taşıdılar beni. hastabakıcılar kendi aralarında konuşuyorlardı. "hiç böylesini görmemiştim" dedi biri.

   ertesi iki gün boyunca bir odada tutuldum. sonra bir tabuta konulup bu mezara taşıdılar beni. yine de çok sık o gölcüğün başından suya bakıyorum. beni itmeden önce kulağıma söylediğin şarkıyı hatırlamaya çalışıyorum.


*uzak yaz-kül sanat aralık 2006
« Son Düzenleme: Mayıs 17, 2008, 16:53:15 ÖS Gönderen: serkanturk » Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!