Suda Ölen Yalı
Suat Derviş anısına ve Selim ileri için
Işıltılı bir akşam vakti denizin sesini işitirdik odalarımızdan. Fırtınalı gecelerde şiddetli şekilde yalının ön balkonuna kadar gelen dalgalar ayakucumu soktuğum denizi, yaz günlerini anımsatsa da biraz korktuğumu gizleyemem. Bahar günlerinde bahçesinde köpüren ortancaların, güllerin, limon çiçeklerinin kokularına leylâk ağaçlarının kokuları da eşlik ederdi. Bir zamanların büyük yalısı Marmara’nın en güzel yerinde durur, vapurların geçişinde meraklı gözlerle süzülürdü. Evin denize bakan cephesinde kurulmuş kamelyanın altında çay ikram edilen zengin misafirlerimizin kahkahası sanki boğazın diğer yakasından duyulurdu. Utanç duyardım bu yarı sahte olduğunu düşündüğüm kahkahalardan. Böyle anlardan, o kalabalıktan kaçar odama kendi dünyama sığınırdım. Yatağıma uzanıp tavana bakar o eski kabartmalara, oyma şemselere dalıp giderdim. Kim bilir elli sene önce burada yaşayan ailenin küçük çocukları da benim gibi bu gül desenlerine bakıp sıkışıp kaldığı hayattan başka sokaklara çıkma şansını elde eder miydi? İyice eskiyen yalının o güzelim büyüsüne kapılıp kalmadığımı söylemeliyim. İflasın eşiğinde birinden apar topar yok pahasına satın alınmış, bir iki ufak düzenlenmeyle babamlara kiralanmıştı yalı.
Ne zaman uzun süre odamda kalsam annemin öncelikle söylene söylene kafesli pencerelere yöneldiğini ve boğazın ötelerini gören camı araladığını anımsarım. Şimdi anımsarım dediğime bakmayın, üzerinden hemen hemen elli sene geçti. Celile’nin hayaleti hep o ahşap yalıda kaldı. Sürekli elinde kibrit kutusu ile dolaşır, yalıyı bir yerden tutuşturacak diye ödümü koparırdı. İlk defa ne zaman görmüştüm onu merdivenlerde? Kalabalığın içinde öyle canlı gelmişti ki yüzü, bir hayalet olduğunu anlamam günler sürecekti. Dolup taşan odalar, sürekli yükselen kahkahalar, şimdi bile düşündükçe sinirimi bozan fıkralar eksik olmuyordu. Diğer yalılardan gelen çoluk çocuğa eşlik etmemiz istenirdi ve bu işi benden büyük kardeşlerime bırakırdım. Zira üçbeş kez karşılaşıp hiç ısınamadığım bu çocuklarla oynamak istemiyordum. Celile o çocuklardan başkaydı. Orada merdivende durmuş elindeki kibriti çaktı çakacak gibi yapar, sonra merdivenleri çabucak inip arka bahçeye giden salonun orada kaybolurdu.
"Adım Celile" dedi bir gün bana. O kalabalık yan yalılara dağılmış, müziğin sesi mutfak penceresinden duyuluyordu. Yıllardır bizimle birlikte diğer konaklarda bulunan üç hizmetkâr, ailenin bir parçası gibi muamele görürdü. Onların bu yaşlarda bir kız çocuğu yoktu. Kim olduğunu anlamak için peşinden mutfak kapısından çıktım. Hangi yöne gittiğini kestiremediğimden önce arka kapıdan kamelyanın olduğu yere bakındım. Hava o kadar güzeldi ki orada kalıp denizin maviliğine dalıp gittim.
Eskiden sahile kadar taşan yeşillikler şimdilerde kaybolup gitti. O güzelim yeşiller mavilerin arasında yalı muhteşem bir görüntüye bürünürdü. Zaman zaman yalı yakınlarından geçen vapurlara bakar, bir gün kaptan olmayı hayal ederdim. Soğuk bir kış günü bindiğimiz vapurda annemim yanından ayrılıp kaptanın yanına kadar gitmiştim. Gocuğunu giyip fermuarını boğazına kadar çekmişti. Ayağındaki uzun çizmelerle adeta denizi yara yara geçip gidenin o olduğunu haykırıyordu. Dönüp orada benim durduğumu görünce hiçbir şey söylemeden başımı okşadığını hatırlıyorum.
—“Sence de güzel değil mi karşı kıyılar?”
Başımı çevirdiğim yönde Celile’nin yanımda dikilmiş olduğunu gördüm. Sessizce gemilerin geçerken denizde bıraktığı köpüklere bakıyordu. Bize kadar ulaşan kuş cıvıltıları çok yakında çekilip gidecek olan göçmen kuşları düşündürüyordu.
—‘Oradakiler de belki buraya bakıyordur. Camların parladığını görmek çok hoşuma gidiyor’ dedim. Sonra başka şeylerden konuştuk. Ve birkaç ay hep orada, yalının bahçesinin her yerinde, sıkı sıkıya kapadığım pencerelerin arkasında o yapaylıktan beni kurtardı.
Kendi kendime konuştuğumu sandıklarını birkaç hafta sonra öğrendim. Annem daha çok üzerime düşüyor ailenin diğer çocuklarını kıskandığım için böyle bir yola başvurduğumu sanıyordu. Aile büyükleri saatlerce süren konuşmalar yaparak durumumun ciddiyetini tartışıyordu. Celile’yi yalnız ben görüyordum. Oysa o her metresini ezbere bildiği bu yalıda gizli köşelere beni çekiyordu. Kalabalık bir aile olduğumuzdan -büyük halalar, teyzeler de bizimle yaşıyordu- bir şeyler yapmaya çalışıp düzeltemediklerini gördükçe her biri daha çok üzülüyordu.
Sonradan öğrendiğime göre Büyükannesi Çeşmiahu Hanım ile Celile, dadısı ile burada yaşamışlardı. Varlıklı ailelerin bazıların başına gelen, çoğu belki de lanetli birer yalıya dönüşen bu evlerde yoksulluğa hızla sürüklenmişlerdi. Para pul işlerinden hiç anlamayan ihtiyar kadını soyup soğana çevirmişlerdi. Zaman içerisinde anlayacakları bu yoksulluk durumunda kaybedilenlerden en önemlisi Celile’nin tek başına geçirdiği çocukluğunun telafisi yoktu. Elindeki kibritle karşıma çıkmış olması bundandı, belki tüm geçmişini yakmak istiyordu. O alevlerin arasında kalacaktı yalnızlığı.
Kendimize kurduğumuz sığınakta onun hikâyesini dinliyordum. Ağır geçmiş zamanın küflerini silkeliyor ve aradan geçen günlere hayıflanıyordu. Küçük bir kızdan genç bir kadına dönüşmeye başladığı o günleri anlatırken gözleri donuklaşıyordu. Böyle zamanlarda Veliddin paşanın yalısına yalnızlık çöküyor. İntihar eden babasını yeteri kadar sevememesini anlatıyordu. Onun Berlin’de kaldığı dönemi iyi anımsayamasa da annesinin ölümünden hep kendini suçladığını düşünüyordu. Babasının yeniden yaptığı evliliğinde aldatılması yüzünden Avrupalarda kaldığını düşünmek hoşuna gitmiyordu. Hayatla arasındaki bağın kopma nedeni bu olabilirdi.
—“Her zaman, gülen insanları duyduğumda onların içine tam olarak giremeyeceğimi, onlardan biri olamayacağımı düşündüm. Kimse bana bir şey söylemese de gözleri ile onlardan biri olmadığımı ifade ediyorlardı. Okula başladığım dönemde o güne kadar görmediğim çocukların arasında başka birine dönüştüm. Daha çok kendimle kalıyor bu muhitin insanlarından biri olamayacağımdan korkuyordum”.
Otuz beş yaşına kadar kendini hiçbir yere ait hissedememiş bir kadın düşünüyorum. Ufak kalmış sevilmemiş bedeni, daha da küçülmüş bir saksı bitkisine dönüştürmüş onu. Bu açlığı bastırmak, içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için tanıştığı Ahmet’le evlenmiştir.
—“O güne kadar hiç mesele etmediğim şeyleri konuşuyordu. Sürekli zengin olmaktan, başka muhitlere taşınmaktan varlıklı insanlarla görüşmenin ne kadar önemli olduğundan bahsediyordu Ahmet. İstemeden de olsa iyice içime kapanmama neden oluyordu.”
Hayatımızda bizi başkalarına dönüştüren şey aslında yaşadığımız durumun ta kendisidir. -Onunla tanışmış olmam beni İstanbul’dan çok uzaklara götürecek ve başka bir çevrede büyümeme neden olacaktı.- O içinde bulunduğu durumun sonucu böyle davranıyordu.
Ticaretle uğraşan Celile’nin kocası, savaş yıllarında daha çok para kazanmak için her şeyi mübah görür ve fırsatları kaçırmaz. Böyle işi gücü tek dert sayıp, karısının kendisinden iyice soğumasına neden olur. Tam o günlerde kocasının işleri yüzünden hayatlarına giren Muhsin, Celile’yi gördüğü anda tutulur. Elde etmek için her şeyi denemekten çekinmez. Celile önceleri Muhsin’in hissettiklerine kayıtsız kalmaya çabalasa da bir süre sonra direnci kırılır ve aşk uğruna evini barkını bırakmayı, söylenecekleri göze almaya razı gelir. İlk defa içinden gelen doğru bir şey yaptığını düşündüğü sırada Celile yanlış anlaşılır. Aralarında bir yakınlık oluşmuştur da Muhsin bunun daha sonradan başka bir nedeni olduğunu düşünür. Kocasının ortağıdır ve işlerin kolaylaşması amacıyla Muhsin’in ilgisine yanıt verdiğini düşünür. Ne yazık ki eskiden beri konuşmakta zorluk çeken Celile ona kendini anlatmaktan acizdir. Evini dağıtmaya, boşanıp tümü ile sevdiği adamın yanında olmaya hazırdır. Muhsin toplum baskısından o kadar çekinir ki onu hayatında istediği halde evlenemeye yanaşmaz. Günlerin geçişi ile birlikte hayatında değişen bir şey yoktur. Aldatılmış, yalnız hisseder. Yalının pencerelerinden boğazın soğuk sularına atlayıp boğulup gitmeyi düşünür. Cesareti yoktur. Benim o günlerde anlamakta zorlandığım şeyse, yapabileceğinin sadece sevdiği adamın aldığı bileziği önündeki engin sulara atmak olduğudur.
Bazı insanlar vererek sevgilerini yaşarlar. Bazıları da aldıkları sevgiye aynı güçle yanıt veremezler. Galiba bu hikâyeyi dinlediğim o günlerde Celile’nin soylu bir aileden geldiğini ve her şeyi elinde bulunduran bir yaşam tarzından dolayı sevgiyi de aynı savruklukla yaşamaya çalıştığını kavrayamadım.
Annemlerin daha çok susmayı tercih ettiğim vakitlerde Celile’yi dinlemek üzere sessiz kaldığımı düşünmediklerini biliyordum. Yine de onlara küçük kızı ilk anlattığımda annemin gözlerinin dolduğunu dün gibi anımsıyorum. Çok masumane sormuştum anneme, ‘Celile’yi görmüyor musun?’. İstanbul’un en meşhur doktorlarına haber gönderdiklerini, benimle fazlası ile alâkadar olmaya başladıklarındaki endişeleri bana sirayet etmedi.
Onun elinden aldığım kibrit kutusu ile dolaşmaya başladım yalıda. Bütün kalabalık yaz sonu bir arada eğleniyordu. İlerideki ağaçlıktaki leylek yuvaları boşalmıştı. Onun matem halindeki yalısı ve benim içine giremediğim şen yalı önümde duruyordu. Hepsini yakmak istiyordum. Yalıyı ateşe vermek ve alevlerin arasında Celile’nin acı geçmişinin yok olmasını istiyordum çocuk halimle. Bileziğin suya düştüğü o ânı yüzünde gördüm. Geçip gitmişti tüm yaşadıkları gözümün önünden.
Galiba sonrasında bir gün yaptım da. Yalı bir tarafından tutuşup yanmaya başladığında içerdekiler bağrışmalarla dışarı döküldüler. O yükselen ateşin arasında yıllar öncesinin ağaçlarının çığlığa dönüşen sesini de işitiyordum. Kafesli pencereleri olan ahşap yalıdan, siyah bir duman yükselecekti mavilere. Korktum sanırım sonra. Rıhtımdaki mermer merdivenlere kadar koşup, orada ağladım. Suya gömülecek olan yalı’dan uzakta geçecekti ömrümün geri kalanı. Yalıyı yaktığım günden sonra görmedim Celile’yi.
(Rüzgârlı Camlar adlı kitaptan)